Ölüm, karanlığın aydınlığı yemesi gibi sessizce yiyor zamanı. Gece gündüzün ışıklarını tırmalıyor, karanlıktan lekeler bırakıyor. Yaz kışın bağrında hummalı derecesini kaybediyor. Beden ruhun üzerinde cafcaflı saatlerini çoğaltıyor. Yakınlık ve uzaklık tarihin içinde inatçı buluşmalarını erteliyor. Yeryüzü ne varsa içindekileri yutuyor kocaman nahoş ağzıyla. Gökyüzü sıkıntı saatlerinde yeryüzüne çekiliyor. Korku hayalin odasından patlayarak etrafa dağılıyor ve korkunun şarapnel parçaları umudun kalbini vuruyor. Hüzün, kelimeler üzerinde sonbaharın rengine bürünüyor, acımtırak gölgeler hazan mevsiminin rengini siyaha boyuyor. Beynin üzerinde dolaşan düşünme parçacıkları dünyaya meylediyor, zihin düşünce parçacıklarının etrafında büyük bir hızla dönüyor. Düşünce parçacıkları ve etrafında dönen zihin birden duruyor hayal ile gerçek içe çöküyor her şey birbirine karışıyor. Gerçeğin dünya üzerindeki konumu, kaç perspektif olduğu hesaplanıyor, hayaller gerçeğin içine hapsediliyor ve görecelilik spazmı hastalığı başlıyor. Düş kırıntıları bir mahzene istifleniyor, rüyalar ödünç alınmış kurgularla uykunun alafranga saatlerinde ortaya çıkıyor. Uzunluk beden ile ruh arasında hesaplanıyor, dünya ile en yakın yıldızın mesafesinden daha uzak çıkıyor. Kısalık en yakınındaki olan, olması gereken, fakat olması gerekenlerin dışında olanlarla ölçülüyor. Olmaması gereken hayatın kısalığı meydana çıkıyor. Kin, kalbin etrafını sarmış bir ucube gibi duruyor. Kalbin rengi nefretin boyunduruğu altında sevmek eyleminin mevsimine şahit edeceği güne doğru gün biriktiriyor. Yaşamın içinde ölüm, şehrin bütün tapınaklarından ince ince soyuluyor. Betondan evlerde yaşayanlar çağın son demlerinde yeni bir deri değişimi yapıyor. Bütün şehrin betondan bedeni ihtiras boyası ile boyanıyor. Toprak ölüm döşeğinde adı konulmamış iklimleri sayıklıyor, solgun yüzlü sokaklar gün yüzüne çıkamamanın travmasını her sabah süpürüyor. Doğu duygusal bakraçların üzerinden aklı kiraya veriyor, batı aklın hümanist tarihini damarlarımızdan enjekte ediyor. Göğe bakma saatlerinde yürekler, camekânlar önünde eğilmeden önce, çığlıklar kafeslere alınmadan önce, cesaret korkunun kuyularında saklanmadan önce ölüm bize yabancılaşıyor. Tan yeri düşlerinin kızıllığını görmeden önce, ikindi gölgesinin bedenimizden bağımsız uzamasından önce, gecenin siyah sessizliğini tatmadan önce ölüm bedenimize uğramıyor. Her adımımızda ölümün çehresi değişiyor, sessiz gece düşlerinin çığlıkları düşüyor her tarafa. Canhıraş bir gürültüyle bütün aynalardan ölümün derisi yüzülüyor, çırılçıplak bir yaşam kalıyor elimizde. Kahkahanın tebessüme galebe çalan zamanlarında, sakinliğin derisi yüzülüyor ve sırıtıyor hayat. Umudun kalbine çağın karanlık kuyularından gelen, maddenin soğuk yüzü ekleniyor. Neşter vuruluyor sükûtun diline ve kan revan içinde cümleler yayılıyor etrafa. Neşter vurulan her cümlenin içinden ölüm tıp tıp düşüyor bilinçaltımıza. Usulca sinsi bir çip yerleştiriliyor bilinmezlik rüyasına, maddenin karanlık yüzü meymenetsiz gülümsüyor şimdiye kadar biriktirdiğimize. Gülümsüyoruz maddenin karanlık yüzüne, yalancı kahkahalar rüzgârı saçlarımızı yalayıp geçiyor. Gülümsemenin içinden alınmış ölüm, sahte gülücüklerle yanı başımıza yerleşiyor. Ve büyütüyoruz maddenin uğuldayan sesini kapımızın önünde. Evlerimizde kibirle yıkanmış cafcaflı eşyalar, her odada mecnun çöllerinin üstüne yapılmış süslü aşk resitalleriyle dünyaya çakılı kalmış bekçiler oluyoruz. Dünya döndükçe üzerine giydirilmiş deri soyuluyor, maddenin rengine dönüşüyor ayın parlak yüzü dahi. Her ölüm birbirine ulanmış fakat birbirine yabancı. Hayatlar iç içe geçmiş son saati bekliyor. Her hayat birbirinin içinde bir ur gibi duruyor, birbirine yaklaşan hayatlar saman alevi gibi yanıp kül olup gidiyor. Anlamsızlık, içi dolu buğday başakları gibi başını öne eğen anlamın köklerine sirayet ediyor. İrin bahçelerinde yetişen kelimeler üç öğün sofralarımıza ekiliyor. Ünlemi alınmış sorular hayretimizi bir kene gibi yiyor, bilinmezlik kuyularında zaman geçmiyor. Ve görecelilik dünyasında derisi soyulmuş ölümle başlıyor koşuşturmalarımız. Yaşadığımız ne varsa, biriktirdiklerimiz, acılarımız, hüzünlerimizin hepsi derisi soyulmuş kırgın sabah rüzgârının önünde savruldukça savruluyor. Derisi soyulmuş ölümün anlamı kalmıyor, şehirlerden kovulmuş uzak diyarların toprak kokusunda deli gömlekleri giydirilmiş yeni şehirler kuruluyor. En teknolojik gelişmeler deli gömleği giydirilmiş ölümü, istatistiği verilerle gün yüzüne çıkarmaya çalışıyor. Gün yiyen akşamın karanlığı hiçbir yere sığmıyor. Her hayat birbirine yabancı fakat birbirine ulanmış ölümlerle hayatın derisi yüzülüyor.
Uzaklarda bir yerlerde kalbimizden vuruyorlar. Ve getiriyorlar maddenin özgül ağırlığını, yüreğimizin tam ortasına yığmaya çalışıyorlar. Ve getiriyorlar çağın gürültüsünü, kulaklarımızın içinde, zihnimizin ağırlığınca ses kırıntıları. Bütün çıplaklığıyla derisi soyulmuş ölümü mezarlıklara hapsediyorlar, bütün ruhlarda bilinmezlik dünyası bir telaş bir telaş. Göğsümüzde sızlayan neyse kayıp limanların ötesinden gelen bilinmezlik şarkısını söyleyen odur. Kalbimize saplanan çağın teknolojik demirinin kurduğu medeniyet neyse, kurumuş yaprağın sızlanması bundandır. Mahrem vakitler, sığındığımız gökdelenlerin betonlaşmış gölgelerinde teşhir işkencesi görüyorsa, simamıza meymenetsizliğin tarihini yazan odur. Korkularımızdan ürettiğimiz tanrıların hayat damarı neyse, yaşamanın sanrısı odur.
Geçiyor derisi yüzülmüş hayat, aynaların karşısında çırılçıplak. Yüreğimize bir ukde dahi konduramıyor biriktirdiğimiz ameller. Geçiyor üzerimizden kendileri ile savaşanların yüreğinden ölümün son saati. Gözleri kamaştıran olağanüstü trajediler geçiyor ve yazılıyor duyguların harap olduğu sokaklara. Derisi yüzülmüş hayat bir manivela gibi dönüyor her adımımızda. Düşünceler kor ateşte yanmanın tarihini çarçur ediyor. Açgözlü alev kapanları çevrelemiş etrafımızı. Amellerimiz derisi soyulmuş gölgelerin üstünü bir perde gibi örtüyor. Derisi soyulmuş hayatın üzerinde bomboş bir dünya dahi kalmıyor. Bir bir düşüyor üveyikler gözyaşlarımızın üzerinden aşiyan yuvasına. Kuş yüreği çırpıntısında bir gidiyor bir geliyor yaşamak. Ve giyiyor alışkanlıklarımızdan diktiğimiz elbiseleri çıplak bedenimiz. Ve giyiyor korkularımızdan diktiğimiz düşünceleri zihnimiz. Ve gidiyoruz dünya sahnesinden bir düş bir görüntü bırakarak.




