Şiirin Sesi Unutmanın Melodisi
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

Unutmanın Melodisi, şair Tunay Özer’in üçüncü şiir kitabı. Çıraklık ve kalfalık dönemlerini şiire hasrettiği yoğun mesaiyle geride bırakan Özer, bu kez de usta işi sayılabilecek şiirlerle selamlıyor okurlarını.

Unutmanın Melodisi; Taş, Kağıt ve Makas olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Her bölümde on iki adetten toplamda otuz altı şiir var kitapta. Tunay Özer, bir büyük kentte, İstanbul’da, yaşayan bir şair. Şairi yaşadığı coğrafyadan, kentten bağımsız düşünemeyiz. Yaşadığı şehir şairi oluştururken, şair de bazen meydanlarda, bazen kenarlardaki tenha köşelerde şiirini demler. Şair, şehir, şiir üçgeninde akışkanlık, geçişkenlik söz konusudur.

TAŞ

Bölüm başlıklarına tekrar dönecek olursak, “Taş, Kağıt, Makas” ibareleri ilk bakışta çocukça duyarlılık gibi görünebilir bazılarına. Fakat şair, oyundan ziyade hayatın sahici yönlerine yöneltiyor kamerasını. Örneğin şehrin meydanında eski bir aşkın anısı olan çınara odaklanıyor kamera birden. Ürkek bir güvercin ve kısık bakışlı ihtiyarlarla fotoğraf tamamlanıyor. Zaman, şehrin meydanına dikmek için usul usul nakışsız bir taş yontmaktadır orada.

Daha sonra Beyoğlu Panoraması’na atıfta bulunur. Yaşlı bir ressamın kaldığı eski bir apartmanın diline dönüşür şiir. Eski eve, yaşlılar arasında ilinti kurularak dünyanın geçiciliği, insanın faniliği üzerine söyleyeceği sözleri bir çırpıda deyiverir. Bu arada güzel şeyler, belki de bütünüyle hayat geride kalmıştır. Bir adım ötesi ise boşluktur. Panorama’da olduğu gibi hayat da tezatlarla doludur. Neticede konuştuğumuz eski bir apartmandır Pera’da…

Şiir ve hayat arasındaki kuvvetli münasebeti vurguluyor “Unutmanın Melodisi” başlığıyla kitaba da adını veren şiir. Bu şiirin ilk dizesi - bir ırmağın kurumuş haliydim ben- özellikle çarpıyor insanı. Bu dize bence insanın bu dünyada varoluş macerasını özetleyen bir ifade. Sadece bu dize bile bir şairin rüştünü ispatlaması için yeterli olabilecekken şair “dokunduğu her şeyi iyileştiren/ bir uyku diledim Tanrı’dan” demeyi de ihmal etmiyor.

Tunay Özer, eşyada insan ruhunu arıyor ve yer yer susarak konuşmayı deniyor. (Karşılaşmalar İçin Prolog). O daha ziyade şahsi duyarlıkların şairi. Ve bir yansıtıcı gibi kalbindeki aşk seslerini evrene yaymaktadır. Nakaratlı Şarkı’da ise ölüm düşüncesi işlenir ilmik ilmik. “ âh ölüm, beyaz bir kelebek gibi geçip gidiyor aramızdan” Fakat burada ölüm korkunç bir gerçeklik olarak değil, portakal bahçesinde koluna çiçek sepeti takan bir kız, munis bir nehir olarak resmedilir. Ve Yol Haritası’nda ölümün bir yok oluş olmadığı fısıldanır sessizlik suretinde. “insan kaybolmaz asla/ sesi kısılır/ içindeki müziğin/ olsa olsa” Şairler yaşadıkları güzel anları şiirle ebedileştirmek isterler. Bu onların unutulmamasının da sigortasıdır aynı zamanda.

Tunay’ın pitoreks öğelerden; görüntü ve seslerden fazlaca yararlandığını daha önceden de belirtmiştik. O bazen bir ressamın penceresinden bakar hayata, bazen de olup biteni “Van Gogh’un kulağıyla dinler. Dünyanın yoran sesine karşı Tanrısal bir fısıldayışı duyumsar. Sonbaharda tümlenen bir resimde bile Hakk’ın fısıldayışının duyulması olasıdır. Yine onda somutla soyut atbaşı gider. Kayıp Melek isimli şiiri bu dengeye güzel bir örnektir. “ insan sakladığıdır biraz da/ unutma bahçesine/ tutup attığı” diyerek somutla soyutu harmanlar.

Kozmos’ta ve diğer bazı şiirlerinde “göl” imgesi yoğun olarak kullanılmış. Göl, şair için bir bakıma yalnızlığın aynasıdır. Orada kalbini/ kendini görmektedir. Ayna demişken aynanın da çok kullandığı bir imge olduğu söylenebilir. Ve onun şiiri çok nadiren düz yazıya yaklaşır. “kalbini serbest bırak / diyorsun ya yazdığın şeylerde”

Bazen de eşyanın, varlıkların dahi bir mektuba dönüşebileceğini ima eder. Kitapta aforizmaya yaklaşan biraz da zayıf sayılabilecek birkaç dize gözüme çarptı sadece. Onun şiirinde betimlemeler ve imgeler fazla yer tutar. Bu yoğunluk zaman zaman akışkanlığı azaltabilir, kanaatindeyim.

KÂĞIT

Kağıt’ta geçmişe özlem görülür. Çocukluğun nahiv dünyasına bir kapı açar şair. Çocukluğun elinden tutarak bir ilkyaz bahçesine iner.

Tunay’ın zamanla alıp veremediği şey ne olsa gerek? Onun da diğer yetkin şairler gibi zaman diye bir meselesi var. “ buzlanmış bir ırmaktır zaman/ kapatmış bazı şeylerin üstünü” dizeleri bu ilgiyi gün yüzüne çıkarır.

O, kendi hayatından yola çıkarak şiirini oluşturuyor. Ömrümün Bereketi bu yaşanmışlıklara misal olabilir. Burada baba ile oğul arasındaki ilişkiler sorgulanır. Babalar evlatlarına karşı mesafeli ve soğuk olabilir bazen. Çocuklar da dilinin ucuna gelen gerçekleri söyleyemezler. Baba ile oğul arasındaki ilişkileri tamir görevi de anneye düşer.

Tunay’ın kamerası parçalı aynalardan tenhalara dek çeşitli güzergâhlara yönelir. Ve kalbin değişim kartı olmadığı da vurgulanır. Kuş Bakışı’nda taşradan varoşlara ağan bir sıkıntıdan dem vurulur. Gurbetin Yerlisi’nde insanın bu dünyada gurbette oluşuna gönderme yapılır. Ona göre hayat insanın elindeki açık adresle, olmayan bir sokağı aramasından başka bir şey değildir.

Onun şiir evreni kendi yaşamından başkalarının hayatına uzanan çizgide kurulur. Çalıştığı plazanın penceresi de şiire dahildir, kentsoylu bir hayatın çeşitli açmazları da… Ama asıl güzellik, geçmişteki sade ve sıradan evlerdedir.

İki Ev Bir Bahçe’de farklılıklar içinde birlikte ve güzel yaşamanın mümkün oluşu dile getirilir. Her ne kadar farklı iki ev varsa da bahçemiz birdir, birlikte yaşamak isteyen için. Kılıç Balığı şiiri Ercan Ata’ya ithaf edilmiş. Bu şiirde, dev plazalardaki ofislerde yaşayan insanların açmazları işleniyor. Plaza insanlarının durumları akvaryumdaki balıkların çaresizliğine benzetilir. Balıklar cam duvarları aşıp denize açılma özgürlüğüne sahip olamazlar asla.

Onun şiirlerinde hayatın içindeki sıradan güzellikler doğallıkla anlatılır. Mütevazı bir hayatın imgeleri siner dizelere. Görünüşte iddiasız ama gerçekte derinlikli şiirlerdir bunlar. Şairin rahat bir söyleyişi olduğu görülür. Örneğin İlk Sabah şiirinde bir kafe anlatılır. Işıldak şiirinden yola çıkarak günümüz insanının ışığını, yıldızını, pusulasını kaybetmiş olduğu gerçeği dile getirilir.

MAKAS

Kitabın üçüncü bölümü Makas alt başlığını taşıyor. Makas bir tiyatro sahnesine açılır. Bu sahne alegoriktir aslında. Sahne dünya, oyuncular ise insanlardır. Fakat oyunun içinde oyun olması her zaman mukadderdir. Eğer hayat olması gerektiği gibi kavranıp yaşanmazsa aşırı hız, gizli buzlanma, dalgınlık gibi nedenlerle bazı kazaların gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Şairin görevi insanları, insanlığı kazalara karşı uyarmaktır. “Yeşil Ayna Kumpanyası” da bu neviden gizli bir uyarı mektubudur sanki.

Tunay Özer’in bu kitabında toplumsal boyut daha da artmıştır. “gömleğimin üstünde tüten/ yakın tarihtir acılar”. Yine hayata dair küçük duyarlıkları şiire yedirmeyi başarmıştır. “ buğulu bir gülümseme gibi/ açılıyor pervazdaki çiçek” Baharın Dönüşü’nde de geleceğe dair umudunu işlemiştir.

Crossroads, insanın Tanrı’yı arayışı ve onunla irtibat kurma dileğini dile getirir. Bir insanın kendini Tanrı’nın aynasında nasıl gördüğüne ve hayata hangi açıdan baktığına dair epistomolojik bir sorgulamadır adeta. Şiirin sonunda “unutuşumda, isyanımda/ hatırlayışımda ve / mahcubiyetimde hep sen vardın” diyerek rabbinden uzak olmadığını vurgular. Mevsim Normalleri hayatta bazı şeylerin yolunda gitmemesini, kırılmaya uğramasını anlatır. Şiir yaşamda rastlanan olumsuzluklar üzerine örülmüştür. Endişe ağacı mevsim normallerinin dışında büyür ancak. Eşyaların, bazen de bir aynanın konuştuğu da vakidir (Aynaların da Kalbi Kırılır). Toparlayıcı, koruyucu, besleyici fonksiyonlara haiz evin dağılışı bir aynanın dilinden ve onun şahitliğinde anlatılır. Ayna, kırılgan ve sessizdir; başkalarının bağıra bağıra söyledikleri türküyü o hep içinden söylemektedir. Yaşlılık ve yalnızlık üzerine bir senfonidir bu şiir âdeta.

Ezeli Hoşnutsuzluğum şiirinde yine Tanrıyla konuşma isteği dile getirilir. Tanrı, sessizliğiyle tüm dünyayı doldurmuştur ancak insan onun bazı işaretlerini nasıl okuyacağını bilememektedir. Şu dizeler onun bakış açısını özetler. “sırtımda bir çarmıh gibi taşıdım/ yaralı bir yara saydım onu da” Düş Kırıkları Panosunda ise o kendine (şaire) seslenmektedir. Şair boşuna beklemektedir, aradığı şeyi hiçbir zaman bulamayacaktır. Ömrü o kırık melodiye kelimeler aramakla geçecektir. Fakat her şey de boşa gitmiş sayılmaz. Bazı âşıklar ölürken bile dünyayı güzelleştirirler. Hikâyedeki Boşluk son söz niteliğindedir. Şair; her şeyi -uzayı, havayı, titreşimleri, insanları- hissetmekte fakat yeterince iyi anlatamadığını düşünmektedir. Şair, görmek ve göstermek için her yolu denemiş olmasına rağmen kalpleri bir türlü fethedememektedir.

Bunların ötesinde; kelimeler ve dizeler arasında ahenk, uyum yakalanmıştır. Ses ve müzikalite de çok iyidir. Dizeleri birkaç kelimeden oluşan şiirleri diğerlerine nazaran daha başarılı Özer’in. Tabiatla ilgili denemelerinde ise yer yer haiku tadına varılıyor.

Özetle Tunay Özer kaliteli, derinlikli şiirlere yer vermiş son kitabında. Baştan sona kadar de kalite ve nefaset korunuyor, bir düşüş yaşanmıyor. Süse abartıya kaçmadan belli bir lirizme de sahip doğal ve içten, nahif şiirlerle örmüş kozasını. İmgeleri ve edebi sanatları yerinde ve dozajında kullanmış. Kendi hayatından yola çıkarak kendisinin, yaşadığı şehrin, içinde bulunduğu toplumun şiirini yakalamaya çalışmış. Yaşadığı önemli anlar bir şekilde şiire girmiş. Modern kent yaşantısı da şiirine sinmiş. Günümüz sıradan insanın hayatına göndermelerde bulunmuş. Yaşanan ana ve çağa tanıklıklar söz konusu. Gerçek sanatın kendini aşmak gerektiği düşüncesinden hareketle gayretini ortaya koymuş, adı Unutmanın Melodisi olmuş.

Ercan Ata Arşivi