Ey bir kıtanın inanmış çocukları. Her biri bir ülkeden gelip bir sürgünlüğü yüklenmiş çocuklar. En çok siz bileceksiniz bir güle eğilmesini, bir sabahı ezanla karşılamayı, bir şehre göklerden bakmayı, bir dağa selam vermeyi. Çünkü siz ölümü bileceksiniz.
Mescitlerde öleceksiniz, meydanlarda öleceksiniz, zindanlarda öleceksiniz. En çok siz öleceksiniz, ölümü göğerterek şah damarınızda.
Zelanda gülleri devrilmiş ölümün dergâhında. Bir mescit gülistan olmuş ‘Hay’ ile ‘Hu’ arasında. Tekbirler ve tehliller arasında.
En çok siz öleceksiniz. Bombalara durarak göğsünüzle! Silahlara bakarak alnınızla! Zindanları yıkarak kalbinizle! Şimdi yanınız acılar, bir yanınız umut. Toprağı ağartıyor yazgınız, düşürdükçe toprağa ak alnınızı.
Bir bahara uyanıyor tabiat. Bir yorgunluk örtüsünü atıyor sırtından. Siz bir maveraya uyanıyorsunuz. Bir uyku mahmurluğunu siliyor elleriniz gözlerden.
Dünya sizinle güzelleşiyor. Denizler, bulutlar, börtü, böcek sizinle canlanıyor. Sizin için dua ediyor insanlar. Her inançtan, her atlastan, her mevsimden!
Yapraklar kendisini size benzeterek düşecekler. Çiçekler size benzeyerek açacak her mevsim. Siz verdiniz büyük dersini insanlığın, son nefeslerinize bir ağır yük kondurarak.
Bütün güzellemeler sizin için. Bütün şarkılar sizin adınıza. Bütün âminler sizin göğünüzde. Bütün şiirler size bağış.
Bir düşer bin kalkar yiğitler. Çünkü kırılan dalların kardeşidir onlar. Sürgün veren budanmışlar.
Toprağa düşen tohum gününü bekler. Uykuya dalan uyanmayı. Güneş sabahı. Gece gündüzü. Çiçek baharı. Dua Allah’ı bekler. Niyaz bereketi.
Bir sevgi kaldı geriye, bir merhamet dersi. Bir adanmışlar hikâyesi. Dünya durdukça anılacak.
Selam ile geçiyoruz gözlerinizden. Zamanı duyarak. Zamana durarak. Güller serpiyoruz yollarınıza. Güller serpiyoruz kollarınıza.
Allahın gülleri yakanızı bırakmasın.





