“Topaçlar, misketler, sapanlar, meyve dolu ağaçlar ve hepsinin merkezinde çocuklar dönüp duruyor. İsimleri, gözleri, şehirleri farklı olsa da ortak bir noktaları var hepsinin: Merhametsizlikleri. Bir çocuk gaddarlaşınca çiçekler solar, neşeli sesler sokakları terk eder ve merhametsizlik, bilinmeyen öyküler anlatır.” Kristal Sapan’ın arka kapak yazısı bu şekilde tarif ediyor kitabı.
Büyükçapar’ın öykülerinin merkezinde çocuklar var. Hemen hepimizin çocukluğu gibi, sokaklarda, bahçelerde, ağaçlarda, oyunlarla geçen günler. Misketler, toplar, topaçlar, sapanlar, atlama ipleri. Bu arada kavgalar, yaramazlıklar, meraklar. Merhametsizlik, öykülerdeki çocuklar için iyi bir tarif. Merhametsizliğin yanına bir kelime daha ilave edecek olsak bu da tekinsizlik olurdu. Bu çocuklar tekinsiz.
Kristal Sapan yirmi kısa öyküden oluşuyor. Öykülerin isimleri de çocukların dünyasına ait: Turuncu Misketler, Oynadığınız Oyundan Hepsi, Yeşil At, Bir Oyuncağın İlk Günü, Bayramlık Elbise, Horoz Şekeri, Sapan Mevsimi, Dantel Yaka, Körebe.
Öykülerdeki çocukların yaramazlıkları belki birçoğumuzun şahit olduğu hatta yaptığımız türden şeyler. Çocukların hemen hepsinde görülen, cesaret, korkusuzluk, acımasızlık hatta gaddarlık ilk önce garip geliyor. Bu garipseme aslında bizim büyüklerin dünyasına fazla alışmamızdan kaynaklanıyor. Çocuklar sonucunu kestiremedikleri eylemlere giriştikleri için genelde de öykülerin sonunda beklenmedik sonuçlarla karşı karşıya kalıyorlar.
Hemen her öykü oyun üzerine kurulu. Çocukların doğal hayatlarında olan oyun, biraz yaramazlık ve hesapsızlıkla bazen oyun olmaktan çıkıp bir probleme dönüşüveriyor. İlk öykü olan Turuncu Misketler’de kahramanımız kambur bir çocuk. Mahalleden bir başka çocukla yaşadığı problem, gerilimli bir hikâye halini alıyor. Hemen her öyküde gizemli bir hava var. Kısa öyküler olmasına rağmen bazı öykülerdeki gerilimi hissedebiliyorsunuz. Bunu yazarın bir başarısı olarak kabul etmek gerek.
Simli Kartpostal ve Yanık Bal öyküleri ise çocukların merhametsizliklerine ve yaptıklarının sonuçlarını kestiremediklerine örnek öyküler. Birkaç Sessiz Gün öyküsü ise çocukların dünyasına bir şekilde dâhil olan yaşlı bir kadının öyküsü. Bir Oyuncağın İlk Günü’nde teninin renginden şikâyetçi bir çocuk anlatılırken, annelerin dünyasına da giriliyor.
Çocukların dünyasındaki acımasızlıktan bahsederken çocukların küçük şeylerden nasıl mutlu olabildikleri de atlanmamış. Bayramlık Elbise öyküsündeki kızın, terzi annesinin diktiği bayramlık elbise ile yaşadığı sevinç örnek olarak gösterilebilir. Yine Horoz Şekeri öyküsündeki çocuğun bir şekere bakışı, nasıl bir gözle gördüğü ve mutluluğu dikkat çekici.
Çocukların insanlara ve hayvanlara karşı bakışları ve davranışları bazen merhametsizliğe varsa da çocukların özündeki iyilik de anlatılmış. Bostan korkuluğu öyküsünde, hayvanlara zarar veren bir çocukla bir kaplumbağayı korumak için çaba gösteren bir başka çocuk karşı karşıya geliyor.
Öykülerin birçoğunda; çocuklarla birlikte anneler, kardeşler, arkadaşlar, büyükanne ve dedeler var. Bir öykü dışında, baba karakteri hiç yok. Muhtemelen çocukların hırçınlıkları ve genel karanlık atmosferde babaların rolü olsa gerek. Çocukların mutlu dünyasında mutsuzluğa sebep olan, karanlıkta kalan tek figür baba olabilir. Net olarak bu iddia dillendirilmese de, Horoz Şekeri öyküsünde buna dair ipuçları var.
Horoz Şekeri ve Sapan Mevsimi, biçim ve hikâyeleriyle diğer öykülerden ayrılıyor. Bu iki öykü içi içe geçmiş öykülerden oluşuyor. Özellikle Horoz Şekeri güçlü hikâyesi ve kurgusuyla dikkat çekiyor. Bir çocuğun gözünden sahip olmak istediği bir şeker anlatılırken, arka planda işleyen bir aile dramı, mutsuz bir anne var. Bu öykü kitabın tamamındaki çocuk öyküleriyle uyumlu olsa da, arkadaki hikâyeyi yakaladığınız an, buraya ait olmayan bir öykü olduğunu fark ediyorsunuz. Annenin dramını ve hikâyesini okudukça, çok daha iyi bir öykü olacakken yarım kalmış, ıskalanmış bir öykü hissi veriyor. Buna rağmen kitabın en iyi öyküsü olduğunu düşünüyorum.
Sapan Mevsimi de yine Horoz Şekeri gibi iç içe geçmiş kapalı bir öykü. Hiç renk vermeden, bir çocuğun sapan lastiği olarak kullanmak için bir serum lastiğinin peşinden koşmasını anlatıyor. Bu arada arkada yaşanan başka bir hayat görünmeye başlıyor. Arka plandaki hikâyeyi ise ancak öykünün sonunda görebiliyorsunuz.
Öykülerde yetişkinlerin ve çocukların isimleri yok, bazı öykülerde cinsiyetleri de belli değil. Bu durum öykülerin genel atmosferindeki gizem ve belirsizlikle uyumlu görünüyor. Öyküler genelde ben anlatıcısıyla, bazen de hâkim bakış açısıyla kaleme alınmış. Öykülerde neredeyse hiç diyalog yok. Buna rağmen anlatımda hiç sorun yaşanmıyor.
Büyükçapar; öykülerindeki kurgu, anlatım gücü, atmosfer ve kullandığı çapaksız dil ve güzel Türkçe ile ilk kitap için başarılı bir işe imza atmış. Turuncu Misketler, Simli Kartpostal, Vitrin Bekçileri, Horoz Şekeri ve Sapan Mevsimi öyküleri çok daha iyi işler çıkartacağının delili sayılabilir. Yolu açık olsun, muhatabını bulsun.




