Bir ikimiz varız güzel ağlayan,
öbürleri hep güzel gülüyor.
2015 yılında yayın hayatına başlayan Post Öykü dergisi, tanıdık isimlerle yola çıkarken, ilk sayıdan itibaren yeni öykücülerle tanışmamızı da sağladı. Bu gençlerden bazıları ilk öykülerinden itibaren dikkat çekiciydi. İlk öyküler olmasına rağmen güçlü metinlerdi. Kısa zamanda kitaplaşan bu öyküler, gençler hakkında yanılmadığımızın delili sayılabilir. Bu isimlerden Elif Genç ile Post Öykü’nün Mart 2015 sayısındaki Masumiyet Karinesi öyküsü ile tanıştım. İlk okuduğum öyküsü olmasına rağmen, hazırlıklı olduğu, o güne kadar çalışıp, öykü biriktirdiği anlaşılıyordu. Post Öykü, Aşkar, Mahalle Mektebi, Dergâh ve İtibar dergilerinde öykülerini okumaya devam ettik. İşte bu öyküler, Düşünsene Hızır Bendim ismiyle kitaplaştı.
Kitapta on altı öykü yer almış ve “Diri diri gömülen kız çocuklarına” ithaf edilmiş. Öykülerde ilk dikkat çeken nokta, Elif Genç’in İslam literatüründen ciddi olarak beslendiğidir. Metafizik ögeler, Hz.Musa, Hz. Yusuf, Hızır kıssaları ayrıca kahramanların, hayata bakışları, tevekkülleri, imanları, kullandıkları dil, yazarın dini kaynakları bildiğini hissettiriyor. Dini motifleri kullanmak bazen risk taşıyabilir. Okuyucu bir tebliğle karşı karşıya kaldığını düşünebilir. Genç’in öykülerinde bu sorun hiç yok, kahramanlar ve anlatılanlar ile metafizik ögeler arasında bir tül perde hep var. Bu bağlamda yazarın ve kahramanların dili sivri değil. Kendinde olanı, bilinçli bir tercih olarak göstermeden hissettirerek anlatıyor ki, bu başarıdır.
Bir başka husus öykülerin neredeyse tamamının birinci tekil (ben) anlatıcıyla kaleme alınmış olması. Öykülerdeki ben anlatıcı, bilinç akışından ve iç konuşmalardan faydalanıyor. Ben anlatıcı, öyküleri olumsuz yönde etkilemese de, okuyucu farklı anlatımları da merak edecektir. Muhtemelen ben anlatıcıdan dolayı, yer yer ruhsal durumları anlatılsa bile karakterler detaylı tasvir edilmiyor. Buna rağmen karakterlerin tamamı oturmuş, yapaylıktan uzak, sahici duruyorlar.
Diğer bir husus, yazarın dil ile ilgili tutumu. Öykülerin tamamında çalışılmış bir dilden bahsedebiliriz.
Dikkat çeken bir başka nokta, birçok öyküde kısa ve net cümlelerin kullanımı. Bu kısa cümleler, çok özel veya aforizma kabul edilecek gibi etkileyici cümleler değiller. Ancak yazar bu kısa cümleleri o kadar etkili kullanmış ki, öyküye müthiş bir tempo vermiş. Bazı öykülerde; hikâye, anlatım ve merak duygusuna rağmen, kısa cümlelerin hızıyla metni bir çırpıda okuyorsunuz. Bu düşüncemizin daha iyi anlaşılabilmesi için, Kiraz ile Sakın Kalbinle Sevme öykülerinin tamamına, Tedavi Süreci öyküsünün ise son kısmına bu nazarla bakılabilir.
Elif Genç öykülerinde aile, anne, baba, karı-koca ve çocuklar üzerinden; silik kişilikler, aşağılanma duygusu, eziklik, yoksulluk, ayrılık, hasret, yalnızlık, hüzün, terk edilmişlik ve çaresizlik anlatılıyor. Bu tematik benzerliklerle, sürekli aynı şeyler tekrar ediliyor hissi uyanabilir. Yazar; bu tuzağa düşmekten, kurgunun soğukluğundan ve yavanlığından uzak bir anlatım ile sahici karakterler sayesinde kurtuluyor.
Genç, bazen öyle cümleler sarf ediyor ki, öykünün konusunu, sayfalarca anlattıklarını hatta sonunu bile gölgede bırakıyor. Sakın Kalbinle Sevme öyküsündeki “Sustukça unuturum zannettiğim ne varsa sustukça yerini kuvvetlendirdi. Hikâyeler kaderimmiş, anlatmasam da birikiyor. Bende varlığıyla baş edemediğim bir ağırlık var, hafıza ağırlık yapıyor.” Nilüferlerin Arasında öyküsündeki “Hiçbir anne çocuğunun doğumuyla ölmemeli” ve Gitmek İçin Çok Düşünmedim öyküsündeki “Bazı yerlerde misafirliğimiz hiç bitmez, ne kadar kalırsak kalalım ait olamayız.” ve son olarak Ayna öyküsündeki “Babamı vermeyen dalgalara annem kendini bırakmıştı. Bu sefer kimse annemi geri verir diye beklemedi.” cümleleri zihnimde hikâyeden daha fazla yer etti.
Kitaptaki Ayna öyküsü tema olarak diğer öykülerden farklı bir yerde duruyor. Okurken, bir İhsan Oktay Anar metninin atmosferini aklıma getirdi.
Kiraz öyküsü ise ilginç konusu, sohbet havasında geçen anlatımıyla, bir aşk hikâyesinin gündelik hayatın içinden nasıl güçlü anlatılabileceğine örnek bir öykü olmuş.
Ayaklar Altında Itırlar, Sümbüller öyküsü ise en çok dikkatimi çeken, birkaç defa okuduğum ve ara sıra tekrar keyifle okuyacağım, bence yazarın en güçlü öyküsü olmuş. Öyküde okuyucuyu ilk şaşırtan şey, konunun hemen göz önüne serilmemesi ve sürekli olarak değişmesi olacaktır. Sokak köpeklerini okurken birden bir karı koca ilişkisine ve muhabbetine, ardından bir evladın ölüm sahnesine, bir annenin ruh haline, ardından diğer çocukların hayatlarını anlatmaya dönen, merak hissinin azalmadığı değişken ve tempolu bir öykü.
İkinci dikkat çeken husus da öykünün bazı bölümlerindeki şiirsel anlatım. Defalarca okunsa dahi okuyucuyu sıkmayan mısra gibi cümleler. Kahramanın babasını anlattığı: “Güven sarsmayan erkeklere özgü gururla, derin merhamete sahip erkeklere özgü gururla, ardında incitilmiş kadın bırakmayan erkeklere özgü gururla ertesi gün kolları sıvardı.” ve annesinden bahsettiği “Boşluk annemle beslenip büyümesin diye, büyüdükçe annemi ufalamasın diye, annem kaybolursa babamı kurtaramayız diye bulduğumuz her şeyle doldurmaya çalıştık. Biz doldurdukça o derinleşti. O zaman anladım ki hiçbir çocuk tek başına ölmez,” cümleleri gibi.
Elif Genç, ilk yayımlanan öyküleriyle dikkat çekmeyi başardığı gibi bu öykülerin kitaplaşmasıyla hak ettiği yeri almış görünüyor. Zaman içerisinde ilk öykülerde görülen aksaklıkların aşılacağına inanıyorum. Bu ilk kitap kendini ispatın delili sayılabilir. Önümüzdeki dönemlerde; diliyle, kurgusuyla ve üslubuyla daha iyi öyküler okuyacağımızı ve üzerine daha çok konuşup, yazacağımızı düşünüyorum.
