Yayınevi acil olarak ofise çağırdı. Görüşülmesi gereken meselelerin olduğunu ısrarla söylüyordu. Sürekli acil diyorlardı. Ölümden acil ne olabilirdi ki? Ölümü nereden çıkardım bilmiyorum. Ölümden bahseden sıkıcı bir insan olarak görülmek istemem, ölümden bahsetmeyen rahat bir insan olarak da görülmek istemem. Görülmek istediğim için de görülmek istemem. Görülmemek istediğimi söyleyerek vurdumduymaz olduğumu göstermek istemem. İstemediğim her şeyde istediğimden bir parça olduğunun anlaşılmasını da istemem.
Hafta içi yoğun bir işte çalışıyorum. Ve bu iş bedeni kullanmaktan ziyade zihni kullanmakla alakalı… Yorulan düşünceyi kitap okumakla rahatlatamıyor insan. Haftada bir gün düşünmek için tatilim var, o gün de çağırıyorlar sürekli. Acil kelimesinde kalkanımın savunmasız olduğunu biliyorlar nasıl olsa.
Yoldayım. Saçaklardan sarkan buzların ürkütücü görüntüsü tüm gerçekliğiyle göz önünde! Rüzgâr ikide bir montumun şapkasını havalandırıyor, şapkayı geri koyarken buz kesiyor parmaklarım. Sanki meseleyi telefonda anlatamazlar. Dönüp dolaşıp bunu düşünüyorum. Etrafta bir akıllı benim, her taraf ıssız, yapraklar bile göçmüş buralardan.
Yayınevi kapısından içeri giriyorum, sıcakça esen bir hava yüzüme değiyor. Oh be. Sıcaklığın kaşına gözüne kurban olayım. Kimse yok yine burada, bekletmesinler de başka bir şey istemiyorum. Bekletmezlerse de yeni bir şey isteyeceğimi biliyorum ama şimdiki isteğim yerine gelmesi için başka bir şey istemiyorum diyerek isteği kuvvetli kılıyorum.
Her geldiğimde etraftaki nesnelere baktığımdan görmediğim bir şey de kalmamış, her şey aynı. Nesneler bana bakmaktan sıkılmış, ben sıkılmış nesnelere bakmaktan yılmışım. Ev hanımı olsam sürekli eşyaların yerini değiştiririm, ev hanımı değilim yine de evdeki eşyaların yerini değiştiriyorum. Sonunda geldi.
- Orhan Bey hoş geldiniz, nasılsınız?
- İyi sayılırız!
- Bekletmedim değil mi?
- Bir şey değişir mi?!
- Sizi bugün kızgın gördüm. En iyisi her zaman yaptığım gibi uzatmadan konuya gelmek. Şiir kitabınıza rağbet var. Bilirsiniz şiir kitapları bizim için sadece prestij meselesidir. Genelde satılmaz şiir kitapları. Biz yine de basarız, geniş bir yayın alanına sahip olduğumuzu şiir kitabı bastırarak da pekiştiririz. Sizin şiir kitabı düşündüğümüzün aksine baskılar yapıyor. Anlaşmalı olduğumuz Fransız X yayınevi Fransa’da kitabınızı yayınlamak istiyor ve bizden çevrilmesini talep ediyor.
- Kitaba ilgi olduğunun farkındayım. Normal koşullarda çeviri haberi çok kıymetli bir haber olurdu eser için. Fakat şiirin çevirisi olmaz. Olursa o benim şiirim değil çevirenin şiiri olur. Şiir başka dile çevrilemez. Bilirsin Tarkovski Nostalgie filminde de aynı iddiayı savunuyor. Gurbete düşmüş bir şiir yavaş yavaş aslını unutur. Bir bakmışsın ne kendinden haberi var, ne de haberden.
- Böyle söyleyeceğinizi biliyorduk. O yüzden sizi acil bir şekilde çağırdık. Malum sizde Fransızca biliyorsunuz kendi şiirinizi Fransızcaya çevirmeye ne dersiniz? Böylelikle sizin de gönlünüze sinmiş olur.
- Daha önce düşünmediğim bir meseledir çeviri. Bilemedim ki…
- Kendi şiirinizin başka kişi tarafından çevrilmesini istemezsiniz herhalde. Sözleşmede de talep edilirse kitap çevrileceğine dair imzanız var.
- Tamam, tamam çeviririm.
Şiir çevrilir miydi farklı dile? Yine başıma iş aldım. Biraz nefes almak, diğer insanlar gibi boş zamanım olsun istiyorken üst üste biniyor yükler omzuma. Omzum bile yük oluyor. Nerden çıktı bu? Sözleşmeyi imzalamadan okusaydım olmazdı, başıma gelenlerin hepsi temkinsizliğimden dolayı oluşuyor. Neyse sızlanmak fayda etmiyor, başlayayım en iyisi.
Kitabımın ilk şiirindeki başlangıç dizesi.
‘gönlümde kabaran hicranın uğultusu’
Gönül, hicran, kabarmak ve uğultu.
Allah aşkına tam da denk geldi mısra, iyi mi! Hiçbirinin tam karşılığı yok ki. Gönül yerine kalp kullanılmaz ki, hicran yerine de ayrılık, kabaran yerine yücelmek/coşmak, uğultu yerine de gürültülü ses.
Ben diyorum çeviri olmaz diye. Olmaz işte. Bizim dil soyut kelimelerle dolu onların ki somut. Bulunmuyor ki aynı manaya gelen kelime. Ne yapacağım şimdi…
Kimse anlamaz diye Fransızca yeni şiir yazsam ve onları çeviri diye göndersem yayınevine. Bir şiirin yazımı kendi dilimde aylarımı alırken Fransızca kaç yılımı alır kim bilir.
Çevirmen nasıl yapıyor ki bu işi?
En iyisi yayınevini aramak, gözünü kısarak başkasının çevirmesini istemek, yoksa çıkılmaz işin içinden. Pes etmek değil de benimkisi çok sevdiğin hayvanını senden daha iyi besleyecek birine teslim etmek gibi ya da kendi kendimi avutma şekli. Tarkovski haklı da olsa ne yapalım, bazı anlar yapmak zorundasın istemediklerini.




