Yeryüzü yüreğimiz gibi bitkin yorgun çaresiz. Bilinçsel duygularımız, duygusal bilinçlerimiz bilinmeyen hayallerin içinde kaybolup gidiyor. Kast sistemi kuruyor iç dünyamızda kibirlenerek biriktirdiğimiz anlamsız düşünceler. Toprağa dönük yüzümüz kibir ateşi ile gök üzerimize masmavi bir perde gibi durduğu halde üçüncü derecede yangın depresyonları geçiriyor. Üçüncü derecede yanık olan toprağa dönük olan yüzümüz ihtiraslarımızın kemendi ile yoğun bakıma alınıyor. Yeryüzü kaçıncı derecede yoğun bakımda umurumuzda değil, üzerimizden giden son kuşlar bir bir telef oluyor. Yönünü şaşırmış dünyanın camdan siluetine çarpıyor kuşlar. Gökyüzüne doğru toprağı kabul etmeyen ağaçlar hangi mevsimin travmasını yaşıyor belirsiz. Betondan binaların gölgesine sığınan ağaçlar gölgesini satamıyor, susuz çöllerde içi yanan bir kuğuya dahi. Şehrin hengâmeleri içinde amellerin içinde yüzme bilmeden sürükleniyoruz. Göğsümüzü serinletecek seher yelinin esintisi kaç yüzyıl oldu esmiyor. Hangi yöne çevirsek yüzümüzü etrafımızda insanlarla dolu büyük bir yalnızlık. Yalnızlıklar büyüyor diğer yalnızlıklara çarpıyor. Ve her çarpışan yalnızlık sabah düşlerinin kıyamet sahnesinin izini yaşıyor. Sabah düşleri gecenin kargaşa dolu hengâmesinde korku tünellerinden geçiyor. Korku tünelleri yalnızlıkların içinde sabah düşlerinde uyandığı zaman bir şekle dönüşüyor. Hangi korku tüneli şekli hangi yalnızlığı karşılıyor? Hangi yalnızlık hangi korku tünelinin içine hapsolmuş belirsiz. Belirsizlik iki ucu sivri mıh gibi. Hangi tarafını yalnızlığın yüreğine batıracaksın bilinmiyor. Her iki ucu, sızlayan acılara doğru yüreğimizin en mahrem yerlerine batırıyoruz farkında değiliz. Yeryüzü gibi bitkin yorgunuz, söyleyecek ne bir kelimemiz ne de duygularımızı sunacak bir yerdeyiz. Rüyalarımız ruhumuzun dingin taraflarını yakalayacak bir ömürde geçirmedi. Yalnızlığımızın hangi tarafına koşsak, çabalasak, önümüze koysak hep çölleşmiş incinme saatleri. Travmalarımızın içi boşaltılmış, anlamı alınmış, yaşam odaları modundan çıkartılmış.
Hangi öykünün içine misafir olsak, yaşanmamış kelimeler yığını birikiyor bembeyaz kâğıdın üstünde. Yaşamaya değer kelimelerimizi yitirmiş, botanik bahçelerin vahalarında içi bomboş olan rüyalara yatmışız. Her bomboş rüya, bir sonraki rüyalarımızın defterine duygusuz, anlamsız ameller yığını bırakmış. İçimizde biriktirmeye yaşatmaya değer acı, hüzün, botanik vahaların içinde yalancı kahkaha çiçeklerine dönüşmüş. Boş vermişiz yanımızdan aniden uçup giden serçenin yüreğini dahi. Tutunduğumuz her yürek sancısının içi de boş. Benliğimizi yakıp kavuran anlamsızlık susuz hayaller taşıdı her adımımıza. Hüzünlerimize bir miligramlık ilaçlar enjekte edildi. Ne bir sonbaharın muhteşem ölümünü hissedebildik, nede kışın bağrında saklanan patlamaya hazır tomurcukları anlayabildik. Susuz hayallerle kurulan şehirlerin gölgesinde balık istifi gibi istiflenen insanlar, hakikati yalanın yerine koyma uğraşı içerisindeler. Yalanı hakikatin yerini almaya veya hakikatin üzerini yalan boyası ile boyamaya çalışan susuz hayallerin mevsiminde yaşayan insanlar çağındayız. Göğsümüzün tan yerinin renginden fışkıran sözcükler taklit ediyor yalanı. Gün görmemiş sözcükler bir ileri bir geri yalan ile gerçek arasında gidip geliyor. Yalan ile gerçek arasında kelime kırıntıları saçılıyor etrafa. Kiminin anlamı çatlamış, kiminin anlamsızlığı kabuk bağlamış kelime kırıntıları beynimizin en ücra yerlerine kadar sıçrıyor. Hayallerimizi süngeri sıkar gibi sıkıyoruz fakat bir damla dahi olsa ölçü düşmüyor amellerimize. Birbirine karşı iki nokta arasında sıkışıp kalmış akıl oyunlarımızla oynuyor duruyoruz. Hayallerimizin suyunu çekmiş akıl oyunları, bilinmeyen felaketlerin ikliminde sanal gerçeklik dünyasına hapsediyor emellerimizi. Aklın geometrik hesaplamalarından şehirler kuruluyor. Ve betondan tanrılar icat ediliyor. Her betondan tanrı hayallerin içini boşaltmakla meşgul. İçi boşalan her hayal yeni yeni betondan şehirler kuruyor. Yeni kurulan şehirlerde bir damla dahi olsa uçsuz bucaksız benliğimizi diriltecek kelime, cümle yağmıyor. Ve susuz hayallerin şehri kuruluyor beynimizin, zihnimizin her bir karesine. Benliğimiz işgal ediliyor, yalan gerçeğin içine bir truva atı gibi giriyor. Ucu irinden yapılmış çivilerle yüreğimize susuz kelimeler çakılıyor. Ve susuz hayaller şehrinde kendi cesediyle dolaşan insanlar. Parlayan ayın kavurucu ışığından kaçan cesetler. Betondan tenleriyle yüreklerinin son yangınını söndüren insanlar. Ve şiirin kendi dünyasının ihtişamından susuz hayaller akıyor. Yüreğe dokunmayan çığlıklar yükseliyor bir gülün uçuruma yuvarlanan sessinden. Dilimize dokunmayan suskunluklar geçiyor gürültünün, karmaşanın içinden. Cesedimizi ellerimizle yokluyoruz her yanından susuz hayaller dökülüyor. Bilinmeyen saatlerin debisinde anlatması, düşünülmesi işkenceye dönüşen susuz hayaller. Koşuyoruz her çeşmenin yanına susuzluğumuzu gidermek için. İçtikçe daha çok susuzluğumuz artıyor susuz hayaller akan çeşmelerden. İçtikçe susuz hayaller akar damarlarımızdan.
Şehirler ölümü alınmış sokaklarla yaşar sanki ölümsüz gibi. Ta ki susuz hayallerin şehrine uzaklardan bir kuşun kanat çırpınışlarını duyana kadar. Ta ki uzaklardan rüzgâr kırların kokusunu getirene kadar. Ta ki yağmur damlalarının toprak kokusunun şarkısını söyleyene kadar. Betondan tanrıların işgal ettiği yeryüzüne gelirler, susuz hayallerden kurulan şehirlere gelirler. Yürek ikliminin secdeye durmuş hali gibi, bir görünür bir kaybolurlar şehrin üzerinde. Bir damla ile yağmurun şarkısını şakır çiğ taneleri. Bir kuşun kanat çırpınışıyla ağaçlar yeryüzüne gölgelerini sunarlar. Kara toprak gibi susuzluktan çatlamış hayallere bir kuşun küçük kalbinden ürkek kalp sesini dinler. Ağaçların deruni hışırtılı sesi girer susuzluktan çatlamış gün görmemiş hayallere. Aklımızın söyledikleri ile kalbimizin sessizliği aynı hayallerin dünyasında buluşur. Ceset ve ruh terazinin gözlerinde bir ileri bir geri dengelemeye çalışır ibreyi. Işığın karanlığı yarıp gitmesi gibi vicdan gökdelenlerin arasını açar güneşi görecek şekilde. Betondan tanrılar şehrinin dudakları çatlar, her çatlaktan tertemiz kelimeler girer sokaklara çocuk cıvıltıları eşliğinde. Susuz hayallerden kurulan şehir, şiirin musluklarından kana kana gülün büyüsünü içer. Ve şehrin her tarafına gülden gölgeler mantığımızın üstüne düşer.



