Bindokuzyüzaltmış
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

Bir gece vakti.

Kapı gürültü eşliğinde çaldı. Gelen muhtardı ve sesinde bir telaş vardı. Her halinden belliydi. İçeride uyuklayan genç adam doğruldu. Kamaşan gözlerini ovuştururken saatin kaç olduğuna bakmaya çalıştı. Vakit epey geç olmuştu. “Bu saatte kim, niye kapıma dayanır?” diye kendi kendine söylenirken kapıyı yavaşça araladı. “Hayırdır muhtar ne oluyor?” diye sordu. Telaşlı adam kucağında getirdiği radyoyu genç imama uzattı. Cızıltılar halinde duyabildiği şeyler şunlardı:

......Doğu......many.....mec....sinin.....al.....ğı.....karar......reği......Berlin......merke.....ne......sınır......duva.........örülmesine......kar.....erildi......Buna......öre......Türk......göçmenle......pa.....portları......geçici......bir…....süre......ne......iptal.....edild......

Genç adamın titreyen bedeni kapı eşiğine yığıldı. Ne diyeceğini, kimden yardım isteyeceğini bilmiyordu. Kimsesi yoktu. Aslında vardı. Ama yok gibiydi. Bilincini kaybetmek üzereyken bir sıcaklık oturdu kursağına. Akışkan bir ateşti sanki bu hissettiği. Sonra ise yayıldı, bütün vücuduna, kavurarak damarlarını.

Kısa bir süre -ilk görev yeri olan bu küçük köye gelmeden- önce Almanya'ya uğurladığı eşinin ve küçük oğlunun ismini sayıkladı, o gecenin sabahına dek. Düşündü. Bir çıkar yol aradı. Ne kadar uzaklıktaydı ailesi? Yürüse kaç gün sürerdi? Canı dayanabilir miydi buna? Varabileceğini bilse ciğerleri patlayana dek koşardı. Keşke kanatları olsaydı. Kimse durduramazdı o zaman. Yabancı devletlerin hudutlarını bir bir geçerdi. Ne dağlar, ne denizler engel olabilirdi ona.

Ertesi gün köye askerler geldi. Muhtarın dediğine göre en son iki yıl önce darbe bildirisini okumak için gelmişlerdi. Bu defa ise sıkıyönetimin aldığı yeni önemli kararları ilan etmeye gelmişlerdi. Köy meydanında toplanan ahali çıt çıkarmadan ancak pek de bir şey anlamadıkları bildiriyi baştan sona dinlediler. O sırada imam bir fırsat bulup komutanla görüştü. İlk görev yeri olan bu köye geçen ay geldiğini, ailesinin Almanya'da yaşadığını ve onlardan bir haber alamadığı için endişelendiğini, bu konuda ondan kendisine yardımcı olup olamayacağını sordu. Komutan yüzünü çevirmeden dinlediği imama elindeki bildiriyi gösterdi. Yeni kararlar gereği taşrada görev yapan memurlara seyahat yasağı geldiğini, ayrıca tüm telefon ve posta teşkilatlarına el koyulduğunu bu yüzden beklemekten başka bir çaresi olmadığını söylüyordu.

*

Üç yılın ardından.

Üç koca yıl...

Bir öğle vakti.

Dizlerini karnına birleştirmiş, evinin bir köşesinde sessizce oturan imam, elindeki tespihin irili ufaklı taşlarını parlatıyordu. Ayrılık. Ağır bir hastalık gibi bünyesini zayıf düşürmüş, gövdesini iyice inceltmişti. Nedendir bilinmez son zamanlarda vücudunun farklı yerlerinde kapanmayan yaralar oluşmaya başlamıştı. Bu durumu üstelemiyordu. Ya farkında değildi. Ya da umurunda. Göz ucuyla saatine baktı. Vakit geliyordu artık. Abdest almak için doğruldu. O sırada kapı çaldı. Önce ürktü, sonra bakakaldı bir süre. Kapı tekrar çaldı:

"Kimdir o?" diye seslendi imam.

"Posta!" yanıt geldi.

"Kimdir o?" diye yineledi emin olabilmek için.

"Posta! Almanya'dan mektuplar var"

Mektupların ilk ikisi birer yıl arayla yazılmıştı. Bir tanesi ise yaklaşık bir ay önce. Eşi onlarca mektup yazdığını söylüyordu. Anlattıklarına göre imamın gönderdiği mektuplardan hiç birisi ona ulaşmamıştı. Göçmenlik bürosuna yaptıkları müracaattan, küçük çocuğunun durumundan, yaşadıklarından bahsediyordu. Ve bir gün geleceğini, sürekli aklında olduğunu. En son yazılan mektupta ise bir fotoğraf vardı. Küçük Oğlu. Büyümüştü. Bir duvarın önündeydi. Duvarın üzerinde bir yazı vardı. Okuyamadı. Oğlunu tanıyamadı ilk bakışta. Canı yandı. Yüzler hafızasından silinmeye başlamıştı. Bir de haber vardı. Türkiye'ye dönüyorlardı. Dönüş tarihlerine bir kaç hafta vardı.

*

Bir sabah vakti.

Buraya geldiği ilk günü hatırladı. Aynı eski minibüs. Aynı takırtılar ve aynı kirli cam. Ancak bu defa hiçbir şey onu rahatsız etmiyordu. Yolculuk boyunca gözünü saatinden ayırmadı. Bazen yorgun düştü, uyuyakaldı. Minibüsten indi, başka bir minibüse bindi. Dirilmiş gibiydi. Sırtında hissediyordu yeniden, unuttuğu kalp atışlarını.

Terminale uzunca süren bir yolculuğun ardından varabildi. Burası yabancı olduğu bir ortamdı. Önce bilemedi ne yapacağını. Sonra sordu birilerine, buldu aradığı yeri. Oturdu ilk gördüğü yere. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Pek fazla duramadı bu şekilde. Doğruldu. Terminalin camlarında kendi yüzünü fark etti. Ne kadar zaman olmuştu bir aynaya bakmayalı? Sanki yüzünde yeni yeni kemikler oluşmuş gibiydi. Saçları biraz dağılmıştı. Alelacele bir el hareketiyle şekil vermeye çalıştı. Olmadı. O sırada beklediği otobüsün yansıması göründü. Mahcubiyet içinde ardına döndü. Kapılar açıldı. Bekledi. Bekledi. Bekledi. Kader cilvesini yaptı. En son onlar çıktı kapıdan. Eşi. Sol elinden tutan oğlu. Yürüyebiliyordu artık. Göz göze geldiler. Koştu imam. Özgürlüğüne kavuşur gibi. Eşinin gülümseyen yüzüne doğru.

Oğlu tanımadı babasını. Ağladı. Bir tokat patlattı ilk kez gördüğü bu yabancı adama. Ona açılan kolları geri itti. Sarılmadı. Öpmedi. Hatta korktu. Kaçmak istedi. Bırakamadı annesini.

İmam sarsıldı. Oğlunun bu tavrını hiç beklemiyordu. Ayrılığın açtığı en derin yara bu idi aslında. Yabancılık. Ve şimdi onunla yüz yüzeydi. Göğsündeki fotoğrafı çıkardı. Göstermeye çalıştı oğluna. Ben yabancı değilim demek istedi. Küçük çocuk kendini bir kâğıt parçası üzerinde görünce sustu. Duruldu. Elindeki fotoğrafı evirdi. Çevirdi. Sonra tam arkasında bulunan duvar üzerindeki -babasının okuyamadığı- yazıyı heceleyerek okumaya çalıştı:

"Die Türken raus!"

Furkan Duman Arşivi