Cahit Zarifoğlu hikâyelerinin merkezi İns’tir. İns, tüm insanlığın kadim tarihini destanlaştıran bir anlatıdır. Uzun bir yaratılış hikâyesinin kısa bir başlangıcıdır. Hikâyenin merkezi İns’te yoğunlaşmış, İns tüm insanlığı temsil etmiştir. Hikâye İns’in doğayı, hayatı ve kendisini anlamlandırma yolculuğunu konu alır. Bu yolculuk İns’in doğmasıyla başlar. Doğar doğmaz da hemen büyümüştür. İns’in geçmişinden, çocukluğundan, gençliğinden bahsedilmez. O sanki sadece bu yolculuk için var olmuş biridir. Dünyaya, dünyanın tam ortasına öylece bırakılmış ve yaratılanları anlamaya çalışması için programlandırılmıştır. Yanında eşi, annesi ile babası, atı ve keçisi vardır. Hikâyede kelime yoktur. Kahramanlar konuşmaz. Merkezde İns olduğu için sadece ona isim verilmiştir. Eşin, yaşlı annenin, babanın isimleri yoktur. Onlar İns’in yanında gölge gibidirler. İns yolculuğu boyunca saf doğayı gözlemler, anlamaya çalışır. Çokluktan tekliği görmeye başlar. Yolculuğu devam ederken çoğalır. Çadırlar da çoğalmaktadır. İns’in hikâye boyunca görevi düşünmek ve anlamaktır. Hikâyenin sonunda İns tüm soruların yanıtını kelimede bulur. İlk zihnine düşen kelime daha sonra içinde belirir. İns içinden söyler kelimeyi. Sonra yüreğine düşer bu kelime ve hikâye İns’in ilk cümlesiyle bitirilir “Ey yeryüzü değişeceksiniz; ey insanlar, değişeceksiniz.”
Sizi Görmeliydim adlı hikâyede belli bir olay yoktur. Zarifoğlu bu hikâyede bir yazarın düşüncelerine yoğunlaşan bir atmosfer oluşturmuş ve bunu hikâyenin geneline yaymıştır. Hikâyenin kahramanı yalnız yaşayan bir yazardır ve hikâye bu yazarın âşık olduğu kadına yazmaya çalıştığı bir mektupla başlar. Mektubun ilk cümlesi “sizi görmeliydim”. Yazar duygularını kelimelere dökmeye çalışır, biraz zorlanır ve bir anda yazmayı bırakır. Bu noktadan sonra hikâye yazarın kendi kendine konuşması/düşünmesiyle devam eder. Mektubu yazamama nedenlerini kendi kendine kabul ettirme çabası içinde açıklar. Hikâyenin ikinci bölümünde yazar/kahraman aşk üzerine düşüncelerini sıralar. Aşkın tanımını yapmaya çalışır, örnekler verir. Birden hikâyede yeni bir kırılma yaşanır ve yazar lise yıllarını hatırlar. Müzikle alakasını lise yıllarında yaşadıklarıyla anlatır. Bu anılarını da yazmak eylemiyle ilişkilendirir ve müzik ile yazmak arasındaki bağı irdeler. Sonra sözleri yine yazmaya çalıştığı mektuba getirir. Yalnızlık üzerine düşüncelerini bir filozof edasıyla sıralar. Yalnızlık bahsinden sonra yalnızlıkla ilintili bir hikâye kurgulamaya başlar. Bir aile tablosu ama merkezde bir portakal vardır. Çocuklu bir aile komşularına misafir olmuştur. Ev sahibi aile misafirlerini ağırlama telaşındadır. Misafirlik bitince de evden ayrılan ailenin çocuğu uykuya dalmıştır. Elinden portakal yuvarlanıp düşer. Yazar anlattığı bu hikâyeyi de bir anda bitirir. Son bölümde okuyucuyla konuşur bir eda ile anlattıklarından rahatladığını söyler.
Savunma, Cahit Zarifoğlu’nun eşyanın hükmettiği bir dünyada yalnızlaşan, yalnızlaştıkça da aklını kaybetmeye varan bir adamın hayatını, yaşadığı buhranlı atmosferi anlattığı hikâyedir. Hikâyede anlatılan adam “kendini arayan” bir adamdır. Kendini kaybetmeden, eşyanın boyunduruğuna girmeden önce, fakülte okumuş, aydın bir insandır. Kendine yetecek bir iş bulduğunda yoksul bir arabacının (İslam Bey) kızıyla evlenir. Evlilik hayatı her şeyin tetikleyicisi olmuştur çünkü kahraman evlendikten sonra değişmeye başlar. Aslında onu değiştiren tamamen dışsal etmenlerdir. Karısı ve sürekli evlerine gelen eşyalar kahramanda ruhsal çöküntülere neden olur. Eşyalar arttıkça kendini kaybeder. Eşyalar arasında kaybolmaktan korkar. İşi bırakır. Eşyaların eve hükmetmesinden dertlidir ancak elinden bir şey gelmez. Nevrofik travmalar başlar. Eşyaların hareket ettiğine inanır, eşyalarla konuşmaya başlar. Varlığını yani yaşayıp yaşamadığını eşyaların varlığıyla anlayabilmektedir. Eşini öldürdükten sonra bir evin çatı katına taşınır. Duvarlarla konuşmaya başlar. Pencereden dışarı bakar ve zihninde canlandırdığı sahneleri pencerenin dışında canlandırır, onlarla birlikte yaşar. Karanlığa bağımlı olur. Dışarıdan duyduğu her sese farklı anlamlar yükler. Gördüğü insanları zihninde konuşturur. Zamanla gerçeği ayırt edemez hale gelir. Hikâyenin sonunda kahramanın zihni daha da bulanıklaşır. Kendini bazen İslam Bey’in ölen babası zanneder, bazen İslam Bey’in oğlu. Ortada daha doğrusu kahramanın zihninde bir ölü vardır, ölü de kim olduğunu bilmemektedir.
Kentin Ortasında Bir An, adından da anlaşıldığı gibi şehrin ortasında yaşanan bazı kesitlerin eleştirel bağlamda anlatıldığı bir hikâyedir. Hikâyenin bütününe şehir kargaşası, toplumsal adaletsizlik, sosyal deformasyon, duyarsızlık ve tepkisizlik hâkimdir. Hikâye bir at arabası sürücüsünün kendi kendine söylenmesiyle başlar. Tiyatroya yetişmesi gereken bir müşterisi vardır. Parasal gücü temsil eden bu müşteri için ne sürücü önemlidir ne de arabayı çeken atlar. Bundan dolayı zalim müşteri olarak adlandırılmıştır hikâyede. Zalim müşteri daha hızlı gitmesini söyler, arabacı ise müşterisinin sözünü dinlemekle tek geçim kaynağı olan atları arasında kalır, seçim yapmakta zorlanır. Müşterisine bir şey söyleyemediği için kendi kendine söylenip durur. Parasal güç müşteride olduğu için müşteri hiçbir şey söylemeden, üstelik parasını bile vermeden koşar adım tiyatro binasına girer. Sürücü bekleyip beklememe arasında bocalarken hikâye bir anda kesilir ve kentin bir başka yüzü anlatılmaya başlar. Hikâyenin ikinci bölümünde ölüm karşısında duyarsızlaşma ve insanların tepkisizleşmesine dikkat çekilmiştir. Bu bölümde vurulan ve yerde kanlar içinde yatan bir at arabası sürücüsü vardır. Etrafa toplanan kalabalık arasından birinin gözlemleri yansıtılır. Topluluk gördüğü bu manzara karşısında aşırı derecede duyarsızdır. Hikâyenin sonuna kadar yerde kanlar içinde can çekişen bir adam ve etrafında tepkisiz bir kalabalık vardır. Gelen polisler de umursamaz çünkü bunun gibi olaylarla çok karşılaşmışlardır. Ölüm, polis için mesleki bir olaydır. İnsanın insandan uzaklaşması yerde kanlar içinde yatan adam üzerinden verilmiştir. Hikâyenin sonunda adam ölür fakat adamın öldüğünü polisler kabullenmek istemez çünkü ölen aslında insanlıktır.
Suçlular adlı hikâye bir doktor odasında geçer. Küçük bir odada doktor, hasta ve doktorun yardımcısı bir kadın vardır. Buraya kadar her şey normal gibidir ancak odanın duvarından açılan küçük bir kapak ve bu kapaktan kafasını uzatan insanlar hikâyenin normal seyrini değiştirir. Suçlular adlı hikâye önemli bir olaya dayanan, serim, düğüm ve çözüm bölümleri bulunan klasik bir hikâye değildir. Daha çok diyaloglardan oluşan hikâyede belli bir olay yoktur. Doktor ve hastanın odada konuşmasıyla başlayan manzara, doktorun yardımcısı olan kadının gelip odanın duvarından bir kapak açması ve bu kapaktan bir adam ve kadının belli aralıklarla kafalarını uzatıp konuşmaya dâhil olmalarıyla devam eder. Hasta ile doktorun konuşmaları hayatın yegâne sorunlarıyla ilgilidir yani var olma sorunlarıyla. Konuşmalar daha çok felsefi düşünce içermektedir. Bu konuşmalara duvardaki kapaktan dâhil olan güzel kız ile adamın düşünceleri de adeta zihnimizden geçen düşünceler gibidir. Daha sonra kapaktan kafasını uzatıp konuşanlara yolcu olan çekimser bir asker de dâhil olur. Kapağın içindeki güzel kız bu askere âşık olur. Onların konuşmalarını hasta ve doktor uzun süre dinlerler. Ertesi sabah yine aynı hasta aynı doktorun odasına gelir. Yolcu asker ile güzel kızın konuşmaları devam etmektedir. O sırada hasta odanın içinden gelip geçen insanları görür. Duvar diplerinde, masa köşelerinde gelip geçen silik insanlardır bunlar. Onlar da söze karışmaya başlar. Konuşmalar aforizma derinliğinde geçen diyaloglarla devam eder. Hikâyenin sonunda hasta, doktor, masanın üstüne tüneyenler gitmiştir. Oda bomboştur. Sonra hasta boş odaya tekrar girer ve duvardaki kapağı açıp uzun uzun bakıp odadan çıkar. O çıkınca duvardaki delikten o ana kadar ilk kez görünen çok yaşlı bir kadın, kafasını çıkarıp kimse kalmamış odaya uzun uzun bakar. Daha sonra aynı kadın odanın kapısından girer, duvardaki kapağı kapatır, bağırarak odadan çıkar. Hikâyenin sonu tam bir bilinmezlik/belirsizlik içindedir. Zarifoğlu hikâye bittikten sonra da okuyucunun zihninde cevap bekleyen sorularla hikâyesini devam ettirmeyi başarmıştır.
Zal Tepesine Doğru görünürde bir arkadaş grubunun tırmanış hikâyesidir. Hikâyenin ilk dikkat çeken özelliği kahraman isimlerinin Arap harflerinden seçilmiş olmasıdır. Hikâye çeşitli semboller barındıran çok yönlü yorumlara açık bir hikâyedir. Sad bir rüya görür ve rüyasında bir dağ onu çağırmaktadır. Bu rüyadan dolayı Sad ve arkadaşları bir tırmanış yolculuğuna çıkarlar. Varmak istedikleri dağ ise haritada dahi gözükmeyen Zal tepesidir. Genellikle diyalog ve iç monolog tekniğiyle kurgulanan hikâye, tırmanış ekseninde devam eder. Tırmanış hikâyesi, sembollerin anlamlandırılmasıyla bir kaçış hikâyesine dönüşür çünkü Sad ve arkadaşları aslında şehir karmaşasından kaçmak ve dağa sığınmak isterler. Tasavvufi bağlamda da çeşitli semboller içermektedir. Dağ onları rüyada çağırmıştır. Aslında Sad ve arkadaşları dağa değil O’na yönelmektedirler. Hikâyede dağa yaklaştıklarında gece çöker ve bir yamaçtan aşağı asılı duran hamaklarında uyurlar. Gece yarısı Cem uyanır, bir türlü tekrar uyuyamaz. Arkadaşlarını düşünür ve o esnada Gayn’ın yanlarında olmadığını fark eder. Diğer arkadaşlarını uyandırır ve Gayn’ın duvarda aslı duran hamaklarında olmadığı kesinleşir. Güneşle birlikte ilk iş olarak Gayn’ı aramaya başlayacaklarına karar verirler. Hikâyede olay örgüsü bu şekilde okuyucuda merak unsurunu canlı tutacak şekilde sonlandırılmıştır.
Yabancılık hikâyesinde şehirden kaçıp sessizliğe, doğallığa, doğaya sığınmaya çalışan bir ressamın yaşadığı yabancılaşma duygusu anlatılır. Hikâye ressamın şehrin uzağında bir ev aramasıyla başlar. Şehirden, hatta civar köylerden de uzakta bir ev kiralar. Ressam yalnızdır ve bu yalnızlığında hayali bir arkadaş tasarlamıştır kendine. Metin boyunca ondan bahseder gerçek mi yoksa hayal mi hep bir açık kapı bırakır. Eşyaların dili olduğunu, eşyalarla konuştuğunu söyler. Hikâyede eşyalarla doğa arasındaki çelişkiden bahsedilir. Yaptığı bir resim onu çok etkiler. O resimde ölmüş bir arkadaşının ölmeden önce otomobil kullanırkenki yüzü resmedilmiştir. Hikâyenin devamında ressamın nevrofik nöbetleri bir hayali insan olarak çıkar gelir. Ressam bu kişiye yaptığı resim hakkında detaylı bilgi verir. Onu yaşıyor gibi görür, hisseder. Korkularından korktuğu için evden çıkar, bir çalılıkta durup bekler. Yıldızları seyredip annesini hatırlar. Hatıralarından kurtulmak için çabalar. Uyuyamaz ve kendini tekrar eve giderken bulur. Eve girdiğinde yine korkularının, zihninin ona ürettiklerini görür. Bu noktada ressamın şizofreniye varan tavırları dikkat çeker. Hikâyenin sonunda ressam uyanır ve uyandığı odanın duvarları kendi yaptığı resimlerle doludur. Banyodan su sesi duyar ve sesi takip eder. Yine onunla karşılaşır. Hikâye zihinlerde oluşan birçok soruyla son bulur.
Bir Şey Var Belirmiyor, bir adamın kısa bir anını anlatır. Bu adam odaya girer ve aniden bir aynanın karşısında öylece kendini seyreden bir kadın siluetiyle karşılaşır. Aslında karşılaştığı kendi benliğidir. O anda odaya neden geldiğini unutur. Kadını incelemeye koyulur ancak kadın orada hem var gibidir hem yok gibidir. Hareketsiz, mimiksiz, sessiz, kaskatı sadece aynaya, aynadaki aksine bakan bu kadını uzun süre inceler. Düşünür, anlamaya çalışır. Sonra bir anda kendini aynanın içindeki akis gibi algılar ve oradan bakar odaya. Aynadaki kadın sahici bir kadın gibi etrafa bakar. Odanın içinde bir ayna ve aynada kendi aksine bakan bu kadını görür. Bir adamın odaya girdiğini görür. Odadaki eşyayı görür. Adamın (kendinin) bu kadını izleyişini, etrafında yürüyüp anlamaya çalışmasını görür. Aynanın içinden kendini görür. Ne kadar yabancılaştığını görür. Yürüyüşündeki kibri görür. Sonra adam gözden kaybolur. Aynanın içindeki kadın kafasını aynadan çıkarır ve adamı gözlemlemeye devam eder. Adam aynanın önünde duran kadını baştan ayağa izler. Sonra bakışları kadının gerisine kayar ve artık kadın hakkındaki düşünceleri dağılır. Bundan dolayı aynanın içindeki kadın tekrar aynanın içine döner ve bakışlarını aynada kendi aksine bakan kadının bakışlarına sabitler.
Sessizlik hikâyesinde geçim sıkıntısından yorulmuş bir kadın ve bu kadının evinde yaşanan sefalet ile dayanılmaz soğuk gözler önüne serilir. Hikâye soğuk bir ev atmosferi ile başlar. Ortada kendini bile ısıtmada zorlanan küçük bir mangal, bu mangalın etrafında hasta bir baba, yaşlı bir nine ve elleri soğuktan morarmış bir çocuk vardır. Aile sevgi ve saygısından yoksundur bu anlatılan kişiler çünkü o küçücük mangalın ısısından faydalanmak için evin içinde adeta bir yarış vardır. Baba nineye küfreder, nine küçük çocuğa acımadan vurur sırf mangalı kendilerine çekip ısınabilmek için. Bu kargaşada hikâyeye ‘sessizlik’ hâkim olur. ‘Sessizlik’ aslında ölümü getirecek olan, sinsi bir yılan gibi tasvir edilen soğuktur. Soğuk ise ölümle aynı şeydir. O esnada evin annesi dışarıda, soğukla mücadele ederek eve gelmektedir. Elinde günün kazancını doldurduğu filesi vardır. Anne eve gelir gelmez mutfağa girip yemek hazırlamaya koyulmuştur. Nine, baba ve çocuk odanın içindeki ‘sessizlik’ten çekinerek ve oldukları yerlerde sinip kalmışlardır. ‘Sessizlik’ bir yılan gibi ninenin etrafını sarmış, nine ölmüştür. Çocuk, mutfaktan gelen sesler ve kokuların cazibesine kapılıp ayağa kalkmış, mutfağa doğru koşmaya yeltenmişken ‘sessizlik’ çocuğun kılcal damarlarına bir kırbaç indirmiş ve çocuğu mutfak kapısının önüne düşürmüştür. Annesi çocuğun kanayan başını temizlerken bir anda çocuğu dövmeye başlar, sonra tekrar yarasıyla ilgilenir. Sonra çocuğun baygınlıkları anlatılır. Hikâye kadının dışarıda gördüğü manzaraları düşünmesiyle son bulur. Süslü ve zengin kadınlar ile adamlar, yağan kar, ısınmaya çalışan insanlar, dilenciler, bakımlı elleri olan müşteriler ve ceplerinde iki yumurta saklayan bir çocuk.
Karşı Çıkış bir adamın uyanışını anlatır. Meydanda toplanmış bir kalabalık ve bu kalabalığı sözleriyle etkileyen/uyutan bir lider vardır. Hikâye kişisi önce başkaları tarafından yönlendirilir. Duracağı yer, atacağı nara, ses tonu hep başkaları tarafından belirtilmiştir. Sonrasında ne yapacağı söylenmemiştir. O anda kalakalır ve başkalarını değil sadece kendini dinler. Kalabalığın arasından tekrar yıldırım gibi geçer, kimsenin önceden öğütlemediği bir nara atar. Bundan sonra kahramanın bazı adamlarca linç edildiği tam olarak söylenmese de hissettirilir. Aradan aylar geçer ve lider aynı kalabalığa konuşmaya ve aynı kalabalığı etkilemeye devam eder. Kahraman, bu topluluğun arasına sızmış başka uluslardan insanları fark eder. Kahraman ulusu için hareket eder ve birçok bilgiye ulaşır. Büyük bir alana gelir ve alanın çevresindeki göz alıcı yerlere çıplak kadınlar yerleştirilmiştir. Kadınların göz alıcı yerlerine ise parıldayan altın haçlar asılmıştır. Ortada bin bileğin destek verdiği ve ampullerle bezeli bir direk, direkte de bir ampulbaş vardır. Bu ampulbaş kahramana tükürmektedir. Bu tükürük aslında küfürdür. Kahraman bu küfrü engeller ve alandan yıldırım gibi uzaklaşır. Hikâye çoğu hikâyede olduğu gibi belirsiz bir sonla bitirilir.
Şeyhana, Cahit Zarifoğlu’nun tamamlanamamış bir hikâyesidir ve sonradan Hikâyeler adlı kitaba dâhil edilmiştir. Hikâyede üç ayrı topluluk üzerinden üç ayrı atmosfer yaratılmış ve üç ayrı bakıştan olaylar nakledilmeye çalışılmıştır. Hikâye Fehim Kul ve askerlerinin çöle giriş sahnesiyle başlar. Fehim Kul ve eşi Şeyana’nın geçmişi düşündüğü sahnelerde onların çok ama çok zengin bir kabileye bağlı oldukları anlaşılmaktadır. Şimdi ise yoksul ve bir avuç askerle, amansız bir çölde ilerlemeye çalışmaktadırlar. Hikâyedeki ikinci topluluk çöle bakan bir dağda yaşamaktadır. Bu dağdaki mağaralarda yaşayan gözlemciler çölü ve çöldeki her hareketi izlemektedirler. Merak ettikleri ve öğrenmeye çalıştıkları şey ise Fehim Kul ve yanındakilerin nereye gidecekleridir. Hikâyede yer alan üçüncü topluluk ise vadide yaşayan bir topluluğun lideri olan Bey Aziz ve kabilesidir. Çok geniş ve çok zengin olan bu kabiledeki yaşam ve gelenekler ayrıntılı olarak verilmiştir. Hikâye Bey Aziz’in yanına aldığı askerlerle dörtnala çöle girmesiyle devam eder. O esnada Fehim Kul ve yanındakiler müthiş bir doluya tutulmuşlardır. Dağdaki gözlemciler ise çölde yaşanacakları görme arzusuyla beklemeye devam etmektedirler. Bu sahneler bir anda kesilir ve içinde elektrik direkleri olan normal bir şehirde, kaçmış bir oğul ile onu kulağından sürükleyen bir babanın görüntüsü nakledilir. Hikâye bu şekilde biter.

