Kırılgan Kelimeler
TEMMUZ Sayı: 34 - Ağustos 2019

Kırgın yüreklerin akşamı 16:30 istasyonundan, duyguların galebe çalan kalp atışlarıyla hoyratça geçtim. Kırılgan hislerin kırık dalları üzerinden, hayatın kırık mahmurluğuna süzülerek geçtim. Hayat tonlarca amelini yüklerken fıtıktan biçare olmuş sırtıma, ayaklarımda mesai saatlerinin prangasını, sokakların haince beni muştulamasına aldırmadan, prangalarımı girişteki hole asarak darağacından geçtim. Hayal ile amellerimin arasında yürek atışlarımın dozunu şırıngaya koyarken, dünya tahtının objektifliğini sübjektifliğine bir kısır döngüye uğruna satarken bakışsız geçtim. İnce çizgilerin isyanını bastırmaya çalışırken kalın çizgilerin devasa boyutunun çelişkisinde, ince çizginin kalın çizgiden hakkını almaya çalışırken, çizgisiz yaşamlardan çizilerek geçtim. Yaz kuraklık üretirken Temmuz sıcaklığının üzerinde, kelimeler cümlelerin bağrını matkap ile delerken Ferhatsız, nakaratların sonunda çöl kokan sözcüklere takılıp kalırken mecnunsuz, Temmuz sıcağını bir yorgan gibi üzerime örterek geçtim. Zaman tenimin üzerinde oynak bir gün gibi hareket ediyordu, hücrelerimi dünya denilen kene yiyor, ruhumda buhran günleri büyüyordu. İçimde vakit alacakaranlık şeklindeydi, yüreğimdeki boşluk daha bir büyüyordu. Tenimle ruhumun savaştığı anlaşılmaz rüyalarla uykumdan geçtim. Her katil gibi geldim acı çektiğim yere, etrafımızda yaşanmamış hayatların çığlıkları ölümün dallarına konuyordu. Gökyüzünden yeryüzüne doğru süzülen yağmur aralığından nefessiz rüzgârlarla geçtim. İçimizdeki kuyularda gün görmemiş harami tavrında, kuşluk vaktini giyotin altına çekerken, içimdeki kuyularda kendi benliğimi ararken, yüreklerinizdeki aşiyan yuvalarını tarumar ederken geçtim.

Bir annenin ağıtını kılıçtan keskin siren sesleri ile örterken, ellerimizde duygusal kırıklar, adımlarımızda hoyratça yaşamlar ve gözlerimdeki fırtınaya tutulmuş feri hayat döngüsüne satarken son duraktan geçtim. Var mısın ki gözyaşları olmayan mevsimlerde, kanıtlamaya çalışıyorsun kendini Truva atının içine saklanarak. Var gibi olan hayatların Truva atının içine saklanan hayatları, öğle ile ikindin arasında sayıklayarak kendime sakladım da geçtim. Bak sabah düşleri kuşkanadının üzerine konuyor, mevsimlerden çaldığın birkaç damla gözyaşı Ağustos sıcağının üzerinde sek sek sekiyor. Akşam hüznü tütsü kokan çarşılarda, tandırlarda tarihin yaprakları kızartılırken, kapalı çarşıların ruhu satılırken açık havalarda geçtim. Vuslatın içinde büyüdükçe büyüyen özlemlerin toplamı bir adımlık mesafe kadar etmiyor. Özlem duymadığın zaman kırıntıları iki adım ilerliyor bir adım hayatın gerisine düşüyor. Vuslat ve hasretin arasından bütün özlemlerle gül vurgunu yemiş gibi geçtim. Kibrit çöpünden çıkan ve sinemizin üzerinden yalayarak geçen ateş, şehrin tabutlarının üzerinde yanan ateşten bir nebze olsun kıvılcım çalamadı. Tabutların üzerinde yanan ateş bağrıma korlar düşürürken taze talaş kokarak geçtim. Dinle yeryüzünü homur homur ediyor kulaklarımızın içinde. Dinle ve çığlıklardan yapılmış kitaplar ruhunun acısı ağırlığında. Ruhumun acısının ağırlığı bir sahafta satılırken, ah sesi ile ince ince inleyen ciltlerce kitapların yanından geçtim.

Gün, hazan mevsiminde tandırdaki ekmek gibi pişiyor, yapraklar sarardığı zamanlar akşamın rengine evriliyor. Sararmış yaprakların rengi ikindi serinliğinin yüzünü kızartıyor. Ağaçlar yapraklarını rüzgâra sürgüne gönderdiği zaman kırmızı topraklar üzerinden geçtim. Gece yarısı sessizliğinde karanlığın tenimize bulaşan rengiyle naralarımızı kusuyoruz. Nadanın içine saklanmış naralar talan ediyor bağları bahçeleri, gönüllerin mahmur iklimini. Nadasa kalmış naraların korku doluaralarından geçtim. Dilsiz kelimelerle kurulan şehirlerin, dilsiz öykülerinin çetelesini tuttum. Dudaksız sözler göğsümüze çarpa çarpa yığıldı, kriminal krizler hikâyelerin ortasına yeni vukuatlar serpeledi. Dilsiz kelimelerden dilsiz öyküler yazılırken, kalbinizin sessizliğinde krizlerle geçtim. Bütün insanların simasını arkaik bir tabloya sığdırdım. Her sima birbirine öfkeli. Her öfkeli sima birbirine duygusuz. Tabloların boyanmamış yüzünden elinizdeki fırçaların ahengine somurtkan bir edayla geçtim. Kırık dalın şarkısını şakıyan serçe. Rüzgârın hüznüyle kanatlanır her sabah. Kuşu uçuran kanatları değildi bilirim, pır pır eden kalbinden mevsimleri bilirim. Rüzgârın hüznüyle uçtuğunda bir gariplik duygusu taşır bilirim. Bir kuşun uçarken gariplik duygusunun içine dünya telaşını enjekte ediyorlarken geçtim.

Dünyayı enine boyuna ölçtüm, bir top beyaz kumaşa sığdırmaya çalıştım. Okyanusları denizlere ilikledim, içtiğim çay bardağı kadardı ancak. Ölümlü olan tiyatrolar kurdum, ölümden yana roller hayat arenasında satılmadı. Her ölüm rolünü ben oynadım fakat tiyatro sahnesi bir ileri bir geri gelecek ve geçmişi turnusol kağıdı gibi sarıp durdu. Bir başka vücutta kendi rolümü oynamak istedim, başka vücutta kendi rollerimi entegre etmeye cerrahi müdahale yapılamadı. Her Başka bir bedene cerrahi müdahale edilen rollerimi musalla taşına koyarlarken ölü taklidi yaparak yanından geçtim.

Özgürlüğümü şehrin aynalarının karşısına koydum. Etrafım birbirine yabancı hayatlar. Kalabalıklar çoğaldıkça şehrin aynaları yalnızlığımı daha da çoğalttı. Kırık bir ikindi gölgesi gibi durdu karşımda yalnızlığım. Kalabalıkların elindeki hayat rolü çarptıkça çarptı yalnızlığıma. Her çarpılmasında yalnızlığıma, şehrin bilinmeyen bir yerinde istiflediğim sessizliğim kırık dökük sokaklara döküldü. Sonsuzluk döküldü hiçliğin içine, her tarafım boydan boya bilinmezlikle boyandı. Bir şehirden şehre en güzel gösteren aynanın karşısından pozlar vererek geçtim.

Kırılgan kelimeler içtim, aşiyan yuvasında sabahladım. Hiç kimsenin görmediği düşler topladım, mevsimlerden paslanmış saatleri saniyeleri yakaladım. Gök kubbeyi geceyarısı yeryüzüne indirdim, tan yeri ağarırken ruhumun rengine boyadım. Aklın dumura uğramış zihinsel tezlerini aldım, yedi mağaraya yedi tezini bıraktım kuluçkaya yatırdım. Her düşen yağmur damlasını elekten geçirdim, cesareti korkunun mahzenine hapsettim. Bana göre değildi şimdiye kadar biriktirdiğim ne varsa. Dudaklarımın arasından kendi kendime düşman gibi süzüldüm, ömür hayallerle geçen mekânın içinde yeni doğan çocuk gibi kavradı dünyayı. Fakat kendi ben’ime uzak bu dünyadan kırılgan kelimelerle ben geçtim.

Mehmet Mortaş Arşivi
34 Sayı: 34 - Ağustos 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler