Ah Ulan Cengiz!..
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

Yorgunluktan gözlerimin kapandığı bir gece -hatta saat vereyim, on ikiye suları- telefonum çalıyor. Hayırdır deyip bakıyorum ama arayan numara kayıtlı değil. Herhalde yanlıştır deyip yine de açıyorum. Telefonun ucundaki ses Cengiz'e ait. Şaşırdım desem yalan olur. "Bu saatte aradığına göre, önemli bir şey vardır!" diyorum. Hoşbeşten sonra, İstanbul'a geldiğini, Avcılar'da kardeşiyle kaldığını, beni görmek istediğini söyleyince müsait bir zamanda görüşebileceğimizi belirtmeme rağmen “Hayır, bu gece sana geleyim.” diye tutturuyor. “Ya Cengiz, kafayı mı yedin? Gece yarısı olmuş. Bu saatte otobüs bulamazsın. Taksiye binsen, taksimetre dünyanın parasını yazar. Sen iyisi şimdi yat, yarın gelirsin!” desem de Cengiz kafaya koymuş bir kere. Neyse zor da olsa ikna ediyorum.

Gördüğünüz gibi, bu Cengiz garip bir adam. Aslında her şeyiyle değişik. Biraz tanısanız kesinlikle bana hak vereceksiniz. Anlatayım o zaman. On yedi yıl önce Malatya'da bir İngilizce kursuna yazıldım. Atanamayan bir öğretmen adayı olarak, sertifika alıp ücretli öğretmenlik yapmaktı amacım. Kurs sayesinde çok arkadaşım oldu ama Cengiz gibisini görmedim. İlginç, oldukça saf, ama iyi niyetli biri. Her şeye rağmen yüzünde gülümsemesi hiç eksik olmayanlardan hatta biraz sempatik biri olduğu için sevilen bir tip. Ama kader yüzüne pek gülmemiş. İşletme okuduğunu, iyi olan İngilizcesini daha da geliştirmek için geldiğini söylüyordu. İngilizcesi gerçekten iyiydi. En azından benimkinden çok çok iyiydi. Üç aylık kurs bittikten sonra da bağımız hiç kopmadı onunla. Arada bir görüşüyorduk. Ben İstanbul'a gelmiş, varoş diyebileceğimiz bir semtte öğretmenlik yapmaya başlamıştım. O ise memlekette kalmıştı.

Ne diyordum. Aradığı gecenin ertesi günü geliyor Cengiz. Hayatın acımasızlığından bahsettikten sonra iş aradığını söylüyor. Çalıştığım okulda İngilizce öğretmeni açığı olduğunu, idareyle görüşebileceğimi söylüyorum. Kalbi temizmiş ki birkaç gün içinde İngilizce derslerine girmeye başlıyor. Ben de o aralar bir sempozyum için bir bildiri hazırlıyorum. Sunmayı düşündüğüm bildiriyle ilgili önemli bir yazı buldum ama maalesef İngilizce. Sorun değil diyorum, "Nasıl olsa Cengiz var. Metni çevirir bana herhalde." Dediğim gibi, beni kırmayıp yazıyı alıyor. "Sen merak etme, bu iş bende!" diyor. Kendisine o zaman bir de Redhouse sözlük veriyorum ki tercüme ederken zorlanmasın. Aynı okulda olmamıza rağmen pek görüşemiyoruz. Hatta karşılaşamıyoruz da. O sabahçı, ben öğlenciyim çünkü. Bir gün çocuklardan Cengiz'in okuldan gittiğini öğreniyorum. Yeni bir öğretmen atanınca yol veriyorlar talihsiz arkadaşıma.

Aslında iyi çocuktur Cengiz. Ama sevmediğim bir özelliği var. Sağı solu belli olmuyor. Sürprizi fazlasıyla bol desek yalan olmaz. Madem gidiyorsun be kardeşim, insan bir haber vermez mi? Bir gün okuldayken postacı gelip bana bir çuval uzatıyor. Hani eskiden bez un çuvalları olurdu ya, hah işte ondan. Allah Allah diyorum, bana kim böyle bir şey yollayabilir ki? Çuvalı açınca bir de ne göreyim: Bir sözlük, bir CD ve de kısa bir mektup. Tahmin edeceğiniz gibi Cengiz'den. Haber vermeden gittiği için üzgün olduğunu, makalenin iki sayfasını çevirdiğini, kalanını ise gönderdiği CD ile çevirebileceğimi yazmış. CD'yi takıyorum bilgisayara ama maalesef “r, s” gibi harfleri kullanamıyorum. Deneme sürümü olduğu için program tam çeviri yapmıyor anlayacağınız. Ah ulan Cengiz, bana bu yapılır mı?

Kendisine halâ kızgın olduğum için aramıyorum. Onun da arayacak yüzü yok. Yıllar sonra -galiba gidişinin üzerinden iki üç sene geçmişti ki- telefon ediyor yine. Memlekette iş bulamadığını, İstanbul'a gelmek niyetinde olduğunu söylüyor. Öyle saf bir çocuk ki, kim ne dese inanır. Ailesi güvenemiyor bu yüzden, başına bir iş gelir diye korkuyor. Hatta ablası Cengiz'e sahip çıkmamı rica ediyor benden. Elimden geleni yapacağım diyorum. Cengiz'in benden birkaç yaş büyük olduğunu anti parantez belirteyim.

Neyse Cengiz Efendi geliyor birkaç gün sonra. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyorum. Ablasına söz verdim çünkü. İlk gün akşama doğru, bilgisayarı açmış, yarınki toplantı için hazırlık yapıyorum. Cengiz, “Ben acıktım, patates kızartsam yer misin?” diye soruyor. Yerim tabii ki, diyorum. Biri bir şeyler hazırlasa yok mu derim? Yirmi dakika sonra patatesleri getiriyor salona. İlk patatesi yediğimde öyle garip bir tat alıyorum ki, hiç sormayın. Çok güzeldi demek isterdim. Maalesef tadı berbat. “Cengiz bunu nasıl becerdin?” dediğimde, her zamanki gibi tavaya patatesi atıp kızarttığını anlatıyor. O an şimşek çakıyor kafamda. Dün o tavada balık kızartmıştım hâlbuki. Cengiz yağı dökmeyip balığın üzerine bir de patates kızartmasın mı! Ah ulan Cengiz, sana ne diyeyim şimdi!

Söylemeyi unuttum, Cengiz o sıralar bir kıza abayı fena yakmış. Sürekli telefonda konuşup duruyor. Gel gör ki, arkadaşım işsiz ve de bir işte dikiş tutturamadığı için kızı vermiyorlar. Hem bu devirde öyle kolay mı evlenmek! Biraz da bunun için gelmiş İstanbul'a diyebiliriz. Para biriktirip kızı istemeye gidecek yani. Artık hayatında yeni bir sayfa açmak istediğini de söylüyor. Ne yapsın, umut fakirin ekmeği işte. O akşam bilgisayarı tam kapatacakken atılıyor birden. “Kapama. Benim de bir işim var.” deyince “Hay hay!” diyorum. On dakika sonra ne göreyim. Cengiz Efendi balayı yapılabilecek en güzel otellere bakıyor. Ulan Cengiz, iş buldun, kızı istedin, verdiler, düğünü yaptın da bir balayın eksik. Öyle mi? Aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış zaten.

Cengiz'in bambaşka bir dünyası var. Mesela onda zaman mefhumu diye bir kavram yok. Saat on iki demeyip kafasına estiği yere giden birinin gecenin herhangi bir saatinde üstelik hiç tanımadığı insanları aramasına şaşırmamak lazım. İşte arkadaşım da aynen öyle bir kişilik. İstanbul'da apart evlerin olduğunu, ev arkadaşı aradığını söyledikten bir dakika sonra ilan verenlerin numarasını çevirmesin mi? Hem de gecenin on birinde. Ulan Cengiz, milleti bu saatte niye rahatsız ediyorsun, belki uyuyorlardır desem de dinlemiyor beni.

Cengiz kafasına uygun bir ev bulamadığı için bende kalıyor, gündüzleri ise iş aramaya çıkıyor. Bir akşam baktım, Cengiz yok. Gece yarısını geçmesine rağmen ses seda yok hayırsızdan. Ben de inat ettim, arayıp nerdesin diye sormuyorum. Bakalım arayacak mı? Böyle sorumsuzluk olmaz. İnsan gidince haber vermez mi, memlekete döndüysen elveda demez mi? Habersiz gitmelere iyi alıştı bu adam. İşin kötü yanı, bir kot pantolonumla bir spor ayakkabım da kayıp. Bir yere kaçacakları yok ya. Anlaşıldı, Cengiz onları da götürmüş. İnsan götürürken izin almaz mı? Böyle şeyler Cengiz'de ne gezer! İki hafta sonra, ansızın çıkıp geliyor bizimki. Ama pantolon ve ayakkabı tanınmaz halde. Çünkü Cengiz Efendi Zeytinburnu'nda bir iş bulmuş, hem de orada kalmış. İş dediğim duvar boyamak falan. Benim dışarıda giydiğim pantolonu boya yaparken kullanmış. Canın sağ olsun Cengiz. Ne diyeyim, sadece garip geldi işte. Daha önce böyle bir şey başıma gelmedi de.

Şu Cengiz tuhaf çocuk dedik. Bir hafta sonu gezmeye çıktık. Otobüsteyken telefonu çalıyor. Karşı taraf nerdesin diye soruyor. Cengiz Ankara'dayım diyor. Telefonu kapatınca niye öyle dedin diyorum. "Bunlarla iş yapmıştım. Peşimi bıraksın diye öyle konuştum.” cevabına gel de bir şey deme. Zaten ne desek boş. Kimseyi dinlediği yok. Ha bir de, Cengiz'le Facebook'tan arkadaş olduğumu çok zaman sonra fark ediyorum. Hergele sanal alemde gerçek ismini kullanmak yerine takma ismiyle cirit attığı için ilk zamanlar anlamıyorum haliyle. Ama profil fotoğrafı gerçek nedense. O da gözümden kaçmış.

Cengiz'in garip hallerini anlat anlat bitmez. Şimdi ne mi yapıyor? Birkaç yıl başka işlerde çalıştıktan sonra memlekete döndü. Ama ne yaptı ne etti sonunda o kızla evlendi. Hatta iki de çocukları oldu. Her ne kadar beni hiç aramasa da bol bol Facebook'ta paylaşımlarda bulunuyor. Arada bir fotoğraflarımı RT ediyor. İnşallah bir ömür boyu mutlu olursun arkadaşım.

Kemal Kurak Arşivi