Son Dönem Edebiyat Dergilerinin İsimlerine Panoramik Bir Bakış
TEMMUZ Sayı: 24 - Temmuz 2018

Dönemin siyasi durumu ile teknolojik gelişmelerden geç yararlanmaya başlamamız, bizde dergicilik faaliyetlerinin de geç yayılmasına sebep olmuştur. 1800’lü yılların sonlarına doğru yavaş yavaş çıkarılmaya başlayan dergiler genellikle fen dergileridir. İlk Türkçe dergi olarak 1862’de Münif Paşa’nın çıkardığı “Mecmua-i Fünun” kabul edilir. Özellikle 1869’da yayın hayatına başlayan “Diyojen” ile birlikte dergilerimiz mizahi yöne doğru kaymıştır.

Edebiyatımızın tarihi seyrine bakıldığında Tanzimat dönemi gazeteciliğin ön planda olduğu bir dönemdir. Gazete ve akabinde dergiler okur ile edebiyat dünyası arasında yer alan sağlam bir köprü olmuştur. Servet-i Fünun dönemi ise yaşanan sansürlere rağmen mecmualar devri olarak ifade edilen, dergiciliğin edebiyat bağlamında büyük hamleleri olan bir dönemdir. “Malumat” ve “Servet-i Fünun” dergileri dönemin dikkat çekici yayınlarındandır. Bu dönemden itibaren kahvehanelerde bir masa etrafında bir araya gelen topluluklar artık bir dergi etrafında toplanıp edebiyata yön vermeye başlamıştır. Milli Edebiyat dönemi ise özellikle “Yeni Lisan” hareketiyle birlikte dergicilik yönünden yetkin yayınların yapıldığı bir dönem olmuştur. “Genç Kalemler” ile başlayan dergi furyası “Yeni Mecmua”, “Türk Yurdu”, “Dergâh” ve “Şair” gibi dergilerle devam etmiştir.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında edebiyat dergileri kültür ve sanat faaliyetlerinin en canlı olduğu mecralardır. Dönemin en dikkat çeken dergileri arasında “Resimli Ay”, “Hayat Mecmuası”, “Ağaç”, “Çınaraltı”, “Meşale” gibi dergiler yer alır. 1950-1960 arası, edebiyat dergilerinin yoğunlukta olduğu yıllardır. Yaşar Nabi Nayır yönetiminde çıkan “Varlık”, Hüsamettin Bozok yönetimindeki “Yeditepe”, İkinci Yeni şairleri bir araya getiren “Papirüs” ve “Pazar Postası”, Necip Fazıl Kısakürek yönetimindeki “Büyük Doğu”,“Mavi”, “Hisar”, “Ufuklar” gibi dergiler o yılların en önemli dergileri arasındadır. Bu yıllarda tek bir edebi tür üzerinden yayın yapan dergiler de bulunmaktadır. Bunlardan “Seçilmiş Hikâyeler” hikâye türünde, “Şairler Yaprağı” da şiir türünde yayım yapmışlardır. 1960-1970 arasında Sezai Karakoç’un çıkardığı “Diriliş”, “Türk Kültürü”, “Devinim 60”, sadece şiir üzerine olan “Yordam”, “Şiir Sanatı” gibi dergileri hatırlamak mümkündür. 1970-1980 yılları arasında Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören gibi isimlerin bir arada olduğu “Mavera”, “Yansıma”, “Milliyet Sanat”, “Yeni Adımlar”, “Türk Edebiyatı” gibi dergiler belirgindir. 1980 ve sonrasındaki dönemde edebiyat dergilerimiz daha çok belirli alan ve türler üzerinde çıkmıştır. Öykü alanında “Notos Öykü”, “Kül Öykü”, “Hece Öykü”, “Öykü Teknesi”, “Üçüncü Öyküler”, “Yaba Öykü”, “Adam Öykü”, “Fayton Öykü”, “Eşik Cini” gibi dergiler dikkat çekenler arasındadır. Şiir alanında ise özellikle “Heves”, “Yasak Meyve” ve “Üçüncü Yeni” isminden çokça bahsedilen dergilerdendir. 1990’lar dergiler açısından durgun yıllardır. 1990’larda yayımlanan edebiyat dergisi sayısı yüzün üzerinde iken 1995’e gelindiğinde bu sayı kırklara, 2000 başlarında ise otuzlara kadar düşmüştür.1

Teknolojik gelişmelerin sosyal hayata daha çabuk yansıması ve özellikle internetin yaygınlaşması ile birlikte dergicilik faaliyetleri de yeni bir çehre kazanırken 2000’lerden sonra edebiyat dergilerinde müthiş bir artış yaşanmıştır. Dergi çeşitliliği günden güne artmakta bu artış da tüketen bir okur kavramını ortaya çıkarmaktadır. Edebiyat dergilerinin bu denli çok olması saf edebiyat dergiciliğini de azaltmış, dergiler içerik olarak farklı sanat dallarına da yönelmiştir.

İkinci sayıyı göremeden unutulan dergiler, ekonomik kaygılar önceliğinde çıkan dergiler, edebiyatsız edebiyat yapan dergiler, aşılmaz duvarları ve kemikleşmiş kadroları bulunan dergiler, fildişi kulelerde, lir eşliğinde çıkarılan dergiler, sayfalarını ideolojiye kurban vermiş dergiler arasında umut ve ısrarla yayın hayatına devam eden edebiyat dergileri de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları mahalli olup ulusal bir kimlik kazanma yolunda ilerlemekte, bazıları ise ulusal bir kimlikle kendini her daim daha iyiye ulaştırma yolunda gitmektedir. Edebiyat tarihine bakıldığında bir edebiyat dergisi yayın hayatı bitse bile iki şekilde varlığını devam ettirebilmektedir. Birincisi ismi, ikincisi ise yetiştirdiği edipler.

Biz bu çalışmada son dönemde dikkat çeken, emin adımlarla ilerleyen edebiyat dergilerinin isimlerini mercek altına aldık. İlk merak edilen şüphesiz dergilerin isimlerinin ne anlama geldiğidir. Bunun yanında isimlerinin veriliş hikâyeleri, isimleriyle olan bağlantıları da merak edilenler arasındadır. Meraklı bir okur olarak edebiyat dergilerine sordum: İsminizin anlamı nedir, neden bu isim, var mı bir veriliş hikâyesi? Verilen cevapları aynen alıntılıyorum.

Butimar Derginin ismi Fars mitolojisinde yer alan bir kuştan gelmekte. Gam kuşu anlamına gelen Butimar, denize aşkla bağlı bir kuştur. Öyle bir aşkla bağladır ki denizin suyundan içerse denizin kuruyacağını suyun tükeneceğini düşünür. Bundan dolayı susuzluktan ölür. Butimar kuşunun hikâyesini kendi hayatımla özdeşleştirdiğim hatta bu hikâyeyi içselleştirdiğim için dergiye isim olarak seçtik. Bu ismi seçmemiz aslında dergi fuarında bir başka dergi standında görevli bir arkadaş vesilesiyle oldu. Bir an dergiye isim aradığımızdan bahsederken bu ismi önerdi. Hikâyesinden bahsetti. Anlatılan hikâye çok dokunaklıydı. Bu şekilde derginin ismi belirlenmiş oldu.

Cinas Garip bir rayiha Cinas. Ancak ne sıra dışı bir gariplik bu, ne de açlığın tezahürü. Sanat üretmek demektir. Salt bir üretim değil; bir rençperin, ektiği ekin boy verince yanına gidip başağın boynunu büküşüne bakıp bir tefekkür haliyle bin bir merhale kat etmesidir sanat, Allah’ın nasip ettiği ve izin verdiği ölçütte elbette. Zira biz, yani insan, yani nefsi inkâ edilemeyen mahlûk; güzele müpteladır, meftun değil. Meftun fitneden gelir çünkü ateşten. Velhasıl Cinas; ifrattan beridir tefritten ötededir. Yorgun değildir çünkü her an vicdanıyla sohbettedir. Umutludur çünkü her harf deresi bir denize ve o denizde bir okyanusa açılan cesur yelkenini açmıştır. Cinas dedikse o bir nesne değil ve bir topluluk da değildir. Cinas halis mensuplarıyla samimi bir dergidir.

Cité de Péra İstiklal Caddesi’ndeki çiçek pasajının bulunduğu binanın ismi. İçerisindeki çiçek pasajına atıfta bulunmak istedik. Her şairin bir çiçekçi olduğuna ve bu pasajda da o çiçekleri sergilediğine inanıyoruz. Zamanında çiçek pasajı dönemin şairlerini de konuk etmiş. Çoğu şair bu pasajda dostlarıyla birlikte edebiyat sohbetleri yapmıştır. Biz de bu ismi kullanmak istedik.

Hangâh “Dünya bir han, konan göçer.” Hangâh; Allah rızası için misafir kabul edilen yer, han yeri, konak yeri manalarındadır. Aslına bakıldığında hanlar yolcular için ara bir durak değil hareketin başlangıç yeridir. Dünya da beşik ile mezar arasında bir duraktan ziyade asıl olana yolculuğun başladığı hareket noktasıdır. Varlığa gelen her insan fanidir. Ölüm ise yeni yaşamın muştusudur. Hangâh dergisi dünyanın gelip geçiciliği ile özdeşleştirilmiş elli altı odalı bir handan başka bir şey değildir. Biz hancı, siz yolcu.

Genel olarak bizi yeni tanıyan ve yeni keşfeden herkesin ortak sorusudur Lâ nedir sorusu. Lâ kelime anlamı olarak “yok, hayır” demektir. Mottomuz da “illa makamının yolcuları”dır. Zâkirzâde Abdullah Efendi’nin “Bahr-i illâ’yı bulanlar katre-i lâ’dan geçer” dizesi neden Lâ sorusunun cevabı niteliğindedir. Son olarak “evet” demek kolaydır, zor olan “hayır” diyebilmektir.

Mahfel Her derginin bir hikâyesi vardır. Bizimkisi de Bursa’da başlıyor. Bursa’dan başlayan toplanma Ankara, Şırnak, Batman gibi illere de sıçradı ve Mahfel ailesi biraz daha büyümüş oldu. Mahfel, popülariteden uzak gerçek edebiyat okuruna hitap eden bir dergi olarak çizgisini koruyor. Amacımız edebiyat ortamlarında bizim de söyleyeceğimiz bir şey var demektir. Gelelim Mahfel’in anlamına. Mahfel sözlükte toplanma yeri anlamına geliyor. Toplanmasaydık bu dergi çıkmayacaktı. Tasarımcımızın kelimeyi ikiye bölüp anlam üretmesi de bir yere kadar ikimiz arasında bir sır olarak kaldı tabi. “mah” mahvetmek, “fel” ise duygu ve düşünceyi bir arada toplamak. Yani Mahfel’in bir anlamı da duygu ve düşünceyi bir araya getirip ortadan kaldırmak. Böylece sloganla da –İstediğiniz cevapları vermeye gelmedik – bir irtibat kurulmuş oluyor.

Miftah Kelime anlamı olarak miftah, “f,t,h” harflerinden türer ve anlamı “fetheden, açan” manasındaki anahtardır. Bu ismi Şeyda Aydın Sultan Hanım önermiş, biz de bu kelimeyi ve manasını sevip başımızın üstüne koymuştuk. En önemli amaçlarımızdan biri “miftahul kutb” yani “kalplerin anahtarı” olabilmektir. Said Yavuz Ağabey ne güzel yazmış o mısraı: “Nasıl girsin cennete, bir kalbe giremeyen.”

Serçe İsim şu sloganla birlikte çıktı: Zalime ebabil olamıyorsak mazluma serçe oluruz. Memlekette terörün arttığı, her gün bir bombanın patladığı bir süreçte gitgide yükselen nefrete karşı sevdayı anlatmak gerektiğini düşündük. Bu yüzden insana sakinlik hissi veren, masum, küçük ve aciz bir varlığın ismini seçtik.

Sıla Muhakkak ki herkesin bir sılası vardır. Gönül ülkesinde hasretle boy gösteren Sıla, bir meçhul diyardır. Kimisinin bir ismi, bir cismi bile yoktur belki. Ancak varlığı her dem ısrarla duyulur benliğin semalarında. Biz de sılamıza kalemimizle yahut fırçamızla da olsa varabilelim diye, özlemlerimizi acılarımızı ve umutlarımızı bir şişenin içine koyup deryaya bırakabilmek umuduyla tuttuk kıyının yolunu. Yol meçhul. Derya gibi. Ne çıkar karşımıza, nelerin karşısına çıkarız, bilinmez. Ağzındaki ürkek ve muhafazakâr ve heyecanlı tıpasıyla şişe, ulaşır mı karşı kıyıya, bilinmez. Kim açar, bilinmez. Kim okur, kim kulak verir söylenenlere?

Sin Edebiyat Sin; Türkçede mezar, Arapçada saadet, İngilizcede günah. Sana ibret gerek ise / Gel göresin bu sinleri (Yunus Emre). İlk insanla birlikte dünyaya egemen olmak isteyen insanlar, başta doğal rakipleri olmak üzere birçok mücadelede aslında kendileri ile çekişmiştir. Yaptığı her şey kazanma arzusunun yansımasıdır. Bu arzu, insanın hırs mekanizmasını çalıştırdığında erdemli bir başarı öyküsü oluşturabildiği gibi günahın doruklarında etik olmayan davranışlara da dönüşebilir. Sin; birçok dilde yazılışları aynı ama anlamları farklı birçok kelimenin yazınsal karşılığıdır. Bizim için ise dünyadan soyutlanıp düşünmemizi sağlayan bir temsil aracıdır. Zira yaptığımız her eylemin, söylediğimiz her sözün ve yazdığımız her cümlenin içimize sinmesi gerektiğine inanıyor ve buna göre ilerliyoruz. Sin; dramatik, ironik, mistik ve linguistik manada bize sadece yazma alanı veren bir varoluş hikâyesidir. Tarih boyunca Türkler, ölümden sonra da hayatın sürdüğüne inanmışlardır. Bunu arkeolojik araştırmalardan sonra bulunan ve kurgan adı verilen odalardan da anlayabiliriz. Kurganlar, yerleşik hayata geçiş ile birlikte yerini günümüz mezarlarına yani sinlere bırakmıştır. Bizler yaptığımız her işin –günahı ile sevabı ile – yükümlülüğünü taşıdığımız uhrevi mecraya mutlu gidebilenlerden olmak için yazıyoruz. Ya siz?

Teferrüç Kelime anlamı gam dağıtmak amacıyla gezme, dolaşma, temiz hava alma demektir. Sultanbeyli’de iki tepe vardır bunlardan birinin adıdır Teferrüç. Teferrüç Tepesi eskiden padişahların ava ve pikniğe gittiği yermiş. Sultanbeyli’de bulunan bir diğer tepenin adı ise Aydos Tepesi. Aydos isminde bir de edebiyat dergisi var. Biz de edebi bir rekabet amacıyla bu ismi verdik.

Zifir Neden Zifir? Bu mecmuayı yayına hazırlama aşamasında belki de en zoru ona bir ad bulmaktır. O an masaya yatırılan onlarca, yüzlerce ve binlerce addan, sonunda sadece biri öne çıkacak ve bu kimlik savaşının galibi olacaktır. Burada zor olan birden fazla insanın tek bir adda uzlaşmasıdır. Sonrası mı? Sonrası soruları sabırla yanıtlayabilmek: “Neden zifir, başka ad mı bulamadınız? Neden altta? Neden ters yazılmış?” Bu nedenledir ki ilkelerimizden ödün vererek oturup düşündük fakat hiçbir yanıt bulamadık. Öte yandan, mecmuanın adı zifir olmasaydı ve neden zifir değil diye sorulsaydı buna da bir yanıtımız olmayacaktı. “Otur sıfır!”lanmayı hak ettik.


1- Sema Çetin Baycanlar’ın Prof. Dr. Mine Mengi Adına Türkoloji Sempozyumu (20-22 Ekim 2011) Bildirileri “Süreli Yayınlar ve Edebiyat Dünyası 1950’lerden Günümüze Genel Bir Değerlendirme” adlı bildiri metninden faydalanılmıştır.

Mustafa Bostan Arşivi