Cahit Zarifoğlu’nun “Kentin Ortasında Bir An” Hikayesi Üzerine Bir İnceleme
TEMMUZ Sayı: 14 - Eylül 2017

Modern Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Cahit Zarifoğlu, şairliği ile olduğu kadar hikâyeciliğiyle de önemli bir yere sahiptir. “Sanatçı şiirleriyle yazı hayatına başladığında öyküleriyle de görünür. Diğer türler zamanla gelişir. Şiir ve öykü yazı serüveninin temelini oluşturur.”1 Yazmış olduğu bütün hikâyeler, ‘Hikâyeler’2 adı altında Beyan Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Toplam on bir hikâyesi bulunan Cahit Zarifoğlu, bu hikâyelerde hem konu hem de teknik olarak yeniliği hedeflemiş, şiirinde olduğu gibi anlam yoğunluğunu yakalamıştır.

‘Kentin Ortasında Bir An’, isminin de çağrıştırdığı gibi şehrin hengamesinde yaşanan bazı kesitlerin anlatıldığı bir hikâyedir. Noktalarla birbirinden ayrılmış iki bölümden oluşur. Hikâyenin bütününü şehir karmaşası, düzensizlik, toplumsal adaletsizlik, sosyal deformasyon teşkil eder. Sembollerle de insanlık, insanlığın körelmesi, dini ve vicdani duyguların aşınması gibi konular ele alınmıştır.

Hikâye, bir at arabası sürücüsünün kendi kendine söylenmesiyle başlar. Bir müşterisi vardır arabada ve bu müşteri hızlı gitmesini söylemektedir. Arabacı hızlı gidemez çünkü atlarını sevmektedir. Atların o anki durumunu öyle canlı tasvir eder ki okuyucunun gözleri önünde belirir o nefes nefese kalmış atlar. “Şu soldakine bak, sana hizmet etmenin gururu içinde, tepinerek, burnundan pis havayı gürültüyle atarak, bedeninde kamçıların fazlasıyla kıpırdattığı enerjiyi sakinleştirmeye çalışıyor, -dönüp arkandan da bakıyor, başını sert arkaya attıkça, olsijen için nasıl ciğerlerini zorluyor, zayıf ve sarı, kılları terli, öbek öbek birbirine yapışmış, uçları sivri. -Sağdaki şu boz hayvancık, durumu çoktan anlamış gibidir, kamçı acıtır onu, biliyorum ama aldırmaz, hızını artırır ama mesafesini zorlamaz. Kamçıyla ayakları arasında doğrudan doğruya bir ilgi kurmuştur, sırtında başlayan kamçı uyarımı doğrudan bacaklarına gider” (s. 61) Anlatım, keskin ve dikkat çekicidir.

Zalim müşteri olarak ifade ettiği bu insan dönemin zenginlerindendir. Hiçbir şeyi umursamayan, kendinden ve kendiyle eş insanlardan başkasını düşünmeyen bir zihniyetin hikâyedeki temsilcisidir. Bu müşteri tiyatroya gitmektedir ve arabacıya hızlı gitmesini söylemektedir. Arabacı, tek geçim kaynağı atları olduğu için hızlı gidemez, fakat bunu müşterisine söylemez; kendi kendine söylenir durur yol boyunca. Müşteri pek konuşmaz. Hatta arabacıya hiçbir şey demeden inip gider. “İndin gittin ama söylüyorum yine, bu atları daha fazla koşturamam, zalim müşteri, bekle mi diyorsun bana, ya da git mi dedin, paramı da vermedin” (s. 61) Arabacı ne yapacağını şaşırmıştır. Parasını alamadığı gibi bekleyip beklememek konusunda da kararsızdır. Burada müşterinin bir şey demeden inmesi, kendinden aşağı gördüğü insanları önemsememesinden kaynaklıdır. Müşteri ile arabacı arasındaki farka ince bir eleştiri getirilir.

Hikâye bu noktada ikinci bölüme geçer. Geçişin keskin bir şekilde hissedilmesi için çoklu noktalar kullanılmıştır. Cahit Zarifoğlu, hikâyesini, kurgu olarak desteklediği gibi biçimsel olarak da desteklemiştir.

Herhangi bir arabacının hemen her gün yaşadığı bir manzarayla başlayan hikâye, yine herhangi bir arabacının vurulmasının anlatımıyla devam eder. At arabası sürücüsünün vurulması şiirsel bir dille anlatılmıştır. Cahit Zarifoğlu’nun hemen her hikâyesinde şiirsel bir anlatım vardır. Zarifoğlu “bir anlamda öykü yazarken de sanki bir başka şiir yazar. Bazan bu, belirginlik kazanır.”3 İşte bu belirginlik at arabası sürücüsünün vurulmasında kendini gösterir. “Geçenlerde vurdular tam gözlerimin önünde, bir at arabası sürücüsünü, bir insandan çıksa çıksa, ancak bu kadar kan çıkar.” (s. 62) Cümlelerini okurken adeta bir şiirin dizeleri hissedilir.

Şiirselliğin yanında sosyal bir eleştiri de vardır çünkü arabacı vurulmuştur, kanlar içinde yatmaktadır fakat çevreden kimse müdehale etmemektedir. Meraklı bir kalabalık vardır ve bu kalabalığın çoğu sadece izlemekle yetinen hamallardır. Kimin vurduğu bilinmese de vurulan kişiye en yakın altı kişi kaçmıştır. Öyle bir toplumsal yapıyı ele almıştır ki Zarifoğlu, kimsenin kimseye güveni kalmamıştır.

İnsanın insanı, insanın insanlığı, insanın kendisini unutuşu gözler önüne serilir yerde kanlar içinde yatan ve can çekişen arabacıyla. Polis çağırılır. Hikâyede, polislerin olaya umursamaz yaklaşmalarına dikkat çekilir. Bir polisin şu konuşması toplumsal olarak çöküşün izlerini taşır; ; “diyor polis ‘hep vuruluyor ve yatıyorsunuz parke taşlar üstünde böyle kanaya kanaya ve geberiyorsunuz, ve kolay ondan sonrası sizler için, ve Tanrı kovsun sizleri’ polis çıkarıyor tabancasını, yanımdaki adam yapma demek istiyor der gibi bakarak bana, polis öyle üç kurşun sıkıyor yerde can çekişene yanımdaki diyor ki ‘üç kan deliği daha var şimdi onda’.” (s. 63) Toplumsal düzensizlik polisler üzerinden verilmiştir.

Polis kurşunlarına rağmen arabacı hala can çekişmektedir. Hikâyede yer alan ve kanlar içinde can çekişen bu arabacı aslında insanların vicdanıdır, insanlığıdır, insani yönüdür. İnsanlık yerde kanlar içinde yatmaktadır fakat kimse müdahale edecek gücü bulamaz. Çağımızın en büyük hastalığı bu hikâyede çarpıcı bir şekilde dile geitirlmiştir. İnsan insanlığını kaybetmektedir. Arabacının can çekişmesini izleyenlerden bir tanesinin “yemek anlamsız şimdi, uyumak ve yorgunluk ve politika, ve sevgi, sanat, yolculuk ve sevgili, -‘biz var mıyız’ bir ses kimin belli olmadan ‘hayır ve elbette’ yanımdaki isteksiz cevaplıyor onu” (s. 63) Sözleri her şeyin özeti gibidir. Eğer insanlar, insani yönlerini kaybederse her şey anlamsız kalacaktır.

Sürücü can çekişmeye devam ederken kırmızı astarlı, melon şapkalı biri gelir. Polislere sürekli aynı şeyi tekrarlamaktadır ‘sakının benden’. O esnada yerde yatan adamın öldüğü anlaşılır. Artık vücudundaki deliklerden kan akmamaktadır. Kırmızı astarlı adam yerde yatanın öldüğünü söyler fakat polisler bunu asla kabul etmez. Polisler ile kırmızı astarlı adam arasında bir süre hep aynı tartışma geçer; öldü-ölmedi tartışması. “dönüyor herkese ‘ona öldü diyeni öldürürüm’ fakat kırımızı astarlı diyor polise: O ölmüştür” (s. 64) Hikâyenin sonunda polis yerde yatanın öldüğünü kabullenemez bir şekilde cinnet geçirir ve namluyu yerde yatana çevirip bütün kurşunları ölüye sıkar.

Hikâyenin sonunda insanlık, insanların iyilik yanı, vicdanı, insanların insani yönü ölmüştür. Kırmızı astarlı adam gerçeği söyler inatla. Polisler, yani insanlığı umursamayan, insanlığın sürekli can çekişmesini isteyen taraf ısrarla insanlığın ölmediğini iddia etse de insanlık ölmüştür.

Cahit Zarifoğlu’nun hikâyeleri “şiiri gibi imge yüklüdür. Bu bakımdan Zarifoğlu öyküsü de şiiri gibi güç anlaşılır. Okundukça intibak edilen ve sevilen bir tarzı vardır.”4 Bundan dolayıdır ki her hikâye okundukça derinlik kazanır ve her okunuşta farklı yorumlanır.


1- Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Cahit Zarifoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 75.

2- Çalışmada bu baskıdan yararlanılmıştır: Cahit Zarifoğlu, Hikâyeler, Beyan Yayınları, İstanbul 2015.

3- Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Cahit Zarifoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 62.

4- Ali Haydar Haksal, Zarif Şair Cahit Zarifoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 2016, s. 76.

Mustafa Bostan Arşivi
14 Sayı: 14 - Eylül 2017 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler