Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), Türk edebiyatının hemen her sahasında yetkin eserler vermiş olmasına rağmen kendi döneminde pek fazla ilgi görmemiş, edebiyat camiasında istediği ilgiyi bulamamıştır. Bu durumu “sükût suikastı” olarak değerlendiren Tanpınar, dönemin beklentilerine bağlı kalmamış, daima zamanın ötesinde olmuştur. Tanpınar her şeyden önce şiir adamıdır. Çoğu araştırmacı onu şiir ve hülya adamı olarak tanımlamış, kendisi de her şeyden önce şiiri önemsemiş, ömrünün sonuna kadar daima şiirini ön planda tutmuş, şiir yazmadığı dönemleri suskunluk olarak ifade etmiş ve bu suskunluk dönemlerinde ise roman ve hikâyelerini yazmıştır. Türk edebiyatının kuşkusuz en önemli romanlarından olan Huzur, öncesi Mahur Beste ve sonrası Sahnenin Dışındakiler, zaman ve ironiyi çok iyi harmanlamış olduğu Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve tamamlamaya ömrü yetmediği Aydaki Kadın romanları ile Abdullah Efendi’nin Rüyaları ve Yaz Yağmuru adlarını taşıyan hikâye kitapları yazarın bu suskunluk dönemlerinin birer meyvesidir.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ilk hikâye kitabı olan Abdullah Efendi’nin Rüyaları, 1935-1943 yılları arasında yazdığı beş hikâyeden oluşmuş ve ilk olarak 1943 yılında kitaplaşmıştır. Yazarın yayımlanan ilk hikâyesi tefrika edilmeye başladıktan sonra yarım kalan “Geçmiş Zaman Elbiseleri”dir. Bu hikâyenin tefrikası ilk olarak 1936 yılında “Ağaç” dergisinde başlamış, 15, 16 ve 17. sayılarda devam etmiş ancak tamamlanmamıştır. Hikâyenin tam metni ise ilk olarak 1939 yılında “Oluş” dergisinin 28-31 sayılarında yayımlanmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğretmenlik yaptığı Erzurum’da yaşanan deprem merkezinde bir berduşu anlattığı “Erzurumlu Tahsin” hikâyesi ilk olarak 1937 yılında “Her Ay” dergisinde çıkmıştır. Aynı yıl yine aynı dergide Tanpınar’ın kısa hikâyelerinden olan “Bir Yol” yayımlanır. Tanpınar hikâyesi denilince ilk akla gelen o meşhur hikâye “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” ise ilk olarak 1941 yılında “Tasvir-i Efkâr”da tefrika edilmiştir. Çocukluk hatıralarından beslendiği, o dönemlerde dinlemiş olduğu bir hikâyeyi folklordan kaçınarak yazdığı “Evin Sahibi” hikâyesi de 1943 yılında “Ülkü”nün 31-35 sayıları arasında tefrika edilmiştir.
Yaz Yağmuru adını taşıyan ikinci hikâye kitabı yazarın 1947-1955 yılları arasında yazmış olduğu hikâyelerinden oluşur. Yaz Yağmuru ilk kez 1955 yılında basılmıştır. “Yaz Yağmuru” ilk kez 1955 yılında “Yeni İstanbul” dergisinde, “Acıbadem’deki Köşk” 1949’da, “Rüyalar” 1952’de, “Âdem’le Havva” 1948’de, “Bir Tren Yolculuğu” 1947’de, “Yaz Gecesi” de 1951’de “Aile” dergisinde yayımlanmıştır.
Okunmamak ve ilgisizlik Tanpınar’ın hikâyelerinde de yaşanmıştır çünkü hikâyeler ilk çıktığında beklenilen ilgiyi görmemiş hatta uzun bir süre ikinci baskısı yapılmamıştır. “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nın ilk baskısı ile ikinci baskısı arasında 29 yıl, “Yaz Yağmuru”nun da ilk baskısı ile ikinci baskının arasında ise tam 17 yıl vardır.1
Onun hikâyeleri genellikle rüya üzerine kuruludur. Uyku ile uyanıklık arasında görülen bu rüyalar ya da rüya gibi yaşamlar hem hikâye kahramanını hem de hikâyenin genel atmosferini derinden etkiler. Mazi ile gelecek arasında kalmış ve bundan dolayı anı kaçıran hikâye kahramanları hep “eşik”te kalmış, boşlukta bocalayıp durmuşlardır. Kenan Akyüz’e göre Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”nda yer alan hikâye kahramanları “zararsız” deliler” takımındandır. “Ruhça sağlıkları bozuk, aramızda normal gibi yaşayan fakat zaman zaman geçirdikleri buhranlarla bize asıl varlıklarından haber veren, “zararsız deliler” dediğimiz bir takım zavallılar… Bunlar tabiatın gadrine uğramış, ruh mekanizmaları çürük olarak doğmuşlardır. Doğuşta bir nüve halinde olan bu çürüklük, zamanla, olaylarla yavaş yavaş gelişir, nihayet bir ömrün hâkim unsuru haline gelir.”2 Abdülhak Şinasi Hisar da “Yaz Yağmuru”nda yer alan kahramanlar hakkında şu tespiti yapar: “Hikâyelerdeki şahıslar yine Dostoyevski şahıslarını andırıyor. Kendi içlerine gömülmüş, kendi hatıralarını birer tesirli musiki gibi duyan insanları düşündürüyor. Arada, bazen da Henri de Régnier’nin adamlarını hatırlatmış oluyor. Bütün bu şahısları, soğuk bir takım yabancılar gibi değil hikayelerini duymakla mütehassis olduğumuz insanlarla karşılaşıyoruz.”3 Tanpınar hikâyelerini yazarken özellikle psikoloji, felsefe, sosyoloji, tarih, mimari, resim ve musiki bilgilerinden faydalanmıştır. Hikâyelerdeki musiki romanlarında olduğu kadar belirgin olmasa da rüya, zaman, buhran, vehim gibi kavramlar Tanpınar hikâyelerinin anahtar kelimeleridir.
Tanpınar, hikâyelerinde kuralcı değildir. Şiirlerinde olduğu gibi her hikâyesinin farklı bir formu vardır ve hikâyeye göre kullandığı teknik kendiliğinden oluşur. Klasik hikâye formunda sayılabilecek bir iki hikâyesinin dışında diğer hikâyelerinde yenilikçidir. Bazı hikâyelerini sadece sembollerle inşa etmiş, hikâyede sembolik bir anlatım kullanmış, mekânda geçen hemen her eşyaya, objeye çeşitli anlamlar yüklemiş, bazı hikâyelerinde ise iç monolog, geriye dönüş, bilinç akışı, soyutlama gibi tekniklerle hikâyesini şekillendirmiştir. Tanpınar’ın hikâyelerini kesin çizgilerle belirli bir hikâye türüne dâhil etmek pek mümkün değildir çünkü bazı hikâyeleri olay veya durum hikâyesi özelliği gösterirken bazı hikâyeleri de fantastik, korku veya grotesk türlerine yakındır.
Hikâyelerinde kullandığı dilde şiirselliğe önem vermiş, dil konusunda gelenekçi bir tavır takınmıştır. Dilde sadeleşme çabasına pek fazla girmemiş, hikâyenin anlatımı için hangi kelime gerekiyorsa kullanmıştır. Uzun cümleler ve abartıya kaçan benzetmeler dışında Tanpınar hikâyelerinde dil akıcı ve şiirseldir.
Tanpınar’ın hikâyeciliği ile hikâyeleri ile çeşitli yazarlar ve eserleriyle yakınlık vardır. Bu yakınlığı Necip Tosun yazarların görüşlerine de yer vererek şu şekilde belirlemiştir: “Abdülhak Şinasi Hisar’a göre, Tanpınar’ın ‘mütevazı, hayalperest, sanatkâr, manyak, kendi musikilerinin hatıralarıyla kendi meselelerinin içinde yaşayan’ kahramanları Dostoyevski’yi; Şükran Kardakul’a göre vehimlerin batağında çırpınan bu kişilerin kimileri Necip Fazıl’ın şiirini, zaman zaman da Peyami Safa’yı çağrıştırır. M. Orhan Okay ise korku ve rüyaların hâkim olduğu öykülerden yola çıkarak onun öyküleriyle Edgar Allan Poe arasında bir bağlantı kurar. Yine Orhan Okay onun ‘Geçmiş Zaman Elbiseleri’ öyküsünün AlainFournier’in Adsız Köşk adlı romanından etkilenme olduğunu düşünür. Süha Oğuzertem, ‘Yaz Gecesi’ üzerine yaptığı çözümlemede, Tanpınar’ın Sigmund Freud’un rüya yorumlarından etkilendiğini yazar. Özellikle James Joyse’un ‘Kız Kardeşler’ öyküsüyle ‘Yaz Gecesi’ arasında kurduğu bağlantı çarpıcıdır. Ve bu iki öykü arasındaki ilişkiyi açık bir şekilde gözler önüne serer. Pek çok yazar da, onun özellikle zaman yorumlarıyla ve anlatım biçimi seçimiyle Marcel Proust’a yaklaştırır. Tahir Alangu ise ‘Ahmet Hamdi bir yandan eskiye dönük ve özlemle bağlı dünya görüşü ile Abdülhak Şinasi’ye, bir yandan dengesiz ve huzursuz üstün adam anlayışıyla Peyami Safa’ya bağlanır.’ görüşündedir. İlhan Alemdar, ‘Tanpınar, öykülerinde su, toprak, karanlık, korku vs. gibi sembolleri de sık sık kullanır. Yaptığı ruh tahlillerinde ve kullandığı sembollerde Bachelard’ın etkisi barizdir.’ yargısını belirtir.”4 Bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür.
1- Sarah Moment Atiş, Çağdaş Türk Hikâyesinde Semantik Yapı Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları’ndaki Hikâyelerinin Tahlili, Dergâh Yayınları, İstanbul 2011, s. 19.
2- Kenan Akyüz, “Abdullah Efendi’nin Rüyaları”, Bir Gül Bu Karanlıklarda Tanpınar Üzerine Yazılar, haz. Abdullah Uçman, Handan İnci, 3F Yayınevi, İstanbul 2008, s. 31.
3- Abdülhak Şinasi Hisar, “Ahmet Hamdi Tanpınar: “Yaz Yağmuru”, Bir Gül Bu Karanlıklarda Tanpınar Üzerine Yazılar, haz. Abdullah Uçman, Handan İnci, 3F Yayınevi, İstanbul 2008, s. 57.
4- Necip Tosun, Öykümüzün Kırk Kapısı, Dedalus Yayınları, İstanbul 2018, s. 89, 90.




