Bir Gece Vakti Kopan Kıyamet
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

I.

İnsandı. Onun adı da nisyana müptela olarak kayda düşülmüştü ama o da nihayetinde bir eşref-i mahlûkattı. Baktığı her yüzü aydınlatan, sevgiyi, dürüstlüğü, paylaşmayı beyan eden, yüreğindeki dinmez şefkatle etrafına bir kandil gibi bahşettiği ışığı tükenmeyen, müşfik bir edanın timsali olan, yüzündeki tebessümü hiç solmayan bir eşref-i mahlûkattı. Bir bakıma bizim gibiydi, o da doğdu, vaktince büyüdü, serpildi fakat bizden tek farkı bizden erken son cümlesini söyleyip, noktayı şak diye yerleştirmesiydi. İşte sonra o kaçınılmaz, mutlak menzilin sonunda iki heceli, tek kelimelik bir şey (ölüm) gelip onunda kapısını çaldı, sessizce içeri girip beklenmedik, ummadık bir zamanda onu da aldı.

II.

Onu dört yıl önce bir Eylül ayında tanımıştım. Yaşı altmışı çoktan geçmişti, güçsüz biri olarak anımsanabilirdi fakat inanılmaz bir biçimde, dinç, canlı ve hareketliydi. Çevikliği, atikliği ve mücadelesi yetişkin bir insanınkine; tez canlılığı ise genç bir delikanlınınkine benzetilebilirdi. Biliyordu, dinliyordu, anlıyordu, anlatıyordu; halden bilir, halsizin halinden, düşkünün düşkünlüğünden, yiğidin yiğitliğinden dem vurup kimin hakkı neyse payına düşeni verirdi ve sükûnetini daima koruyup civarında ansızın zuhur eden olayları ve davaları hemen çözüme kavuştururdu. O, bunları dile getirmese de ölümünden sonra dillere destan bir şekilde anlatıldı, kulaktan kulağa aktarıldı, yaşatıldı ve neredeyse civarda onu duymayan, bilmeyen kalmamıştı.

III.

İnsandı. Eşref-i mahlûkattı. Bizim gibiydi, doğdu, büyüdü. Sonrası malum… Hepimizin bir gün tanışacağı ölüm, kimine göre bir dost kimine göreyse bir düşmandı. Düşman bilenleri bilmem ama onun lügâtında ölüm, bir kaçış değil bir varıştı; ölüm, bir tomurcuğun müjdelediği bahar kadar muhakkaktı ona göre. Ölümün kollarına kendini bıraktığını öğrendiğimde, önce şaşırdım, sonra ne diyeceğimi bilemeden öylece sustum. Sustukça o şaşkınlığım eksikliğe, eksiklikten kedere evrildi. Düşündüm, gelecek günlerin tasavvurunu heybeme ekledim ve kendi kendime, neticede insanız,toprağı biz atarız ve nihayetinde unuturuz. Unuturuz o toprağın bir gün de bizim üzerimize hızlıca atılacağını, diyerek içime gömüldüm ve sonra ölümün kucağına düştüğü o son günü tahayyül ettim.

IV.

Evin ahşap kapısını açınca ağır aksak atmıştı adımını eşikten öteye. Eşiğin önünde zeminden yüksek, iki basamakla tırmanılan, etrafı açık, geniş bir balkon vardı. Beş adımlık zemini geçip ilk basamağa vardığında, kunduralarının dışarıya dönük uçlarına baktı ve hayretle içinden şu acı sözleri mırıldandı: “Hanemde galiba artık gitme vaktimin yaklaştığını anlıyor, baksana Şeref Efendi ayakkabılar eve değil, mezarlığa dönük bugün!” Ayaklarını kundurasına yerleştirip ağır ve itidalli adımlarla son basamaktan indi. Adım attıkça, güneş bu mevsimde hiç olmadığı kadar sahtekâr, aldatıcı bir parıltıyla göz kırpıp, tebessüm ediyordu. Samanla karılmış çamurdan sıvalı evine uzaktan durup bakınca benzi solgun bir insan gibi görünürdü. Evi solgun benizli bir insan gibi görünse de içinde bulunduğu bahçe cennetten bir köşeydi adeta. Uzun kavakları, sıra sıra selvileri yarım asır önce kendisi dikmiş, yeşil çimenlerin arasında boy verince de bu fidanlar şimdilerde sıcağa meydan okurcasına serinlik ve gölgelik bahşediyordu.

Ayağını kundurasına uzattığında, kundurasına baktığında sezmişti. Sezmişti, dost erkenden gelecek, kapımı çalacak ve beni hanemden, halkımdan koparacak. Sezmişti, içine bir yumak, bir yumruk gibi oturmuştu. Bu yüzdendir birkaç gün evvel hanımına: “Hanım dünyada cennetim oldun, ikbalim oldun, kahrımlan düçâr, derdimle hemhâl oldun, dilerim saadet kapısı ahrette de sana ardına kadar açık ola, hakkını helal edesin, ölümlü dünya!” Gülbahar Hatun ise işaret parmağıyla yaşlı iki dudağına bastırarak: “Hişşşşşş, Şeref Efendi, deme böyle ne olursun!” diyerek karşılık vermişti.

İşte,bugün bu bahçede derin düşüncelere, dipsiz hülyalara daldı. Bir ân geçmişi düşündü, evin az ötesindeki okulun bahçesinde cıvıl cıvıl çocuk seslerini işitince, çocuktum bir zamanlar ve keşke hep çocuk kalsaydım diyerek geçmişi özlemle yâd etti, bu zamana kadar tüm anılar, hatıralar, doğrular, yanlışlar, yaşanmışlıklar bir bir zihninin koridorlarından yuvarlana yuvarlana karşısına çıkmaya başlamıştı. Ürperdi, bir ân kapıldığı bu derin düşünceden sıyrıldı. Onu bu düşünceden sıyıran ise can suyunu elleriyle verdiği selviler oldu, rüzgârla cebelleşirken yaprakların bir ânda çıkardığı çığlık, ıslık ne derseniz deyin işte, Şeref Efendi’nin maziden uyanmasına vesile oldu. O an, onun için necâttı. Kurtuldu. Sonrasına ise aldırmadı.

Siyah beneklerinin bol olduğu, boz renkli paltosunu, kollarına geçirmeden omzuna atmış, tıpkı bahçesindeki kavak ağaçları gibi dik ve asil duruyordu. Amma velâkin geçmiş ile gelecek arasında kaldığı, etkisine kapıldığı, içini ezen, yoran, bir burgulu vida gibi dönüp duran bir şey, bir duygu, bir his sökün etti. Sonra sessizce sağ elini, kalbinin tam üzerinde bulunan cebindeki zehre uzattı. Aldı, yaktı. Yandı.Yandı, bir semaverin bacasından çıkan ağır, koyu gri duman huzmesi gibi çıktı zehir iki dudağının arasından. Tüttükçe zehir, bahçeyi turladı Şeref Efendi. Tur dediğime de bakmayın siz, yorgun ve yaşlı adımlardan oluşuyordu bu yürüyüş. Bir aşağı, bir yukarı doğru gidip geldi. Sonra zehri tükenince iki parmağı arasında kalan izmarite uzun uzun baktı ve mırıldanmaya başladı: “Tükeneceğiz, bir gün biz de böyle biteceğiz tüte tüte şu hayat ocağında. Sonra senden farkımız, iki parmak arasında değil iki dudak arasında kalacak adımız ya da birkaç avuçta biten dualarda geçecek belki yâdımız.”

Yıllardır her gün gezinti yaptığı, durup tefekkür ettiği bu bahçeye hep ihtimam gösteriyordu. Ama bugün Şeref Efendi için bu bahçenin ayrı bir ihtimamı, ayrı bir durumu vardı. Son kez dokunuyordu sanki selvilerine, kavaklarına, bu son geçişiydi sanki aralarından. Bundan, bu garip sezgiden ötürü müydü yoksa bu ayrı ihtimam?

V.

O günün sonunda siyah bir tül gibi yeryüzünü örten gece, Şeref Efendi’nin son gecesi oldu.

Başını yastığa koyup usulca gözlerini kapatınca, uyudu.

İlerleyen saatlerde, göğsünden gelen hırıltılar, onun kıyametinin koptuğunu kulağına fısıldadı.

O geceden sonra bir daha uyanamadı Şeref Efendi.

Gece vakti, Gülbahar Hanım’ın acı çığlıkları hanenin ortasına bir ateş gibi düştü.

Sonra o hanede büsbütün bir kıyamet koptu.

Hakan Kaya Arşivi