Karanlık Bir Kalpten İyi Şiir Çıkmaz
TEMMUZ Sayı: 31 - Nisan 2019

Şadi Kocabaş Erciyes Üniversitesi İşletme Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Hâlen, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Şiir, hikâye ve eleştirel inceleme yazıları; Türk Edebiyatı, Dergâh, Edebiyat Ortamı, İtibar, Türk Dili gibi dergilerde yayımlanmaktadır. 2017 yılında, Eskişehir Sanat Derneği’nce ulusal çapta düzenlenen Yunus Emre Şiir Yarışması’nda birincilik ödülünü aldı.

Yayımlanmış kitapları:

Kuş Günlükleri-Şiir, 2016

Yakın Okuma-Eleştiri, 2018

Konuşan: Tunay Özer


- Kuş Günlükleri isimli ilk şiir kitabınız, on sekiz-yirmi iki yaş arasında yazdığınız şiirlerle, 2015-2016 yıllarında yazdıklarınızdan oluşuyor. Bazı şiirler, bazı yaşları bekler mi? Zamanla değişen o şey nedir?

Çevre, eğitim, deneyim, bireyin hayatındaki gelişmeler, yeni okumalar, dünyaya bakıştaki değişim ve dönüşümler açık ya da dolaylı biçimde yazı ve şiire yansır elbette. Dünya o günkü dünya değil. Ben de aynı kişi değilim. Okurlar için de öyle.

- İlk şiirlerinizde Yunus Emre’yi selâmlayan bir ses ve duyuş mevcut. Yunus Emre Şiir ödülünü de aldınız. Yunus’tan neler öğrenmeliyiz sizce? Onu asırlardır diri kılan ‘sır’ nedir?

- Yûnus Emre, benim Türk şiirinde en öne koyduğum isimlerden biri. Bunun nedenleri, şiirde aradığım üç temel özellik olan, samimiyet, dilin doğru/yerinde kullanımı ve estetik bütünlük. Yûnus’un şiirinde kendimi çok iyi hissediyorum. O’na karşı içimde karşı konulmaz bir çekim var. Bu sanırım yalnızca benim için değil, bütün insanımız için de böyle. İnanan, inandıklarını üstten konuşmadan, büyük bir tevazuyla ve içtenlikle aktaran; bunu yaparken de dili ustaca kullanan bir şair-gönül adamı olması, O’nu diri tutan sır.

- Şiirinizi; tabiatla, çocukluk izleriyle, uzak hatıralarla besleseniz de son toplamda büyük şehirlerin şiirini yazdığınızı söylemek zor değil. Kendi şiir anlayışınız hakkında neler söylemek istersiniz?

Her şiirimin içinde biraz mitoloji, biraz çocuk, biraz gençlik, biraz da bugünüm var, doğru. Çünkü ben bu aşamaları yaşaya yaşaya geçtim. Hepsinden izler taşıması doğal. Mitolojik etki de insanlığın varoluş genlerinin aktarılagelmesindendir sanırım.

Her şiirin başlı başına öznel bir manifesto olduğuna inanırım. Şiiri; kalıp, biçim ve teknik tercihler bakımından genellemeler içine sokmamak gerektiğini, her şiirin kendi biçimini ve dilini varoluşuyla birlikte getirdiğini söylemek isterim. Bu yüzden, şiir anlayışım hakkında genelleyici bir çerçeve çizmekten kaçınırım. “Ben böyle yazıyorum ya da bundan sonra şöyle yazacağım, şiirlerimi şu bakışla okuyun” gibi bir yönlendirme yapmam söz konusu değil. Bu konuda söyleyebileceğim bir şey varsa, o da, şiirimi okunsun diye yazdığımdır. Bir de, okurlar şiirim için ne diyorsa, şiirim odur. Yazıp yayınladığım her şiir, artık benim değil, asıl sahibi olan okurlarındır. Okurların eğitim, bilgi ve estetik zevk düzeyini sorgulamayı da doğru bulmam.

Sanat, sanat için midir, toplum için mi? sorularıyla karşılaşıyorum. Cevabım şudur: “Şiir bir sanattır ve sanat, insan tarafından; insanlar için ortaya konur.” Şu var ki, bu güzel ülkenin bir bireyi olarak, tarihimizi bilmek, bu coğrafyada hangi zorluklardan geçerek ayakta kalmaya çalıştığımızın şuurunda olmak, toplumsal değerlerimize saygı göstermek, her yurttaşımız gibi benim de vazgeçilmez sorumluluklarımdan biridir.

Okura ne kadarı yansıyor bilemem; ama şiirlerimde estetik güzelliğe, müzikal armoniye, iç tutarlılığa; olabildiğince anlaşılır ve duru bir dil kullanmaya özen gösteriyorum. Şiirimi ana esin damarından uzaklaşmadan ince bir yapı işçiliğiyle örmeye gayret ediyorum.

- ‘Ne arasam buluyorum/yokluğuna dair’ diyorsunuz. Bu dünyada neyin özlemini çeker şair?

Kendimi ifade etmek çabası böyle sürüp gidecek belli ki. Her gün yeni bir başlangıç. Bitmek bilmeyen arayışlar, yüzleşmeler, sevinçler, hayâl kırıklıkları hayatımızın hep içinde. Şairler neyin özlemini çeker bilmiyorum; ama ben mutlu olmak yolcusuyum. Kimi zaman bunu yakalarsınız, kimi zaman da uzaklaşır ya da kaybedersiniz. Bunun insana ibret, devinim ve canlılık katan güzel tarafları da var. İnsan kaybettikleri ve bulduklarıyla bir bütün. Ben de o şiirimde bir şey arıyordum ve bulamamaktaydım. Onu yazdım. “çok çarşılı İstanbul’sun / kapalı” sözleriyle biten kısacık bir şiir o. Bu, varlık ve yokluk arasındaki mesafenin kısalığını, her şey varken kendimizi eksik hissedebileceğimizi ifade eden bir şiir. Bazen, bütün cazibesiyle kendini size açacağını sandığınız güzelliklerin bir kapalıçarşı içinde olabileceği metaforuyla aktarmaya çalıştım. Kapalı; ama sadece üstü kapalı.

- İstanbul'da yaşayan her şairin ya bir İstanbul şiiri vardır ya da onu yazma isteği. Sebebi ne olabilir bunun? İstanbul’un ruh hâli hiç iyi değil, bunu biliyoruz da, sizin onunla aranız nasıl peki ve birbirinize neler anlatıyorsunuz?

Uzun yıllardır İstanbul’da yaşıyorum, İstanbul’la her gün, her dakika iç içeyim. Yaşadığımız şehirler bizi yönlendirir, çekip çevirir. Adımlayarak geçtiğim sokakların, soluduğum havanın şiirlerime yansıması bu yüzden. Kaldı ki, İstanbul; tarihiyle, coğrafyasıyla, tabiat güzelliğiyle, kültürel birikimiyle, mimarisiyle yeryüzünün en kendine özgü şehirlerinden biri. Bir de şu var ki, ben bir İstanbul tutkunuyum. Ona karşı derin bir sevgi taşıyorum içimde. Birbirimizi severiz. Çok severiz. Galata Köprüsü’ndeyimdir bazen, bazen fetih günündeyimdir. Kimi zaman da bir rüzgâr senfonisi içinde deniz kıyısında bulurum beni. Yağmur, martılar, vapur düdükleri, Boğaz, camiler, çarşılar, kuleler, medreseler, festivaller, konserler, fuarlar, kalabalıklar içinde insan. Bu tabloya nasıl kayıtsız kalınır?

- Yıllar sonra Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde de okudunuz. Şimdi aynı alanda yüksek lisans eğitimine devam ediyorsunuz. Beklentiniz neydi başlarken, karşılık buldu mu sonra?

Benim için Türk Dili ve Edebiyatı okumak bir ukdeydi. İlk bitirdiğim üniversiteden hemen sonra başladığım çalışma hayatım boyunca, işime duyduğum saygı nedeniyle bunu hep ertelemek zorunda kaldım. Birgün geldi ki, ikinci bir üniversite okuyabilecek kadar özgür ve rahat hissettim kendimi. İkinci üniversitem, elbette, içimde ukde olan edebiyat bölümünde okuyacağım yerdi. Bunu inatla, sabırla; ama büyük bir coşku ve mutlulukla yaptım. Bunu yaparken, derslere özenle devam ettim, tek bir dönem bile kaybetmeden, dört yılda ve iyi bir dereceyle mezun oldum.

Edebiyata olan yakın ilgimin, bir şeyler yazmaktan ibaret kalmasına gönlüm razı değildi. Aynı zamanda bu alanda olabildiğince bilgiyle donanmak istemiştim. Edebiyatın arşivlerine inmek, kaynaklarına ulaşmak, Türk ve dünya edebiyatına vakıf olmak gibi bir hedefim vardı. Bu hedefime, aynı alanda yüksek lisans eğitimine devam ederek büyük ölçüde yaklaştım. Elimden geldiğince de kopmadan sürdüreceğim. Akademik eğitim bana çok şey kazandırdı. Derinleşmemi, daha sağlam adımlarla yürümemi ve geniş bir ufuk kazanmamı sağladı. Bu vesileyle gerek İstanbul Üniversitesi’ndeki lisans hocalarıma, gerekse Marmara Üniversitesi’ndeki yüksek lisans hocalarıma şükran borçluyum.

- Üniversite ortamında, imza günlerinde, söyleşilerde vs. edebiyat tutkunu gençlerle iç içesiniz. Genç şairler hakkında neler söylemek istersiniz? Onlara neler önerirsiniz?

Etkinliklerde bu tür sorularla karşılaşıyorum. Verdiğim cevap çoğunlukla şöyle: Yazmak, doğuştan gelen bir yetenek varsa mümkündür; ancak yazma becerisinin geliştirilmesi, Türk ve dünya klasikleri başta olmak üzere, seçkin eserleri okuyarak ve aynı zamanda gündemi takip ederek elde edilebilir. Bir de şunu ekliyorum: Kurnazlık, adam kayırma, ikiyüzlülük ve buna benzer çirkinlikleri içinizde barındırmayın; çünkü bunlar yazılarınızı ve şiirinizi bozar. Karanlık bir kalpten iyi şiir, iyi bir yazı çıkmaz. Okurlar iyiyi-vasatı-kötüyü hemen ayırt ederler.

- Günümüz şiiri hakkında neler söylemek istersiniz? Şiir nereye gidiyor sizce?

Görsel iletişimin hız ve yaygınlık kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Burdan geriye dönüş de beklemiyorum. Bu çerçevede okurların edebî metinlere zaman ayırmalarına ihtimal verilmemesi gibi bir yanılgı söz konusu. Oysa insan var oldukça sanat, ihtiyaç olmaktan çıkmayacaktır; çünkü dış dünya ne kadar dönüşse de, insan kendiyle baş başa kaldığında içindeki ifade edilmeyi bekleyen merâm bir çıkış yolu arayacaktır. İnsanı çevreleyen teknik, felsefe, ahlâk, hukuk, toplumbilim gibi disiplinlerin verdikleriyle yetinemeyiz. Bunların bıraktığı önemli bir boş alan var: Estetik zevk. Şiir, öykü roman vs. işte burdadır. Bu yüzden sanat hep olacaktır. Edebiyat hep olacaktır. Yazarlar, şairler hep olacaktır. Okur hep olacaktır. Nitekim var.

Türk şiirinin güçlü bir kaynağı, Türk insanının da şiir yazmaya ve okumaya yatkın olduğunu düşünüyorum. Şiirimizin yakın dönemi ve bugünü için hiç karamsar değilim. Oldukça başarılı bulduğum şairler ve şiirler var. Dil, tema, kurgu ve biçim arayışları sürecek, kendi yoğrulma, devinme ve dönüşmeleri içinde akışına devam edecektir. Türk şiirini seviyorum.

- Hikâye ve eleştiri yazıları da kaleme alıyorsunuz. Nesir yazmanın şiire olumlu veya olumsuz yansımaları var mıdır? Şahsi tecrübeniz ne diyor bu konuda?

Esasında bu benim bilinçli bir seçimim değil. Yazacağım şeyin türü ve biçimi kendi varlığıyla birlikte geliyor. Şiir de öyle, hikâye de. Eleştiriye gelince, bu da, okumalarımla birlikte kendiliğinden oluşuyor. Bunun bir nedeni de, okurken, satırların altını çizme alışkanlığım, notlar alıyor olmam. Okuduklarımdan bahsetmek istediğimde de aldığım notları uygun bir üslup ve biçimde okurlarla paylaşmakta yarar görüyorum. Bunu iki arkadaş arasında ya da telefon sohbetinde değil de, yazıya aktararak yapmayı daha doğru buluyorum; çünkü yazmak kalıcı olması bir yana, edebiyatımızın gereksinim duyduğu önemli bir boşluğun bir nebze de olsa doldurulmasına katkı sağlıyor.

- Son olarak ‘Yakın Okuma’ isimli eleştiri kitabınız yayımlandı. Ele aldığınız hikâye, roman, şiir ve deneme türündeki eserleri hangi yönlerden ve nasıl bir yöntemle irdelediniz?

Eleştiri türündeki kitabımda, yorumbilimsel, poetik ve kuramsal izleklerden yola çıkarak, yazardan metne doğru değil de, metinden yazara doğru gitme yöntemini benimsedim. Her bir metni, dağarcığımda birikmiş bilgi ve deneyim aralıklarından geçirerek; ama yorumlayıcı ve öznel olmaya özen gösteriyorum. Bu şu demek oluyor: Metni dünya edebiyatındaki yeri, akımlarla yakınlığı, benzerlik ve farklılıkları; dil, tema, söz varlığı ve kurgu gibi kriterler bakımından irdeliyor, o metin hakkında ne düşündüğümü, nasıl bulduğumu, bana ne ifade ettiğini de kendi özgün yaklaşımımda birleştiriyorum. Yani, sadece kişisel yorumlarımı devreye sokmuyorum. Önce geniş açıdan mercek altına alıp, değerlendirdikten sonra, son sözü kişisel görüşlerime bırakıyorum. Bu, daha önce sık rastlanan bir yöntem olmayabilir. Benim eleştiri anlayışım bu. Ha, bir de şunu eklemeliyim: Eleştirinin bir edebî tür olmadığı, mevcut edebî metinlere ilişkin bir türev edebiyat türü olduğu yolunda yaygın bir kanı var. Ben buna katılmıyorum. Eleştiri başlı başına, kendisi bir edebî türdür.

Eleştirilerimde estetik bütünlükten sapmamaya özen gösteriyorum. Yazdığım eleştirel yazıların okura keyif vermesini, sıkmamasını, sürükleyici olmasını istiyorum. Okurların yazdıklarımı öyle bulduklarına dair de yaygın bir geri dönüş var.

- Kitabınızda, görece ünlü isimlere yer vermediniz. Aksi bir durum, yeterli kaynağa ulaşmada elinizi rahatlatacağı gibi kitabınıza fazladan bir ilgi de çekebilirdi. Bunu yapmayışınızın sebebi nedir?

Eleştiri için ele alacağım kitapları ve yazarları bilinçli olarak, toplumca yaygın bir popülerliğe sahip olanlardan seçmedim. Nedeni şu: Örneğin, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç, Mustafa Kutlu gibi son derece değerli isimler hakkında o denli çok yazı yazılmış ki... Yüksek lisans tezlerine, doktora tezlerine, sayısız kitaba, söyleşilere ve konferanslara konu olmuş durumdalar. Yazılmış ve söylenmiş bunca sözün üzerine söyleyecek yeni ve farklı alan nerdeyse bırakılmamış durumda. Bu güzel tabii. Ancak, ben daha önce yapılmış olanlarla sınırlı ya da tekrar eden bir katkı sunmak yerine, hakkında kimsenin tek lâf etmediği, hak ettiği hâlde yeterli ilgi gösterilmemiş, tribün desteği az ya da yok olan kitapları ve yazarları seçtim. Bu, o kitaplar hakkında nerdeyse ilk yazıları yazmak gibi bir şeydi ve bu yüzden hem zor hem de anlamlı bence.

Bu, yukarıda sözünü ettiğim nice kıymetli ve çok sevdiğim popüler isimler ve eserleri hakkında düşünmediğim ve yazmayacağım anlamına gelmez. Ancak, kendime ait bir eleştiri dili kurabilmem için, başlangıçta daha önce söylenmemiş sözlerle yola çıkmam gerekiyordu. Bir de şu var ki, yaygın bilinen yazarlar ve kitaplarla ilgili eleştiri yazılarında okurlar genellikle eleştirmene değil, ele aldığı yazara odaklanırlar. Oysa ben, edebî metin eleştirisine okurların benim penceremden bakmalarını istedim.

- Bir edebi metin objektif bir bakışla eleştirilebilir mi gerçekten? Ayrıca eskiye kıyasla günümüzde daha az eleştiri eseri yayımlanmaktadır. Bu hususta neler söylenebilir?

Her yazar ve şairin, eleştiri yazısı da yazması gibi bir zorunluluk yok, diyerek başlayayım cevaplamaya. Eleştiri, kısa yoldan popülerlik yakalamak isteyen şair ve yazarların seçeceği bir yol değil. Çünkü bir bakıma yazılan hakkında yazıyorsunuz. Oysa eleştiri, yazılanı yeniden yazmak değildir. Bir nedeni de şudur eleştiri yoksunluğunun: Eleştiri dikkatli ve yoğun okuma gerektirir, zahmetli iştir. Risklidir de: Ne kadar adil ve objektif olsanız da, eleştirileriniz kimi yazarları ayna karşısına çağırmaktır.

- Masanızda dem tutmayı bekleyen bir şiir dosyanız var, biliyorum. Nasıl bir şiir kitabıyla okurun karşısına çıkacak Şadi Kocabaş? İçerik, biçem ve tematik yönlerden bir sürprizle karşılaşabilir miyiz? Şiir anlayışınızda dikkate değer bir kırılma, ayrışma ve farklılaşma olabilecek midir?

Aynı türde yayınladığım bir önceki kitabımla kıyaslandığında, kendini tekrar etmiş olmayan, kendini yenilemiş, farklı bir kitapla okurun karşına çıkmak isterim. Dil, tema, kurgu, söz varlığı, tutarlılık gibi bütün unsurlarıyla. Şu sıra, ikinci şiir kitap dosyamı hazır etmiş durumdayım. Çok uzun olmayan bir süre sonunda okurların karşısına yeni kitabımla çıkacağım. Ümit ediyorum ki, okurlar, ilk kitabımı birebir andıran bir kitapla karşılaşmayacaklar.

- Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

Ben de bu zor; ama nitelikli sorularla kendimi ifade fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

Şadi Kocabaş Arşivi