Gazoz
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

Dikkatle gazetelerin başlıklarını, dergilerin kapaklarını okuyor. Bazen yarım bir manşetin tamamını görmek için eğiliyor, doğruluyor. Tezgâh boşaldığı halde fark etmiyor.

-Ne istemiştin?

Biliyorum aslında “gazoz” diyecek, “yeşil olandan” parmağıyla da gösterecek. Yaz başından beri kaç kere geldi kim bilir, her defasında da biraz daha fazla oyalanıyor.

-Gazoz var mı?

Bu soru değil aslında, tişörtün kısacık, eskimiş kollarından iki uzun çubuk gibi uzayan güneş yanığı, yer yer siyah yağ lekeleri parlayan kollarını uzatıp, gelirken arap sabunları ile yıkamış olmasına rağmen çıkmamış inatçı makine yağlarından tırnak araları simsiyah parmakları ile bir lirayı bırakıyor tezgâha.

Dönüp gazozu alıyorum, acelesi yok, benim de yok. Uzatırken soruyorum.

Açayım mı?

-Hı hı diye sallıyor başını, kara gözlerini kocaman kocaman açarak.

Gazozu alıp hemen büfenin yanındaki kaldırıma oturuveriyor her zamanki gibi. Dünyanın en mükellef sofrasında en leziz içeceğini tadıyormuş gibi yavaş yavaş tadını çıkara çıkara içiyor. Ya karşıdaki yoldan havlularını, mavi, yeşil, turuncu makarnalarını, can simidi şeklindeki plastik şişme ördeklerini ve yiyecek sepetlerini almış, babaların elinde renkli bir şemsiye, bir elleriyle büyüklerin elinden tutmuş diğer ellerinde kırmızı, sarı küçümen plastik kova, içinde ona uygun kürek olan çocuklarla birlikte denize giden aileleri seyrediyor ya da kafasını hiç o tarafa kaldırmadan yerde yatan buranın müdavimi iki köpeğe bakıyor. Bazen köpeklerden biri yerinden kalkıp ağır adımlarla yanına geliyor, hoş geldin der gibi burnunu uzatıyor. Hiç korkmuyor onlardan. Şişeyi tutan elini hafice geriye çekip, gazozunu güvene alıyor, diğer eliyle de köpeğin başını okşuyor.

Gelen giden yok, elime bir gofret alıp dışarı çıkıyorum. Büfenin hemen yanında gölgede kalan eski sandalyeye kuruluyorum. Gölge olsa ne olacak yanıyor Antalya. Yavaşça elimdeki paketi açıyorum, bir parça alıp ağzıma atıyorum hemen, bir parçada elime alıyorum. Beğenmemiş yahut çok gelmiş gibi sıkıntıyla etrafıma bakıyorum. Birden fark etmiş gibi ona yöneliyorum. O da hiç fark etmemiş gibi başını eğiyor.

-Gofret ister misin?

Hiçbir şey demeden kafasını kaldırıp bakıyor, gözleri biraz daha açılıyor, ama yerinden kımıldamıyor. Çıplak kolları ile terleyen alnını siliyor.

-Çok geldi bana, al şunu hadi.

İşim varmış gibi, elimdekinden kurtulup gitmek ister gibi sağa sola bakıyorum. Yerinden kalkıp yavaş yavaş yaklaşıyor. Kolumu uzatabildiğimce uzatıyorum. Benden ne kadar uzak olursa o kadar benim olmaz sanki. Gelip parmaklarımın ucundan gofret paketini alıyor.

-Sağ ol amca.

Herkesin bir hikâyesi yok. Var da biricik değil. Eski yıldıznâme kitaplarını bilenler bilir, efsuncular, falcılar, karışık işlerle uğraşan hocalar zamanında oturmuşlar bu insanoğlunun on iki birbirine benzer hayat üzerinden aktığını keşfetmişler. Kimin hangi çizgiden ilerleyeceği de babanızın ve sizin isminize bağlı. Batının ufku daha dar aslında. Onlar insanı üç kısma ayırmışlar. İyi, kötü, çirkin. Kendileri iyi, düşmanları kötü, yabancılar ise çirkin. Modern bilim ise gri alan bırakmaz. Doğrudan ikiye bölmüş her şeyi. Negatif pozitif.

Umut’un hayatını da hepiniz biliyorsunuz. İşte doğudaki köyünde ilkokulu bitirince babası Antalya’daki eniştesinin yanına iş bulsun, ekmeğini kazansın diye göndermiş. Eniştesi belediyede çalışıyormuş ama belediyenin işçisi değilmiş, çöp topluyormuş. Yukarıdaki mahallede bodrum katta oturuyorlarmış. “Benim çocuklarım yetmiyor gibi bir de bunu mu göndermiş baban?” demiş eniştesi ablasına, mutfakta konuşurlarken duymuş. Ablasının çocukları daha küçükmüş vs vs.

- Bayrama gitmiyor musun?

Gözleri parlıyor, sonra birden sönüyor, başını öne eğiyor.

-Yok, diyor.

Ben işin gırgırındayım, müşteri yok, hava sıcak, vakit de geçmiyor.

-Niye oğlum bayramda ne yapacaksın buralarda, anneni babanı özlemedin mi?

Söyler söylemez pişman oluyorum. Bir cümlenin ateşten mızrak olup insanın gözlerinden girip yaka yaka boğazından karnına akışını, orada yılan gibi kıvrılarak oturmasını görüyorum.

-Ustama dedim… ustam dedi ki… kasada kuruş yok dedi, haftalıklarımı vermiyor, verse gidecektim, bayramdan önce hepsini verecekti, ama şimdi yok diyor.

…….

Ustası Erol. Oto elektrikçi Erol. Bizim mahallede oturur, ciğerini bilirim. Laf aramızda siz de bilirsiniz. Evde çamaşır makinesi, buzdolabı bozulduğunda tanışmışsınızdır. Yahut boya badana yaptıracağınızda, ya da ne biliyim babadan kalan evin yenisini alamıyoruz bari mutfağı yenileyelim dediğinizde, eskiyen tezgahı kırıp yenisini yaptıracağınızda üç günlük iş diye başlayıp bütün yazı inşaatta geçirmenize sebep olan. Tamam tamam beş parmağın beşi bir değil ama üçü neredeyse aynı.

İşte bu Erol üçkâğıtçının, haytanın önde gideni. Tembel, tembel olduğu kadar ehli keyif. Yerinden kalkıp bir vidayı sıkmaya üşenen ama iş müşteri kapmaya, bahane uydurmaya gelince en birinci pazarlamacı, pazarlamacı az kalır edebiyatçı resmen. “Bu bişey değil hemen yaparız, beş dakkaya hazır efendim, bizim işimiz sayın abim, bak sen keyfine ablacığım” diye elinde son vidası sıkılacak işi öylece bırakır yeni işe soyunur. Safça olan iş sahipleri işine dört elle sarılan bu ustadaki gayreti görünce, “iş bitinceye kadar biz buralarda oyalansak mı? uzaklaşmayalım bari” diye çocukça bir hevese kapılır, “yok abi, bitince sizi ararız” diye postalanırlardı. Sonra gelsin okeyler, ellibirler, uyarsa, sahilde bir restoranda muhabbetler. Bir saatliğine, bir günlüğüne aldığı işleri üç günde beş günde teslim edemez, müşteri arayınca da yalan üstüne yalan uydururdu. “Tamam abi, bütün işleri bıraktık senin işe bakıyoruz abi” den başlar “cenazem vardı”dan çıkar. En çok da “parça bekliyoruz” yalanına sarılırdı. Bir ampul, bir bobin eksiği olan zavallı müşteriler “sende yok mu?” diye sorunca “yok abi biz parçacı mıyız? tamirciyiz” yahut “sizinki farklı abi, bu başka bir model, bundan sanayide yok, hatta Antalya’da bile bulunmaz. Allahtan ben ana bayii aradım gönderecekler” Zavallı müşteri sonunda pes eder, en çok da inandığından değil de bu muhabbetin bir yere gitmediğini görür “senin de, yapacağın işin de” diyerek telefonu kapatır.

Yerinden kalkıyor, elinde boş gazoz şişesi, gofretin jelatinli kabını içine tıkmış. Atsa, çöp kutusu yanında atmaz. Yolun karşısına geçiyor. Yukarı doğru elli-atmış adım yürüyüp kaldırıma gömülmüş çöp kutularının yanına gidiyor. Kutuların yol tarafındaki kenarında üzerine basınca kapağı kaldıran manivelalar var. Ayağını koyup açıyor, bakıyor beğenmiyor, yanındaki manivelaya basıyor şişeyi içine atıyor. Hemen kapatmıyor birkaç saniye arkasından bakıyor. Sonra ayağını çekip aşağı sahile doğru yürümeye başlıyor.

……

Sahil ile ağaçlık alanı ayıran yolun üst tarafındaki çocuk parkı cıvıl cıvıl. Aralarına karışıyor o oyuncaktan bu oyuncağa, salıncaktan tahterevalliye koşuşturan çocukların. Önce salıncağa yaklaşıyor usulca. Sırasını beklerken genç bir anne sinirli sinirli bakıyor ona. Sonra erinmeden kalkıp çocuğunu çekip başka salıncağa götürüyor. Bir yandan da söyleniyor, “kendi mahallelerinde park yok gibi buralara geliyorlar” Biraz sallandıktan sonra kaydırağa koşuyor Umut. Kaydırağın merdivenlerini tırmandıktan sonra sevinçle atıyor kendini kaydıraktan aşağı. “ıı her yerini pisletmiştir bu kaydırağın, kalk kalk kayma ordan” diye cicili elbiseler içindeki kızını kaldırıyor ablası. Umut nasılsa boşalmış tahterevalliye biniyor tek başına. Bir süre oturuyor öylece, bir arkadaş gelsin öbür tarafa binsin diye ama nafile. Cıvıl cıvıl bir parkın ortasında tek başına tahterevallide oturan çocuk bir hikâyeci için, bir şair için ilham kaynağı olabilir amma çocuklarını sevmekten başka suçu olmayan bu aileler için… Eh işte onları da tanıyorsunuz. Canı sıkılıyor, kalkıp parkın dışına yöneliyor. Arkasına baktığından çoktan kapmışlar yerini neşeyle oynuyor çocuklar.

Gezdiği yerlerde kuşkuyla bakıyorlar, oturduğu banklarda bir yandan öbür yana alıyor çantalarını teyzeler, ablalar. Çocuklarının oyuncaklarını kontrol ediyor babalar. Çoğunu fark etmiyor Umut, bazısını fark ediyor içi acıyor, kendi evini özlüyor bu anlarda, sokağını, arkadaşlarını…

Oysa ne güzeldi şehir, pırıl pırıl. İlk günlerde caddeleri, kaldırımları, binaları, otobüsleri, parkları, denizi, arkadaşlarına anlatmak için dönüşünü iple çeker, her şeyi aklına kazımak isterdi adeta. Zamanla yalnızlık, anne baba, arkadaş özlemi büyüdü içinde. Artık şehir seyranlık olmaktan çıkmış boynunu sıkan bir gerdanlık olmuştu.

Geldiği yoldan yavaş yavaş evine doğru yürüdü. Eniştesi ile ablasının evine, o da ayrı bir dert.

…..

Ustasını tanıyorum demiştim Umut’un. Dükkânı bize yakın sayılır. Arkadaşlarla buluşup bir çay içtiğimiz kahvehaneye takılır bazen. Bahçede işi olmaz, dükkanın içinde, dipte bir masada okeye oturur arkadaşları ile ya da kağıt oyunlarına.

Selam verip yanlarına oturdum. İsmail’in masası, oturanın iflah olmadığı, dışarıdan bakanın ne şen muhabbetler ne sağlam arkadaşlıklar varmış dünyada dediği masa. Arkasından sövüp sayanlar masasından da ayrılmaz nedense. Oyun kızışmış, taşlar hızla dönerken, kâh çuha üzerinde arkadaşlarına kâh istekaya çarparak şıkır şıkır bir tempo içinde akıyor.

- Bayram geliyor, dedim.

Yan gözle baktı, sözün nereye gideceğini tahmin edemediğinden “bayram gelmiş neyime…” diye bir türkü mırıldanarak döndü oyununa.

-Deliye her gün bayram, dedi Cumali. Hep beraber güldüler.

Baktım ki lafı uzatmanın anlamı yok, diyeceğimi deyip işime bakayım diye doğrudan konuya daldım bu sefer.

-Bayramda insanlar memleketine gider, ana babasını görmek ister, sen çırakları gönderiyor musun ne yapıyorsun?

“Çattık” der gibi baktı, oyun da iyi gitmiyor anlaşılan, yüzü asıldı, elindeki taşı fırlattı masaya.

-Yok dedi, para vermek lazım, para yok, işler kesat, görüyorsun.

- Yapma, sevap olur, ne olacak ki gariplerin haftalığından.

-Abi yok işte, yok diyorum. Olsa biz de müslümanız.

“Biz de müslümanız” deyince karşısındaki Fahri “has….” diyerek bir el hareketi yaptı, öbürleri güldüler. Bizimki sinirlendi, işler tümüyle sarpa sarmadan kaçayım dedim.

-Ustam yapma, bak bayramda zaten her yer kapalı, ben de yardım edeyim ne kadar para lazımsa çocuklar bayramı boynu bükük geçirmesin gurbette.

-Yok, dedi. Çalışcam bayramda. Çıraklar bana lazım.

Selam verip kalktım.

…..

Her zamanki gibi gazozunu alıp kaldırımın iç kenarına oturdu. Oturduğum yerden sordum.

-Umut nasıl oldu ustan?

-İyi abi dükkâna geldi dün, koltuk değnekleri ile. Biz de yardım ettik. Çalışmadı ama oturdu akşama kadar.

- Olay nasıl oldu, sen gördün mü?

Birinci gün değil de ikinci gün açmışlar dükkânı. Ellerinde bayramdan önce kalan bir iş varmış. Arabayı krikoyla kaldırmışlar. Erol Usta tulumu giyip arabanın altına girmiş. Elindeki tornavida ile elektrik aksamına bakarken arabanın altından bağırmış. “13-14!” koşmuş Umut, anahtar yerinde yokmuş. Neyse ki tezgâhta bulmuş. “Yağlıydı” diyor. “Silecektim tam usta bağırdı arabanın altından”

-Nerdesiniz lan!

Hemen anahtarı uzatmış. Erol Usta inatçı bir vidaya rast gelmiş anlaşılan. Bir iki zorlamış olmamış. Birden anahtar elinden kaymış. Bu arada elini de kenara mı vurmuş ne. Yerden anahtarı alıp fırlatmış.

-Malzemeleri silmeden yerine koymayın demedim mi lan ben size.

“Zınk etti bir şey kafamda önce bir şey anlamadım, sonra bir çınlama” ustanın attığı anahtar tam kafasına gelmiş. “Elimi attım kan yok, iyi, acıdı ama olsun.” Anahtarı alıp üstüpü ile iyice silmiş. Ustaya uzatmış. Alışmışlar ustanın huylarına, sinirliymiş zaten hep. Neyse iş bitip usta arabanın altından tam çıkacakken dizini krikoya çarpmasın mı. Nasıl olduysa olmuş işte, kriko hızla kayıp yana savrulunca üstündeki araba olanca ağırlığı ile Erol Usta’nın bacaklarının üstüne düşmüş.

-Deme! Sonra ne yaptınız?

Bayram olduğu için sitede kimse de yokmuş yardım edecek. Çıraklar sağı solu ararlar veya müşteriye yanlış bir şey söylerler diye dükkânın telefonunu da söktürdüğü için bütün işleri kendi cebinden yürütüyormuş Erol Usta. Neyse ki bayılmamış, kendinde imiş.

-Koşun lan alt çekmecede kasanın anahtarı var. Telefon kasada.

Tulumunu giyerken giren çıkar olur diye cüzdanı ile telefonunu kasaya koyuyormuş. Koşmuşlar kasayı açmışlar. “Gözümle gördüm” diyor Umut, kasada deste deste yüzlükler, ellilikler varmış. Neyse telefonu bulup ambulans çağırmışlar. O sırada zaten çevreden yetişen bir abi ile birlikte krikonun da yardımıyla arabayı kaldırıp ustayı kenara çekmişler.

“Sonra ambulans geldi” diyor. Sedyeye koyup götürmüşler.

-İki bacağı da kırılmış mı?

-Yok abi biri kırık biride yaralıymış biraz, ezilmiş mi ne, ama o da sargıda.

-Çıkmıştır hemen?

-Çıktı çıktı bir gün mü iki gün mü ne kaldı, ama alçıda bir ayağı, biri sargıda. İyileşmedi daha.

Baktım, gazozunu bitirmiş, ayağı kalkmış, yukarı doğru çöp kutularına bakıyor.

-Verdi mi oğlum haftalıklarınızı, baya birikmişti içerde?

Gözleri parladı, yüzü güldü.

-Verdi verdi. Sonra otogara doğru baktı. Hem izin de verdi. Dedi gidin isterseniz memleketinize, bayramda gidemediniz.

Vay be! Bir musibet bin nasihatten iyiymiş gerçekten. Ben de sevindim bak şimdi, geç olsun da güç olmasın.

-Eee ne zaman yolculuk?

Nereye? der gibi baktı. Yüzündeki gülümseme solmuştu yere çevirdi bakışlarını sıkıntıyla.

-Gitmiyor musun memlekete, hem paran da var artık?

-Yok dedi, yutkundu. Ağlayacak gibiydi. Eniştemin borcu varmış,

Gerisini anlatmadı, anlatacak bir şey yoktu zaten. İçimde bir şey büyüyüp boğazıma düğümlendi.

-Hay….

-Buyur abi?

-Yok bir şey bak parkta herkes, koş sen de, dedim.

Arkamı dönüp büfeye girdim, kapının arkasındaki aynada kendimi gördüm, beni de tanıyorsunuz artık.

Küçük esnaf.

Hikmet Dündar Arşivi