Çocuk, elini mumun alevine iyice yaklaştırdı. Başparmağını diğer parmaklarına paralel gelecek şekilde açıp, diğer elini de bu elinin üzerine getirip, işaret ve orta parmaklarıyla kulak yapmaya çalıştı. Duvarda oluşan tavşan siluetine bakıp kıkırdamaya başladı. Annesiyse, pencerenin önüne oturmuş, sol elinin tabanını alnına, dirseğini koltuğa yaslamış, endişe dolu gözlerle buğulanmış camdan dışarıya bakıyordu. Dışarıda sert rüzgârlar esiyor, yağan kar duvar diplerini dolduruyordu. Vakit yatsıyı buldu bulacaktı. Ablası, önündeki kitaptan başını öfkeyle kaldırdı;
“Yapma şunu!”
Çocuk, hemen ellerini mumun önünden çekip pencerenin önünde duran annesinin yanına gitti. Annesinin dizine başını koyup, koltuğa uzandı. Annesi hâlâ dışarıya bakıyordu ve bir şeyler sayıklıyordu: “Nerde kaldı bu adam, nerde kaldı bu adam?”
***
Metin, Burak ve ben, eğlenceli sohbetimize ara vermeden markete giriyoruz. Burak, geçtiğimiz hafta, hocanın biriyle girdiği münakaşayı anlatıyor. Bir taraftan marketin içerisinde ilerliyoruz. Yeni nesil marketlerin düzeni her zaman beni sinirlendirmiştir. İki yanı da ürünlerle dolu rafların arasından, ince uzun marketi zikzaklar çizerek dolaşırsın, ardından kasaya ancak ulaşabilirsin. Hâlbuki marketten alacağın bir paket sigaradır. Kasiyere, “Şu sigaradan alabilir miyim?” diyorum, kasiyer kıvrak bir el hareketiyle paketi alıp kasadan geçiyor. “Dıtdıt” “On beş lira efendim”…
İçinde hiç para olmayan, bir sonraki ay yatacak olan bursumdan harcadığım kartı cebimden çıkartıp kasiyere uzatıyorum. Kasiyer, bitkin olduğunu belli eden bir ses tonuyla “Şifreniz?” diyor. Bunu derken kasanın kenarında duran poşetlere doğru boş gözlerle bakıyor. Paketi cebime sokup Burak ve Metin’in yanına gidiyorum. Marketten çıktığımızda “Ya bu kasiyerlerde de bir havadır geçilmiyor!” diyorum. Yüzüme bakıyor ikisi de. “Gün boyu kaç kişiyle muhatap oluyorlar, sana özel muamele uygulayacaklarını mı sanıyorsun?” diye yanıtlıyor Metin. Susuyorum, bir şey diyemiyorum.
O sırada telefonum çalıyor, arayan babam. Meşgule atıyorum. Hiç babamla konuşacak havamda değilim şimdi…
***
Adam, yanındaki arkadaşlarıyla kol kola girmiş, onları yavaşlatan, üşüten, korkutan sert rüzgâra karşı yürüyordu. Kol kola yürüyen bu adamların her biri yüzlerini sadece gözleri açıkta kalacak şekilde atkıyla örtmüşler; başlarında bere, üzerlerinde kalın kabanlar, sırtlarında birer çanta ve hepsinin kafasında ayrı ayrı düşünceler vardı. Soldan birinci sıradaki adam, bu yaz oğlunu evlendirecekti, gelinine alacağı takıların parasını, düzülecek evin harcamalarını düşünüyordu.
Onun yanındaki adamın okula yeni başlamış bir oğlu ve bir de bu sene üniversite sınavına hazırlanan kızı vardı. Okula gidip, kızının öğretmenleriyle konuştuğunda yüzü gülmüştü. Kızının doktor olmak istediğini zaten biliyordu, hocalarının da kızına inandıklarını söylemeleri onu bir hayli sevindirmişti. Yalnız bir soru vardı aklında; tıp altı sene diyorlardı, hatta yedi diyenler bile oluyordu. O kadar sene kızını nasıl okutacaktı?
Diğer adamlardan birisi, yeni evlenmişti. Karısıyla, anne babasının yanında yaşıyordu. Karısı, illaki ayrı ev diye tutturmuştu. Adam, şimdi karısının haklı olduğunu düşünüyordu. Fakat bu köy yerinde yeni evi nerden bulacaktı?
En sağdaki adamsa evdeki hasta karısını düşünüyordu. Sağlık sigortası olmadığı için hastaneye götürememişti. Hem götürmesi için bir araba bulması lazımdı. Bu kış kıyamet günü nereden bulabilirdi ki arabayı?
Köye girdiklerinde sokaklarda tek bir ışık göremiyor bu dört adam. Herkes evine çekilmiş, sobalarının başında oturuyordu şimdi. Yalnızca imam, caminin önüne çıkmış, bağırarak yatsı ezanını okuyordu. Birkaç yaşlı adam da camiye doğru yürüyordu. Köy kahvesi bile kapanmıştı.
Dört adam, ayrılıp evlerine dağılıyor. Biri hasta karısına, diğeri çocuklarına, diğeri eşine ve onun şikâyet ettiği anne babasına, bir diğeri düğün hesaplarına kavuşuyor böylece...
***
Ablama sinirlenip telefonu onun yüzüne kapatıyorum. “Üff, bu da ya! Doktor olmuş, o kadar para alıyor, benden iki yüz lirayı kıskanıyor ya!” Böyle söylenmem sinirimi almıyor. “İki yüz lira ne ki ya! Bir günde harcıyor insanlar onu.” diyorum. Kolumdaki saate bakıyorum. “Vakit de çoktan geçmiş, nerde kaldı bu kız ya!”
İyi insan lafının üzerine gelirmiş. Biraz uzakta, köşeden Melisa gözüküyor. Derin bir “Ohh” çekiyorum. “Ya biraz geciktim canım, kuaförümün yavaşlığı” diyerek sarılıyor Melisa. “Yok aşkım, yeni geldim zaten ben de, sorun yok” “Kuaförün yavaşmış ama bir o kadar da maharetliymiş, saçın çok güzel olmuş”. Melisa gülümsüyor. Bu kızın gülüşü tüm irademi alt üst ediyor. Kontrolümü direkt ona bırakmama sebep oluyor…
“Ee, nereye geçiyoruz?” diye soruyorum. “Yeni bir kafe açılmış buralarda bir yere. Bizim kızlar gitmişler, çok beğenmişler. Oraya gidelim mi aşkım?” “Olur bi’tanem”. Girişinde bir sürü balon olan mekâna giriyoruz. İçeriye girer girmez bir garson, ellerini önünde kavuşturmuş “Hoş geldiniz efendim!” diyor. Takım elbiseli bir adam garsonun arkasında, ona doğru geliyor. Biz, Melisa’yla yürümeye devam ediyoruz. Melisa, gözüne bir masa kestirmiş. Arkamdan, takım elbiseli adamın fısıltıya yakın sesini işitiyorum: “Kaç kere söyledim sana, şu elini önünde birleştirme!”
Bir masaya oturuyoruz. Bizi kapıda karşılayan garson, bu sefer ellerini arkada kavuşturmuş, yanımıza geliyor. “Ne alırdınız efendim?” Melisa “Ya ben yemek yemeden geldim de, aşkım sen aç mısın?” “Yoo” diyorum. Melisa menüyü karıştırıyor. Birkaç sayfayı çevirdikten sonra garsona menüden bir şey gösteriyor. Parmağının biraz ucundaki fiyat dikkatimi çekiyor: 15 TL.
Melisa, gelen yemekten biraz yedikten sonra garsonu çağırıyor. “Alabilirsiniz” diyor. Masa toplanırken, menüyü karıştırıyor. Ben, onu seyrediyorum. Melisa, menüye bakmamı söylüyor. Onun elindeki menüye bakıyorum. Bana bir kahveyi gösteriyor, “Bundan alalım mı aşkım? Bu çok güzel!” “Olur” diyorum. Bana gösterdiği kahvenin karşısına yazılmış fiyatı görüyorum: 15 TL…
***
Kapı açılınca sesi duyan çocuk, annesinin dizinde, yattığı yerden fırlıyor; “Baba!”
Babası sırtındaki çantayı kenara bırakıyor, odaya giriyor. Yüzünü önce kapkara kömür tozları kaplamış, onun üzerineyse bembeyaz kar bir katman oluşturmuş. Adamın yüzü zor seçiliyor. Sobanın borusuna tutunuyor adam, “Çok soğuk dışarısı” diyor titreyerek. Dudakları morarmış. Kadın, kocasına neden bu kadar geç geldiğini soramıyor. “Suyu kaynattım ben, biraz ısın önce, sonra yıkanırsın.”
Adam, yıkanıp geldikten sonra sobanın başında saçlarını kuruluyor. Çocuğa “Benim defteri getir bakalım, bugünün yevmiyesini de not edelim” diyor. Çocuk, çiçek saksılarının olduğu masanın üzerinde duran küçük not defterini babasına veriyor. Babası, deftere takılı duran kalemi olduğu yerden çıkartıyor. Defteri karıştırıp, en son kaldığı yeri açıyor. Alt alta bir sürü şey yazılmış, hepsi kargacık burgacık. Çocuk, babasının şimdi ne yazdığını okumaya çalışıyor: 9 Ocak 2006=15 YTL…




