Küflenmiş Yalnızlık
TEMMUZ Sayı: 36 - Ekim 2019

Yığdıkça yığıyoruz bayatlamış yaz güneşinde kuruttuğumuz, hayatın ortasına serdiğimiz günahlarımızı. Hayat bayatlamış günahların etrafında dönüyor, susuyor, sessizliğin her türlü rengine giriyor. Tarih; amellerin, tortulaşmış günlerin hezeyanlarıyla döngüsünü tabiatın üzerinde tamamlamaya çalışıyor. Hayat ilerledikçe geride bıraktığımız günahlar gecenin karanlığına karışıp bilinmeyen bilinmezliklerde istifleniyor. Yalnızlıklarından birbirine çarpan insanlar yalnızlıklarını toplamaya dahi zaman bulamıyorlar. Yaşamın içerisinde etrafımızı çevreleyen mekaniksel yalnızlıkların dişlileri kurgulanmış öykülerle dönüyor. Her kurgulanmış öykünün içerisinde sentetik kahkahalar, sentetik kahkahalardan dünyanın omurgasına şehirler kuruluyor. Her tanımlanamayan yalnızlık içinde insan günahlardan boyanmış şehirlerde, paketlenmiş duyguların postalanacağı zamanı beklemekte. Bu nedenle hiçbir boşluğu dolduramıyor gün yüzü görmemiş vakit parçacıkları. Hayat vakit parçacıklarının üzerinde döngüsünü tamamlamaya çalışırken, vakit parçacıkları her kuşun ağzında dönüp dolaşıyorlar üzerimizde. Zamana ve çağa söyleyecek sözleri kalmamış sözcükler sarıp sarmalıyor birbirine yapışan yalnızlıkları. Hangi yöne yüzümüzü çevirsek, alnımızdan bizi vuran kader, tuzaklarla dolu bilinçaltımızda yaralıyor bizi. Meymenetsiz günahlar kader ile kederi birbirine düğümlüyor. Kader ile kederin düğümlenmesiyle yüzümüz batıya dönük çünkü yıkık dökük ağıtların yönü batı endeksli travmalarla hareket ediyor. Doğu bütün yüzleri birleştirip asitli suda eriterek tek yüz ile haykırmaya çalışmanın anatomisini çıkarmaya çalışıyor. Kaybolan her sima sokaklarda, banliyölerde, varoşlarda yalnızlığın anatomisini çıkarıyor. Yalnızlıktan kurulan hayal dolu yaşamlar haykırıyor çağa tanıklık modundayken sadece bir kuş kanat çırparak uzaklaşıyor yağmura el sallayan çocuğun üzerinden. Göğsümüzün sıkıntı saatlerine aldırmadan betondan yeryüzünün çanları bağrımıza vuruyor. Biraz ötede susuzluğunu gidermeye çalışan bir serçe betondan binalar üzerinde biraz daha susuzluğu artıyor. Şehir büyüdükçe gövdem her sabah küçülüyor. Beton yanığı simalar yeryüzünün boşluğunu doldurmaya çalışan bedenleriyle biraz daha şişiyor. Batı birbirine düğümlenen günahların yeri ve zamanının konumunu veriyor. Az ötede topraktan çamur bulamayan fakat yüzü kirli çocuk yüzünü yıkamaya çalışıyor yüzsüzleşen dünyanın çeşmesinde. Çocuğun yanı başında cırcır böceği dünyaya haykırmak istiyor. Ama ne kadar da kirli yalnızlığın içerisine saklanmış kabuk bağlamış günahlar. Ve hayatın yaralarını kanatan, anlaşılmayan fakat hissedilen, derinliği ruhun içerisinde bilinemeyen yaralar. Yalnızlığın etrafı zamanı olmayan kıyılar, uçsuz bucaksız bilinmezlikler. Bilinmezlik rüyası ile bir ömür geçirilen hayatlar ve yanında uçurumlar renksiz kokusuz gelecek endişesi. Büyüdükçe büyüyen yalnızlığın anatomik yapısına dönüşen, kırıldıkça kırgın ikindiler biriktiren, tuval üzerinde renklendirildikçe heyulada birikmiş masallar fısıldayan tipik ruh hallerinin devinimleri. Başlarını öne eğmiş ve içinde biriktirdikleri acının damlasını dökmemeye çalışan insanlar. Başlarını öne eğen insanlar iç dünyalarından gelen acıyı sızıya dönüştürüyor ve yalnızlık saatleri suya değince sertleşiyor. Yeryüzünde kendini tanımlamayan insan metalden odalar kuruyor beyinlerimizin içine. Beynimizin her nöronunu lime lime eden çağın metalik kokusu botanik gül bahçelerinde üretiliyor. Kişiliğimizin heyulasına yerleşen, pas renginde ellerimize sürülen, camekân renginde cilalanmış tenimize sürülen kokular. Yalnızlığın kafesine sabah akşam sürülen bu kokular kimi zaman asfalt kadranı ile yıkanıyor, kimi zaman asit tanklarında rafineri ediliyor. Ve tüketime alıştırılmış tenimizin anatomik yapısı yeniden tanımlıyor kendini.

Yaşıyoruz ve küflenmiş yalnızlıktan yeni yeni uçurumlar açılıyor önümüzde. Yaşıyoruz yalnızlığa kaçıran yığınların arasında, kendi kendimize düşman benler üretiyoruz. Her ben yeni bir yalnızlığın fitilini ateşliyor ve bir ben diğerine düşman. Ve kıyıda köşede yalnızlığın karanlık dünyasında çürümeye bırakılmış çağa ayak uyduramamış benler. Ve çürümeye yüz tutmuş küflene küflene yalnızlığımızı çoğaltan pas kokan benlerle yalnızlığın içinde hayatı, yaşamı, söylenmemiş ne varsa tüket ve öl. Bilinmez kesin olmayan bilgilerin esrarında hareket et ve her adımımızda biriktirdiğimiz günahlarla kucaklaş ve öl. Bu nedenle hangi çağın kapısına varsak şehirlerde küflenmiş pas kokusu bıraktık arkamızda. Küflenmiş yalnızlık, ruhumuza baskısını arttırdıkça demirde oksitlenmiş pas kokusu gibi yayıldık şehrin en ücra köşesine. Ruhumuzun en ücra bilinmeyen köşelerine dahi kekremsi ameller, hayatlar. İçinden çıkamadığımız rüyalardan geçtik, hayallerimizin strese dayanan dozunu ayarlayamadık, iki dudak arasına sıkışan kelimeler çürüdü bir sonbahar günü. Yalnızlığı bütün insanlara inat büyüttükçe büyüttük. Biz yalnızlığımızı büyüttükçe, etrafımızda madde âlemi küçüldükçe küçüldü. Dünya içi boş bir toz zerresi haline geldi. Sonsuz boşlukta kendi kendine sallanan savrulan bir toz haline gelen dünya içindekileri atmanın telaşındaydı. İnsanlarla çevrelenmiş yalnızlığın kıyametini yaşamaktan korkan dünya, günahların yalnızlık haline getirilmiş biçiminden korkan dünya, uğultulu dönüşü ile baş başa kalan dünya. Döndükçe dünya küflenmiş yalnızlığın etrafında, insan yığınları ile çevrelenmiş yeryüzünde küflenmiş yalnızlıktan başka ne kaldı elimizde?

Mehmet Mortaş Arşivi