Sessiz Ağıt
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

“Essela” sesiyle inler kalbimin sızlak telleri. İnsan ne tuhaf, sela diye dinlediğim ezgi, şimdi paramparça duyguların esiri yapıyor beni. Dinledikçe ürperti doluyor içime. Gözlerim buğulanıyor, içli içli deliyor yüreğimi, içimden eşlik ediyorum.

Durup düşünerek…

Bir bahar sabahıydı, olağan giden yaşantımın olağan dışı haberini bekliyordum. Babamın kara haberini… Yoğun bakımda altmış iki yıllık ömrünün hesabını veriyordu kablolar arasında. Ne büyük hesaptı ya rabbi, yaşayanların hayalini kuramayacağı, ölümün pençesinde olanların ise geri dönüşü olmayan, hayyule giden yolun başlangıcı. Yatıyordu işte, yatsındı yeter ki bir saat daha nefes alsındı, küçücük umut kırıntısı bile avutuyordu beni. Cana zor, kalbe ağır dakikaların azabı içinde bir an önce bitmesini isteyen ruhumun diğer yarısıyla.

Öyle de oldu, bitti. Haberi geldiğinde önce bir sızı doldu içime. Sevinç evet, horlamayın çektiği acılar son bulduğu için, üzüntü evet o da babasız ve yarım kaldığım içindi. Böyle zamanlarda insan üzüntüye yenik düşüyormuş, ne olursa olsun, dünya hayatının geçici olduğunu bilsen de kabullenemiyormuşsun, olmuyormuş, aklın kalbine yenik düşüyormuş, acı galip geliyormuş bedenine ruhuna…

İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra tarifsiz duygular içinde koyulduk yollara. Ne zor anlar yaşıyordum. Dünya dönüyordu, insanlar koşturuyordu, ama ben bende değildim sanki. Kimse benim gibi acı çekmiyor kimse benim gibi bakmıyordu dünyaya. Önümde tabut, içinde giden babamla hayretle izliyordum onları. Yalnız, sessiz, nefessiz… Yüzü yok, sesi yok, nefesi yok, yok yok yok… Ölmek yokluğa gitmekti o an için. İnsanın inanası gelmiyordu işte.

Sessizliğin mabedi, herkesin gideceği sonsuzluk istasyonuna varmıştık sonunda. Ne uzun bir yolculuktu. Bitmiyordu yollar, bitmiyordu anılar… “Hatıralar” diyordu biri kulağıma “ister tatlı ister acı olsun, insana acı verir.” Dostoyevski’ydi konuşan, sitemle bakıyordum hayaline. “Gözümde zindan gibi karanlık, nereye baksam ışık gibi parlıyor.” diyordum ona. “Yaşarken umarsızca tükettiğiniz o anlar şimdi rüzgâr gibi vuruyor yüzüne.” diyordu üzülerek.

Karşımda ise, musalla taşı… Kimler geldi kimler geçti der gibi hoyrat, umarsız bakıyordu bana. Derken gökyüzünde bir ses yankılandı, “Essela” diyordu hoca içli içli, benimle birlikte acı çeker gibi. Etrafımdaki her şey dönmeye başlamış, yüreğim parçalara ayrılmıştı. Bu sela başka selaydı, bu sela zamansız… Niye bu kadar dertli, niye bu kadar uzaktı bana? Neden içimi deliyordu? “Allah” dedikçe oyuyordu yüreğimi sancılar. Acıyordu bir yerlerim, acıtıyordu bir şeyler. İçimde tarifsiz duygular…

Ellerim çaresiz, yüreğim sızlak, ağzımda dualar…

Adını okuyordu hoca, uzak birinden bahseder gibi, bana yabancı gelen. Zorla kulağıma söylüyordu adını, öldü artık gidiyor işte diye aklıma sokuyordu. Beynimde şimşekler çakıyordu, “her ölen insan yaşayanların bir parçasını da beraber öldürmüş olur” diyordu yazarın biri yine kulağıma. Ne doğru söylemiş diyordum kendime, evet götürüyordu şimdi kalbimi kendiyle birlikte toprağın altına. Ne çok kitap okuyordum, olur olmadık yerlerde acıtıyordu cümleler canımı. Hayıflanıyordum kendime.

Şaşkınlıkla bakıyordum etrafıma, bitmiyordu şaşkınlığım işte. Neden kimse şaşırmıyordu benim gibi, neden herkes kabullenmişti ölümü, bir ben miydim içimde kendimle çelişen, bir ben miydim ölümü kabullenmeyen? Oysa en dirayetli görünen ben değil miydim; ölümün her şeyini bilen. Olmuyordu işte, bilmenin kalbi yenemeyeceği anları yaşıyordum şimdi. Bilmek yetmiyordu.

Görevimizi yerine getirmenin acısı, çiçeklerini dikip suyunu koymanın zorluğunu nasıl anlatayım. Ayrılası gelmiyordu insanın bu toprak parçasının yanından. Aklımda kelimeler cümbüşü, düşünceler yığını. İki sela arası hayatımız, geldik gidiyoruz menkıbesi işte. Ölüm, insanı sarsan, insani düşündüren hoyrat bir ayrılıkmış. İdrak etmek, ne büyük bir sınav.

Her “Essela” sesinde, beynim duruyor, dünya duruyor, ben duruyorum. Önce kulaklarımı alıştırmaya çalışıyorum. Yok, alışmıyor, alışamıyor, yine içim dağlanıyor, yine acılara sürükleniyorum. “Allah” dedikçe burnumun direği sızlıyor, gözlerim dalıyor yine hatıralara. Giden ana, baba, kardeş, can… Neyse işte, ölümün soğuk yüzü vuruyor insana. Bilmeden sorgulamadan tükettiğimiz bu nefeslerin bir gün son bulacağını daha iyi anlatarak.

Ve yine okunuyor sela, akıyor gözyaşlarım, kim bilir kimin habercisi. Sonunda “VelhamdülıllahiRabbi’l-Âlemîn” diyor, hayır dua ediyorum, hayyule giden yolda yoldan şaşmayanlardan olmak için…

Ve yine biri söylüyor kulağıma “İnnaLillahi ve İnnaİleyhiRaciun” (Şüphesiz Biz ALLAH'tan Geldik ve Şüphesiz Dönüşümüz O'nadır.)

Deniz Burak Arşivi