Uzun bir yolculuktu Ağustos sıcağının üzerinde yanık türküler söylememiz. Arkamızda bıraktığımız günlerin toplamı aylar yaşama dönüşmeyen kelimelerin üzerinde tortular biriktirmiş. Biriken tortular hayal kırıklıklarını kuru dal parçası gibi kırdıkça kırıyor. Kırık yaşamlar kırılan kalplerin türküsünden uzak, neşterle ikiye bölünen hayat yorgun ayların üzerine kanamıyor. Ağustos yeryüzünün hayal kırıklıklarını, yaşanması gerekirken yaşanamayan amelleri kaldıramıyor. Sıcak günler saatlerin saniyelerin üzerinde kızardıkça kızarıyor. Rüzgâr şehrin betonlarının üzerinde sabahtan akşama kadar ateşten bir topaca dönmüş güneşin altında pişiriliyor. Yorgun bir Ağustos sıcağı kalıyor avuçlarımızda. Üzerimizde kirli ve bir o kadar da yaşanmamış dakikalar. Tenimize yapışmış Temmuz serinliği ve bir o kadar da saniyelerin son katresinde biriktirdiğimiz duygular. Hayat yığıldıkça yığıldı Ağustos’un kucağına. Yaşam Temmuz renginde kaldı gerilerde. Ve Temmuz’un içinden sırıtarak süzülerek gelen Ağustos güneş rengi sıcaklığını alnımızdan dökülen terlerle yaşamımıza kattı. Sabah yıldızı gecenin bağrını delercesine göz kırptı evlerimize. Her yaşamın içinde akşamsefası barındı. Her akşamsefasının içinde çocuğuna bakan annenin gözleri vardı. Bu gözler bozkırların boyu kadar uzanıyordu Ağustos günlerinin üzerinden. Sapsarı bir yalnızlık yavaş yavaş yeryüzüne bulutsuz gök gürültüsüz uçsuz bucaksız ovalarda kendi kendini bitiriyordu. Ölümün dahi rengi görülmemiş hissedilmemiş dağların eteklerinde otların rüzgârla olan dansı başlamamıştı. Güneş doruklarda tozla bulanmış kirli yüzünü yıkayacak bulut arıyor, kuşlar kanatlarında biriktirdiği serinliği gözyaşlarında tutmaya çalışıyordu. Yaz günlerinin ne öyküsü vardı ne şiiri. Temmuz ile Ağustos’un kesiştiği gece kelimeler cümleler bir örs üzerinde dövüldükçe dövülüyordu. Aylar santim santim ilerliyor Eylül’ün müteessir yüzüne çarpıyordu. Her ilerleyiş hayatın sonbaharından bir kesit sunuyordu Eylül’ün önüne. Dünya kirli yüzünü bırakacağı zamanı hesap edemiyor hangi ayın üzerine denk gelirse diye düşünüyordu. Ve biraz daha uzaklaşıyordu bedenimizi harf harf doğuran topraktan. Yaz sıcaklarından yapılan pastırma gülüşler bir bir bırakıyordu sahteliklerini. Ve büyük bir gümbürtüyle yeryüzü yığılıyor Eylül’ün içine. Dünya mevsimlerin içinde dönüyor dönüyor fazlalıklarını dışarı atıyordu. Kavurucu gecelerde söylenen beynimizi yakan şarkılar, rüzgâr bekleyen kırılan dalın mahmurluğu, ağaçların gölgelerinde üşümeyi bekleyen düşler, kırılmış yaşamlar, kalbin üzerinde göğermiş kelimeler hepsi Eylül’ün üstüne çörekleniyordu. Hayat yorgun ve bir o kadar da hazırlıksız giriyordu 08:00-05:00 mesai saatleri arasında can çekişen Eylül’e. Gök yavaş yavaş yağmura tomurcuklanmaya başlamıştı. Dertler henüz yağmurda ıslanma vaktinin geldiğini haber etmemiş, kalbimizin hüzünlü bölgeleri daha üzüm bağlarının üzerinde sararmamış, vuslat zamanına erişmemiş küllerimizi geride bırakmamış, yaz yağmurlarını toplamaya vaktimiz olmamıştı. Bütün akarsuların debisini ayarlayamamış, ne kadar gözyaşı döküldü tartılmamış, göçmen kuşlar yönünü şaşırmış içlerindeki gariplik duygusu kaybolmuş, Ağustos buz parçası gibi erimiş, Eylül’ün üzerine çiğ damlaları gibi düşmüştü.
Eylül’ün içinde acıdan kavrulmuş yanık kokusu var. Yeryüzü ölümün rengârenk bahçesine hazırlık yapıyor. Rüzgârda damıtılmış dağ serinliği yavaş yavaş saçlarımızı okşuyor. Durgunluk sessizlik toprak üzerinde çıban vermeye başlıyor. Doğa koynunda biriktirdiği ne varsa üzerinden atma telaşında. Şehrin betondan yüzü hiçbir canlıya yanıt vermiyor. Toprak hangi renge bürüneceğini kestiremiyor, betonlaşan zeminin rengine bürünüp geri geliyor. Toprak her betondan bürünmesinde kendinden ödünler veriyor. Güneş yakıcı ve boğucu yüzünü biraz daha azaltıyor. Zaman tükeniyor, saatler dakikalara doğru sararıyor koyu bir sessizlik hâkim olmaya başlıyor. Hüzün bedenimizden ruhumuza süzülüyor, her uzvumuz dünyaya ait olmayan tavır ve eda ile bakıyor hayata. Duygu altı parçacıklar ruhumuzda yeniden tomurcuklanıyor. Yeryüzüne betondan çivilerle tutturulmuş bedenimizin Eylül’e dönük yüzü kurtulmaya çalışıyor. Dünya ağrısından bir garip sessizlik kör sağır dilsiz yaşamak canhıraş düşüyor Eylül’ün bağrına. Kanadı kırık kuşun hüzün nağmeleri solmuş gülün üzerinde sonbahar renginde solmaya başlıyor. Ağıtlar süzülüyor şehrin neşterle kesilmiş derisinden. Korku tünellerinin içinde korkular çürümeye bırakılıyor. Leş yiyici şehrin gürültüsü musallat oluyor korkularımıza. Ve saklanıyoruz Eylül’ün dünya yörüngesindeki yerine. Korkularımız hüzünle karışık yeryüzüne sağanaklar halinde düşüyor. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyor Eylül’ün hüznü üzüntülü ve ağır. Her şey kıyısız denizler gibi, sözlerimizin de bir kıyısı yok tutarsız. Ağustos sıcağının yankısı sırtımıza yüklenmiş, pişirilmiş çamurdan ölmenin ikindisini yaşıyoruz. Akşamın tenhasında anlamak hüzünlü sancıyı elem veriyor yüzümüze. Acılar tarihini de içinde yaşananlara bakmadan kartopu gibi yuvarladık. Yüzyılların yorgunluğu biriktikçe birikti avuçlarımız arasında. Hangi söz parmak uçlarımıza kadar duçar olur bilinmez. Hangi yılın ayı bu kadar hüzün kokar bilinmez. Yeryüzünde yaşananların toplamıdır belki de Eylül bakışlı zamanlar. Ömrümüzün son demlerinde kendimize yakıştırdığımız Eylül hüzünlü saatlerdir belki de. Belki de Eylül sonrası aylar olmayacak, mevsimlerin kıyamet sahnelerinin üzerinde. Zaman bitti, saatler yenik düştü hayata, saniyeler ruhumuzun ritmini bozdu, sen yine de Eylül’de gel.
