“Henüz Yolcuyum” Peki Ya Sonra?
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

İranlı ressam ve şair Sohrap Sepehri’nin hayat hikâyesini ve anılarını anlattığı kitabı “Henüz Yolcuyum” Meda Kitap’dan Damla Anar’ın çevirisi ile okuruna ulaştı. Böylesi güzel bir kitabı okumak ve Sohrap’ı kendinden dinlemek oldukça etkileyici denilebilir. Sohrap, 1928 yılında İran’ın Kum şehrinde dünyaya geliyor. Bunu böyle biliyoruz fakat Sohrap “Kaşan’lıyım. Ama kimliğime doğru yazılmamış ”der. Kaşan’da Çocukluğu geçen Sohrap, liseyi öğretmen okulunda okuduktan sonra Tahran Güzel Sanatlar Fakültesini kazanır. Resim ve şiire olan ilgisi hayatı boyunca devam eder. Ama Sohrap hep aklımızda hüznün ve derin karanlığın şairi, ressamı olarak kazınır. Nitekim kendisinin de dediği gibi; “Aydınlıktan söz edecek kadar karanlıkta kaldım. İçimizde, inkâr edilemeyen, yadsınamayan bir şey var. Dünya içimize doluyor. Ve bakışımız, içimizdeki dünya yığınına benzemeye başlıyor...” ve daha kendinden tam anlamıyla bahsetmemişken “Karanlık ve acıyı bağrımıza bastık.” der.

Kitapta sadece Sohrap’ın hayatına ve anılarına şahit olmuyoruz. Bununla beraber sanatına, mitolojik simgelere, çizimlerine, Hinduizm’e, Budizm’e, İslam’a, Yunan tanrıçalarına Pierre Loti’ye, Juilette Adam’a, Firdevsi’nin Şehname’sine, Tezkiret’ül Evliya’ya hatta Amerikalı kimyager George Washington Carver’a bile rastlayabiliyoruz. İlginç bir okuma olduğunu belirtmek isterim. Zaman zaman Sohrap’ın sanatsal anlatımı ile kendinizi anlattığı olay içerisinde hissetmeniz dahi mümkün. Çocukluk dönemini geçirdiği evden bahsederken dahi o kadar güzel bir betimleme ile bunu aktarır ki hayran kalmamak elde değil. Sohrap babasının ailesiyle beraber aynı evde yaşamış ve dolaysıyla çok anılar ve bazen de acılar biriktirmiş. “Renkli bir çocukluğum oldu. Çocukluk yıllarım korku ve hayranlıkla kuşatılmıştı.” diye bahseder bu durumdan. Anlayacağınız Sohrap “yaramaz resimler çizen” bir evin çocuğu olmuş. İranlı sanatkâr, tüm yaşamı boyunca karanlığın ve aydınlığın havası “beni mukarebe ehli olarak yetiştirirdi” diye ifade eder.

Yıllarca namaz kıldığını dile getiren Sohrap, ilkokulda iken mescide gittiğinde bir bakkal ona şöyle seslenir; “Namazı mescidin damında kılın da Allah’a birkaç metre daha yakın olun.” Kitapta durumdan dolayı yaşadığı hüznü dile getirir. Ve ekler “Ben yıllarca, Tanrısı olmayan bir dindar olarak kaldım.” Bu bölümü okuduğumda keşke dedim zaman mefhumu olmasa da şu an okuduğum kitabı o bakkal amca da okuyabilseydi ya da onu yakından tanıyabilseydi… O zaman Sohrap’ın sadece İslam değerlerine değil tüm dinlerin değerlerine ne kadar saygılı ve ilgili olduğunu anlardı diye düşünmüştüm. Ama zaman mefhumu meçhul olsa dahi insan evladının değerleri ve birtakım şeyleri hakir görmesi sanırım her çağda olacaktı, oluyor da ne yazık ki… O zamanlar Sohrap’ın dediği üzere bu değerleri ile dalga geçilmesi etrafındakilerin dini, mezhebi olmuş. Sohrap’ın sanatını böyle bir dönemin zihniyeti içerisinde değerlendirmek sanırım daha doğru olacak. Belki de hüznünü haklı çıkaracak, kim bilir…

Tüm bunlara rağmen kendini temaşadan, sanattan, şiirden eksik bırakmaz. Sohrap, ilk şiirini yazdığında henüz on yaşındadır. Devamında lisede iken resim işi daha ciddi bir hale bürünür. Bu yaşlarda dahi azmine bakılacak olursa sanatın bahane kabul etmediği bir hayat hikâyesi ile de karşı karşıyayız. Sohrap, “ Benim şehrimin rengi yoktu. Kalemimin kılları yoktu. Şehrimde müze yoktu. Galeri yoktu. Öğretmen yoktu. Eleştirmen yoktu. Gravür yoktu. Film yoktu. Ama insan ile yakınlık, akrabalık vardı. Birleşen eller ve kerpiç duvarlar vardı. Gökyüzü vardı. Tecrübenin canlılığı vardı. Yalınayak yürünebilirdi. Toprağın sertliği tecrübe edilebilirdi. Nar koparılabilir ve yeni bir ahlak tasarlanabilirdi.” diyerek söylemek istediğimizi çok zarifçe özetler. Sevdiği işin arkasında durmanın ve bunu okura hissettirmenin en onurlu neticesi Sohrap’ın günümüze değin ulaşan ve hala tazeliğini koruyan sanatıdır. Toprağa dahi duyduğu derin hürmetten bahseder Sohrap. İnsana, inanca, toprağa saygısı olan bir sanatkârı bu güzel vesile ile okumak, göğe bakıp nefeslenmek kadar gönlümüze ferahlık veriyor. Tüm bu dünya meşgalesinin yanında bambaşka bir yere götürüyor insanı. İnceliğe, zarafete, sanata ve pek tabii temaşaya… Çünkü Sohrap, resim sanatına dair istidadını zannediyorsam tüm bu yoksunluk içinde temaşa ile tekâmül ettirmiş. Resim yapma tutkusundan bahsederken dile getirir; “ Temaşa, katışıksızdı, saftı. Yalnızlığım âşıkaneydi. Resim yapmak benim ibadetimdi. Meftun olmuştum. Ve meftunluğumun tanımlı bir yolu yoktu…”

Sohrap, “Henüz Yolcuyum” da birçok konuyu da tartışır. Bunlardan biri de sanat eserinin düzenine el sürülemeyeceği yönündeki önermedir. Bunu kabul etmez. Ve “doğru değildir” der. “Ben eserin itibarını düşürmeden, o kendiliğinden ortaya çıkmış lekeleri arttırabilirim. Hatta bunu bana acı veren, övgüye layık bir dikkatle yaparım. Leonardo’yu endişelendirmeden Monaliza’nın elbisesine el atabilirim. Hiçbir eser, el sürülmeyecek kadar bitmiş değildir. Dünyanın en iyi romanlarına yeni sayfalar eklemek ve onların bazı bölümlerini çıkarmak mümkündür.” diyerek bilgelikle işin içinden çıkar. Bu sözlerinden anlaşılacağı üzere belki de Sohrap özgürlüğü seven bir sanatkârdı. Çünkü kitabın bir bölümünde “Kuş beni imrendiren tek varlık. Kuşta hayatın ivediliği ve şiddeti dirilir. Tekrar hayat bulur. Kuş objektif özgürlüktür…” diye kuşu özendiği tek varlık olarak görmesi de bir tesadüf denmeyecek kadar aşikâr.

Bu şekilde Sohrap’ı açık ve net ifade edecek kadar cesur konuşmak doğru olmayacak belki de. Ama bunu içtenlikle dile getirdiğim için çekinmiyorum. Ve hatta hayatta olsa bir zarif tebessümle mukabele ederdi diye düşünüyorum. “Henüz Yolcuyum” bizi sadece Sohrap’la tanıştırmakla da kalmıyor. Anlatımıyla zihinlerde daima bir tahayyül yerine ulaştığı için küçük bir seyahate çıkmak dahi mümkün. Her temaşası bana bunu hissettirdi diyebilirim. Pek tabii böyle hissetmenin en büyük etkeni bu güzel eseri bize en ince ayrıntılarıyla aktaran Damla Anar sayesinde. Kitabı bitirdiğimde iki şey beni çok etkiledi. İlki; Sohrap’ı geç tanımama rağmen hep tanıyormuşum hissi... Ki belki de bunun sebebi ihtiyacını hissettiğimiz ve özlem duyduğumuz güzel duyguların, ince düşünmelerin, zarif üslubun, sağlam inancın yerini almış olması da olabilir. İkincisi ise; Damla Anar’ın bu kadar titiz ve emek vererek bir eseri tüm detayları ile sunması idi. Çünkü kitabı okuyanlar anlayacak ki cümleler ve kelimeler bu kadar iyi çevrilmeseydi, buna çok ötesinde eklenen mitolojik terimler vb. dâhil, Sohrap’ın hayatı belki de bizi bu kadar derinden etkilemeyecekti. Damla Anar iyi ki bizi böyle zarif emekle buluşturdu. Umarım devamı gelir… Kitabı beğenerek okuyan ve okuyacaklarını düşündüğüm okurlar adına, Damla Anar’a soralım; “Henüz Yolcuyum” bitti. Peki ya sonra?

Zahide Aydoğan Arşivi