“İnsanoğlu denmeyi hak eden herkes haçını omuzlar ve kendi Golgotha’sına tırmanmaya başlar. Birçoğu genellikle birinci basamağa, ikinci basamağa varır, solur, yolun ortasına yığılır ve Golgatha’ya yani çarmıha gerileceği, yeniden doğacağı, ruhunun kurtulacağı noktaya ulaşamaz.”
El Greco’ya Mektuplar
Nisan ayının ilk Cuma’sı idi. Artık güneş şehirlerin üzerinde dans ediyor, bulutlar evlerin damlarına çörekleniyordu. Yaşamak ve derin nefes almak için bu ay bir başlangıçtı. Bayramlar, şenlikler, düğünler için hazırlıklar bugünden başlar, insanları yaşayacakları mutluluklar şimdiden kucaklardı. Her şey bir umuttu. Badem ağacındaki çiçekler, limon ağacının yaprakları, yeşeren otlar, uçuşan kelebekler ve gökyüzündeki mavi beyaz çarşafla dünya süslenmeye başlamıştı. Bu mevsim gebeydi. Fakat bütün parlaklığına, ışıltısına rağmen daima iyilik doğurmazdı. Çünkü insan zalim ve cahildi. Dünya denilen şehvetin kör ettiği bir mahkûmun öfkesiyle hakikate karşı acımasızdı.
Sonunda onu böyle bir günde yakaladılar. Bugüne kadar aralarında yaşarken ona tahammül ediyorlardı fakat mucizeler aciz düşürdükçe, kurulu düzenlerinin ve işleyen yasalarının bozulacağından korkarak ondan kurtulmak istediler. Öfkeleri artmıştı. Yeni bir dünyada ona yer olmamalıydı. Ya da yeni bir dünya olmadan, eskisiyle sürmeliydi. Yine varsın egemenler zulmetsindi, fırtınalar meyveleri yerlere savursun, sonra bir sel alıp götürsündü. Kuraklık onları acınacak hale düşürsün, susuzluktan dudakları çatlasındı. Uykusuzluğa da katlanırlardı, açlığa da ama ona artık katlanamazlardı. Çünkü o inançlarını sarsıyordu. Her şeyi yerle bir ediyordu. Bir şeyler bekliyorlardı ama onu değil. Peki, bekledikleri neydi ya da kimdi? Bunu da tam olarak bilmiyorlardı. Hep şuna inanmışlardı, biri gelecek ve onlara yön gösterecek, sonra da düşmanlarını yerle bir edeceklerdi hep beraber. Bu, o olabilir miydi? İçlerinde buna dair kuşkuları olmadı değildi. Olmuştu. Bu yüzden de ondan ve onun sözlerinden korkuyorlardı. Ne diyordu? Ateş! Yine de ne tuhaf şeydi işte bu! Hem onu bekleyip hem de onun olma ihtimaline karşı korku hissetmek. Hem bir şeylerin değişmesini ummak hem de değişecek olanların değişmesinden korkmak. Risksiz hayat, süregeleni sürdürmekti. Korkularını bununla yenmişlerdi.
Onu bir mahkeme yargıladı ve çarmıha mahkûm etti. Bu artık bir meşruiyetti. Korkmak için hiçbir sebep kalmamıştı. Ona çarmıhını sırtına yükletip Golgotha’ya doğru tırmandırırken, onlar için bu tırmanış yokuş aşağı kaymak gibi gelecekti. Bağırışlar mahkemenin hemen çıkışında başladı. Arkadaşları kaçmış, o yapayalnız kalmıştı. Halk onun acısından zevk almak için toplandıkça toplanıyordu. Çocuklar, kadınlar yolda ona atmak için avuçlarına taş topluyor, önderlerinin onun için uydurduğu coşkulu hakaretlerine eşlik ediyorlardı. Tüm yüzyılların ortak linç sloganı “hain”, “alçak”, “aşağılık” “kâfir” sözlerinin her biri avuçlarına topladıkları taşlardan daha büyük yarıklar açacağı hevesiyle hiçbir zaman susmuyordu. Ne zaman ki, onu çarmıhta görecekler, belki o zaman susmayı deneyeceklerdi. Şimdi yol uzundu. Dar sokaklardan geçip, heybetli Golgotha’ya, onu sırtındaki kalaslarla tırmandıracaklardı. O tırmanacaktı.
Dar sokaklarda çarmıhın uçları duvarlara sürttü. Çarmıhtaki adam yere yuvarlandı. Bunu gören çocuklar ve kadınlar, gerisinde kaldıkları topluluğun hemen önüne geçerek, çarmıhtaki adama tükürdüler. Saçlarından akan dikenli tacın yol açtığı kanın, ruhundaki ıstırabın verdiği tere, tükürükler de karıştı. Çarmıhtaki adam sanki bir görev bilinciyle kendini zorladı, ayağa kalkar gibi oldu ama tekrar düştü. Bunun üzerine topluluk, ona daha çok vurmaya, daha çok bağırmaya ve hakaret etmeye başladılar. Sonra kalabalık hırsını, kafataslarıyla dolu o meşhur tepede, çarmıhtaki adamlarla dolu, akbabaların ziyafet yeri düzlükte almak üzere onu biraz rahat bıraktılar. Herkes onu izliyordu. En başta da hiç yanından ayrılmadığına inandığı Tanrı! Sırtındaki çarmıhı hakikatin bir nişanesi olarak görüyor, onu suratına doğru esen bu fırtınada en tepeye dikmeye ant içmişti sanki.
Sonunda hiç kimseden yardım almadan doğrulmayı başardı. Ama bu doğruluş ancak çarmıhın müsaade ettiği kadardı. Toprağa bakarak, Tanrı’yla konuşarak tırmanışına yeniden başladı. Biliyordu ki, o tepeye ulaşırsa bütün acıları sona erecekti. Dinginliğe kavuşup, bedensel arzulardan kurtulacaktı. Sonra ruhunu sessizce teslim ettikten sonra, her hakikatin ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğundan tekrar dirilecekti. Çünkü o çarmıhtaki adam İsa idi. Allah’tan bir kelime. Hakikatin ta kendisi. Ve onun yolculuğunu her insan, sırtındaki bir çarmıhla hayat boyu yaşardı. Çarmıhtaki adam benim. Sensin. Ve elbette Kazancakis!
1883 yılında Osmanlı devleti egemenliğindeki Girit adasının Kandiye şehrinde doğan, babası Arap annesi Rum olan Kazancakis, 20.yüzyılın en önemli filozoflarından; şair, romancı ve siyasetçidir. “Odysseia: Devam Kitabı” en ünlü eseri olarak kabul edilmekteyse de ülkemizde daha çok romanları ve otobiyografik eseriyle tanınmaktadır. Şunu tekrar etmekte fayda var. Her ne kadar bir yazar, eserinde kendini gizlemek istese de muhakkak bir yerde görünür. Yani yazar kendini gizleyemez. Konu Kazancakis ise bu durumdan hiç söz edemeyiz. Zira onun eserlerinin çoğu otobiyografik denecek bir tarzdadır ve dilini çözdükten sonra hiçbir eserinde farklı bir tonda bir ses duyamazsınız. Belki de sahip olduğu “varoluşçuluk felsefesinin” benliği ön plana çıkartan etkisi eserlerine de yansımıştır diyebiliriz. Kimi zaman bir Hz. İsa görünümünde, kimi yerde papaz Yannaros olur ve yine kendisinin bir parçası olarak kabul edebileceğimiz babasını anlattığı “Kaptan Mihail” adlı eseriyle karşımıza çıkar. Sonuçta bir filozoftan büyük kurgular beklenemez. Gerçeklerden kopamayan filozoflar ancak örneklerini kendi hayatlarından ya da tarihsel olaylardan verirler. “Günaha Son Çağrı” adlı eserinde olduğu gibi Hz. İsa’nın hayatını kendi dini yorumlarıyla anlatırken, “Kardeş Kavgası” adlı eserinde ise Yunanistan’ın 1947-1949 yılları arasındaki iç savaşı konu edinir.
Elbette onu tüm dünyaya tanıtan sinemaya da uyarlanan eseri ise “Zorba”dır. Şuh ve hayata aldırışsız bir gözle bakan bir adamın Girit adasına gelen İngiliz yazarla geçen serüvenini ve bu esnada insana, hayata ve geleneğe karşı yorumlarını içeren eserinde yine aynı ses tonunu işitiriz. O ses tonu isyankârdır. Serzenişte bulunur. Etrafında sürekli birileri linç edilir. Acımasızlık ile çaresizlik yan yana oturur ve yazar göklere tükürür. Sürekli saldırır. Suçlar. Yeryüzünde şahit olduğu ve seyrettiği her şeyden dolayı Allah’ı suçlar. Kendisini şeytan ile Allah arasında, değirmenin iki taşı arasına sıkışmış buğday tanesi gibi hissederken hiçbir soruya cevap bulamaz ve Allah ile kıyasıya alay eder.
Romanlarında erişilebilen açık özelliklerini otobiyografik eseri “El Greco’ya Mektuplar”da dolaylı yoldan anlattıklarını doğrudan anlatır. Mesela hep bir aziz olma ülküsünün olduğunu ama azizlerin Allah karşısındaki eğilen, büzülen, ezik duruşlarından hoşlanmadığını, azizlerin Allah’ın her dediğine “evet” dediklerini oysaki kendisinin Allah karşısında “hayır” demeyi seçtiğini belirtir. Bu da bir “egsiztansiyalizm (varoluşçuluk) etkisinin açık bir örneğidir. Zaten Kazancakis’de beliren üç şey; linç, acı ve isyan satırlarının her bir kelimesine sirayet etmiştir. Bu üçlü merkeze aldığı “Allah” ile sürekli yer değiştirerek okuyucunun aklında dolanır durur. Bu fikirlerinden dolayı ve dine karşı gösterdiği meydan okuyan sözlerinden dolayı Ortodoks Hristiyanlıktan aforoz edilen Kazancakis,1957’de öldüğünde Kilise onun Hristiyan mezarlığına gömülmesine müsaade etmemiş bunun üzerine doğduğu kent olan Heraklion’daki kale burçlarından birinin altına gömülmüş ve mezarına “Hiçbir şey beklemiyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm.” yazdırmıştır. Bu söz dahi, -bir nevi son sözü- Allah’a meydan okumaktan ibarettir.
Bu meydan okumayı aforoz olmasına sebep olan “Günaha Son Çağrı” isimli eserinden yola çıkarak somutlaştırmak gerekirse, Kazancakis eserde Hz. İsa’yı Romalılara başkaldıranları çarmıha germe işinde bir çarmıhçı olarak göstermektedir. Herkes bu yüzden İsa’dan nefret eder ve roman, çarmıha gerilen gencin annesi Hz. İsa’ya çarmıhta gerilmesi için beddua etmesiyle başlar. Sonraki serüveninde de Hz. İsa Magdalalı Meryem’e karşı şehvet duymaktadır. Eserde Hz. İsa sürekli gel gitler yaşayan psikolojik bir hasta gibi gösterilmekte, Hz. Meryem de oğlunun hasta olduğunu söylemektedir. Bu arada Allah ile Hz. İsa arasında geçen pazarlıklar da bir peygamber-Allah ilişkisinden ziyade iki eşit tüccarın alış verişi gibidir. Eserin sonunda tekrar dirilen İsa’nın, çölden dönüşünde onu evlerinde misafir eden iki kız kardeşle sakin bir aile hayatı kurup pek çok çocuklarının olması da Kazancakis’in kendi kurgusudur.
Maalesef onun Allah hakkında hiç iyi düşünmediği ortada, zira O’na karşı sürekli saldırgan ve cüretkâr üslubu, kimi zaman alaya kimi zaman da hakaretlere varıyor. Fakat bununla birlikte onun bir Allahsız olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Bu çarpık hatta küstah Allah tasavvuru içinde sürekli Allah ile birlikte yaşayan kimi zaman sanki bir Allah’ı kıskandırmak istercesine şeytana koşan ve bu gelgitler içinde yere yıkılıp, gözyaşları içinde “Ben aslında O’na hakaret etmiyorum, O’na yalvarıyorum” diye günah çıkartan bir derin ve zayıf insan, Kazancakis. Kazancakis’in Allah hakkındaki sözlerini okudukça ona karşı öfkelenmemek elde değilse bile, onu Allah’a karşı böylesine bir hiddet içine iten sebebin, yüce bir ülküden, insanların, kadınların ve çocukların acı çekmemesini dilemesinden kaynaklanmış olması, onu, sanki biraz mazur gösteriyor. Zira bizim imanından şüphe etmediğimiz Mehmed Akif’in dahi “Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yok mu Sabahı?” şiirindeki sorgulamaları, mesela;
“Mâdem ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın…
Yaksaydın a mel'unları...
Tuttun bizi yaktın”
dizelerindekinden çok da farkı yoktur Kazancakis’in kimi sözlerinin. İkisinin kaygısı da aynıdır. İnsanı kendilerinin bir parçası olarak gören ve sosyal sorumluluğa, duyarlılığa inanan her insanın kimi zaman aklından geçenler, bu iki düşünür ve edebiyatçının dizelerinden, satırlarından geçmiştir. Fakat burada yine de Kazancakis’in sözlerindeki cüret ve tevile yer bırakmayan küfür içeren sözleri için ayrıca şerh düşmek gerekir. Kazancakis maalesef bu konuda çok ileri gitmiş, Allah’a olan inancını yeryüzünde yitirmiştir. Onun varlığından değil ama yeryüzündeki mazlumlara yardımından ümidini kesmiştir. Yine de hep bir gözü umutsuzca gökyüzündedir. Son tahlilde; Kazancakis, Allah’a kul olmayı değil onunla şeytanın yaptığı gibi pazarlık yapmayı seçmiş, Allah’ı gereği gibi takdir edemediği gibi, Sartre’nin “Her insan Tanrı olmak ister.” sözünü fikirleriyle cisimleştirmiştir.




