Sabahın alacakaranlığında boğucu sisin içine karışmış kristal bir soğuk.
Sokaklar, caddeler, kaldırımlar, evler, insanlar ve tüm şehir sessiz bir uykuda henüz. Biteviye uzun, yorgun bir caddede yavaşça hareket eden bir adam, elindeki süpürgeyle yere yığılan garip şeyleri itekliyor, toparlıyor, sürüklüyor devamlı. Ritmik hareketlerle ve usanmadan, ağır ağır yapıyor bunu. Geceden arta kalan ne varsa adamın elinden geçiyor. Şahit oluyor tüm yaşanmışlığa. Gecenin tüm özetini ve ardında bıraktığı sırlı, bir yılan gibi kaygan, alev gibi kızgın, verem gibi bulaşıcı, üretken parçaları itekliyor, toparlıyor, sürüklüyor. İtekledikleriyle, toparladıklarıyla, sürükledikleriyle yüzleşmek zorunda kalışı, yüzüne tuhaf bir ifade yüklemiş. Hemen hemen her gün maruz kaldığı bu durumun verdiği huzursuzluk hareketlerine yansımış. Gözlerindeki ışığı perdeleyen bir tabaka her an kalınlaşarak çoğalıyor. Şahitliğinden kaynaklanan ölgün yüzü, her bir parçaya dokunuşunda değişik ifadelere bürünüyor. Kimine alelade bir muamele yapıyor, kimine acıyor, merhamet etmeye çalışıyor, kiminden tiksiniyor, kimineyse güveni boşa çıkmış bir ifadeyle yaklaşıyor. Parçalar, yaralı vücutlarında süpürgenin temasını hissedince, sanki narkoz yemiş hastalar gibi inildemeye başlıyorlar. Hareket ediyorlar ve ancak iyice kulak kabartınca anlaşılacak kısık sesler çıkarıyorlar.
Gecenin sesi yavaşça tükeniyor, gecenin gözleri yuvalarından kurtulup kapı önlerine düşüyor ve gecenin tüm yaralı uzuvları kavrularak çürüyor. Parçalanıyorlar, ufalanıyorlar, çürüyorlar, dağılıyorlar. Sonra adam parçaları toparlayıp, süpürüyor, itekliyor. Parçalar geceden geriye kalan tüm pişmanlıklarını sessiz çığlıklarla ifade etmeye çalışıyorlar ama geç kalıyorlar.
Cadde kıpırdanıyor.
Gerinmeye başlıyor.
Sis yavaş yavaş dağılıyor.
Gün doğuyor ve adam süpürmeye devam ediyor, itekliyor ve toparlıyor. Parçaları ait oldukları yere göndermek için son aşamaya bir an evvel geçmek istiyor, çünkü acı hissediyor. Parçaların sonsuzluğa gitmeden önce üzerlerine sinmiş günahlarının kesif kokusunu duymamak için ağzını, burnunu bir bez parçasıyla sıkıca sarmış. İtekliyor ve toparlıyor.
Caddeye serpilmiş kâgir evlerin, solgun ışıklı dükkânların, köşe başlarının, zayıf ışıklarını tüketmekte olan gece lambalarının, parkların, bir otobüs durağının, resmi dairelerin ve bankaların, birazdan insanların acılarını dindirmek için göreve başlayacak olan sağlık ocağının, otuz sekiz daireli lüks bir apartmanın önüne yığılmış parçaları süpürgesiyle itekleyerek kovasına hapsediyor. Parçalar, öbeklendikleri küçük ve karanlık hücrelerinde koyu ve akışkan, iniltili, hırıltılı nefeslerini, küflü, ala canlı tükenişlerini yaşamak mecburiyetindeler. Adam hepsini ait oldukları nihayet gidecekleri o dipsiz kuyuya atmak için son hamlelerini yaparken her bir parçayla son kez yüzleşiyor. Paramparça olmuş yüzlerce yüz, adamın yüzüne binlerce yalvarışı fırlatıyor.
Gün doğuyor, kristalleşen yüzeyler yavaş yavaş çözülüyor buğulu bir ısıyla.
Parçalar mezarlarına doğru son yolculuklarına çıkıyorlar. Şehirden, yani yaşamdan, yani her şeyden ayrıldıklarını anladıklarında çatlayan, ikizlenen sesleriyle bir haykırış yükseltmek istiyorlar gökyüzüne ama hapsoldukları küçük mahzen buna müsaade etmiyor.
Parçalar için geri dönüş yok… Sona ulaşmak üzereler…
Şimdi onların çok uzağında bir yerde, şehirde, yüksek binalardan kurtulup aşağılara, caddelere, sokaklara, insanlara doğru süzülen bir güneş ışığı yayılıyor. Bir daha o güneşin parçaların üzerine doğmasının mümkün olmadığını düşünüyor mahzenin ağzını açmak üzere olan adam. Her sabah tam o an nefesi sıkışıyor, ter içinde kalıyor. Parçaları sadece kendileri gibi olanların yanına boca edinceye kadar böyle oluyor. Son bir gayretle onları ait oldukları yere güçsüz düşmüş kollarıyla gönderiyor. Onlar şimdi mezarlarında…
Parçalar, boca edildikleri dipsiz kuyularda hesaplarının görülmesini bekleyecekler, son kıpırtılarını, son yakarışlarını birbirlerine dokunarak, sarılarak, kör gözlerle aranarak ve toprağı çürüterek yaşayacaklar.




