Hayata karşı ruhumuzun sessiz odalarında gel gitler yaşanmaktadır. Bedenimiz yaşamın yaralarının ağırlığını çekmekte zorlanmaktadır. Kuluçkaya yatmış kelimelerin üzerindeki dünya sancısı, ağır ağır sirayet etmekte iç dünyamıza. Hayata dair biriktirdiğimiz, suskunluklarımız, yalanı galebe çalan beklentilerimiz, sözcükleri olduk olmadık yerlerde içini kanatmalarımız, yıkık dökük peltek peltek konuşmalarımız yavaş yavaş sirayet etmekte ruhumuzun keşfedilmemiş coğrafyasına. Kelimelerin içi boşaltılmış ağır bir mevsim geçirmekteyiz. Bedenimizin dışında şifa olacak anlamı bulamıyoruz. Camekânların ışıkları rengârenk sirayet ediyor her adımımıza. Ve hayatımızı ışıltılı makyajıyla boyuyoruz. Her gördüğümüz yüz yaşanmamış hikâyelerini getiriyor ve ikindi gölgesinin üzerinde uzuyor vurgun yemiş gün gibi. Tenimiz harflerden yapılmış tarak ile her gün kaşağılanıyor. Sırtımızda cümle öbeklerinden kangrenler oluşuyor. Dokunsan her oluşan kangrene, dünyanın yalancı yaşamlarından irinleri akacak. Dünyaya dönük bedenimiz nefsin üzerinde bir küheylan gibi kükrüyor. Şehirler tenimizin elementlerinden yükseliyor. Tenimizin elementleri şehrin betonlarıyla toprağın birleştiği yere ekiliyor. Sokaklar caddeler ağzımın her kıvrımından kıvrılıyor şehrin soluk yüzüne doğru. Normal olmaya çalışan yeryüzü, bir cam kavanoza hapsediliyor. Mevsimler hesaplanıyor, yağmur damlalarının rüyaları çalınıyor. Rüzgâra gökdelenlerden tuzaklar kuruluyor, mezarlıklar ölümlülerin ölmeyeceği zannından müzeye çevriliyor. Yeryüzü suyu çekilmiş çöl kusuyor şehirlere. Hiçbir beton parçacığı hüznün, acının yükünü taşıyamıyor taşımıyor. Sanal dünyanın duygusal sendromları boca ediliyor beynimize. Beynimiz yeryüzünün her türlü paketlenmiş tiyatro oyununda etkisiz. Duygularımız her türlü yaşamın yaralanmasına karşı sertleşmiş. Cevap veremiyor, beynimizden kalbimize doğru bir kayayı parçalayacak olan bir çocuğun ağıtı. Gökdelenlerden bir bir vuruluyor annelerin merhamet muştusu. Gökyüzü kendi renginin alacakaranlığını yaşıyor. Yaşamak aklın hezeyanlarının içinde bocalıyor, yalnızlığın en kuytu yerlerine çekiliyor. Anlamak, aklın geometrik çıkmazlarında, kalbe inmenin mevsimini tutamıyor.
Dünya insanın etrafında dönüyor, gece gündüze bulanıyor. Akıl, beden ve yeryüzü el ele vermiş, baskı uyguluyor iç dünyamıza. Hava, toprak ve suyun omurgasını taşıyoruz. Üzerimize bütün insanlığın kırık kalbi bir söz uğruna yükleniyor. Gök ekin biçmiş gibi kelimeler, sözcükler bir bir önümüze düşüyor. Canhıraş bağırmalar sözcük öbeklerinin içinde. Kıyısız, kokusuz duygular anlamsızlığın ortasında kendilerine yeni beden arıyor. Canlılık ve ölüm arasında yaşananlar bir bir istifleniyor betondan mezarların içerisine. Her insan etrafını düşünce obruklarıyla çevreliyor. Her düşünce obruğunun etrafında kıyametin uğultusu zamanı yiyerek hızla dönüyor. Ve yeryüzünde yalnız insan duymuyor etrafında dönen sonlu döngüyü. Anlamsız sözcüklerin bir damlası dahi bir napalm bombası gibi patlıyor bütün canlı cansızların üzerine. Sabah ve ikindi gölgesi titrek titrek birbirine yapışıyor. İnsan titrek gölgelerin yapışması ile arada solunum veriyor. Toprak üstünden geçen bulutsuz yağmurları için için eritiyor. Toprağın içinde susuz kalan cesetler, benliksiz uzun bir yolculuğun arefesinden habersiz. Etrafımızda muallakta kalan nakaratlar dönüyor. Aklın ve beynin etrafında anlaşılmaz dünya halesi, kalbin ülkesinin haritasını tek tek işaretliyor. Dünya sancısı yaşanmamış hayallerin üzerine baskısını artırttıkça artıyor. Başımız dünyanın dönüş hızının altında dönüyor. Tenimiz topraktan biraz daha kaçıyor. Ölü zamanın gramının hesabını yapıyor en üstün teknolojik cihazlar. Beden ve ruh arasında, kalp ile akıl arasında, anlam ve anlamsızlık arasında ve ben ile kendim arasında bağ kopuyor.
İçten dışa doğru varlık sancısı çekiyor ruhumuz. En onulmadık zamanlarda yüreğimizin dallarına bir kuş konuyor ve hüznün şarkısını şakıyor. Ve cesedin içine sığmayan ruhumuz özgürlük rüyasının kıyılarında yakamoz renginde sancılar topluyor. Her soru işaretini bir balyozla parçalıyorum, fakat gerçeği gördükçe yeni yeni acılar aralanıyor benliğimiz. Varlık yokluğumuza baskı kuruyor, hiçlik zamanları oluşuyor ruhumuzun tenha bölgelerinde. Hayat iğneleyici sözlerini batırıyor tenimize. Damarlarımızda gezen kelimeler kalbin atardamarını tıkıyor. Ve tıkanan kalp tekliyor anlamsız sözcük öbekleri pompalıyor beynimize. Dış dünyanın iç dünyaya baskısı yaşamsal döngüyü biraz daha artırıyor. Ve ruhumuz karanlık bir bedenin içinde hapsolmuş uzuyor, kısalıyor, şekli olmayan dünyanın şekilciliğini yaşıyor. Ruh apsesi tanısı belirtilerinin her türlü ikliminde geçiyor iç dünyamız. Uyumakla uyanıklık arasında günler derimizin üzerinde tel tel dökülüyor. Dökülen her gün tanecikleri gecenin karanlığına hapsoluyor. Çoğaldıkça ruh apnesi benliğimizin üzerinde, benlik krizleri geçiriyor anlam dünyamız. Ve artık yeryüzünü klinik bir vakadır beynimizin içinde. Her sokakta cümleler hunharca öldürülmüş, hayâ damarının çatlaklarından akıyor yavaş yavaş kelimeler. Öldürülen cümlelerin içinden akıyor sabah tan yerinin kucağında avuttuğumuz esenlik bildirileri. Büyüdükçe büyüyor dünya sancısı ve ruhumuz şehrin yalnızlığının küskünlüğünde ele veriyor kendini. Ruh apnesine tutulan iç dünyamız şehrin bütün aynalarında örgütleniyor. Ve bütün aynalar birbirine bakıyor şehrin tapınaklarından. Ve kırılıyor kendine bakmaya utanan aynalar. Kırık dökük yalnızlıklar dökülüyor bütün sokaklara. Korkularımız etrafımızın her köşe başında bir asker. Ve tedavi edilemez bir çağın hastalığını çekiyoruz. Ruh Apnesi.




