Lübyana’ya Bir Bilet
TEMMUZ Sayı: 32 - Haziran 2019

“Gerçek yolcu, yalnızca gidebilmek için gidendir.”
Baudelaire

“Sizin için, başkalarının hayatını merak eden sevgili okurlar; sizler ve birçokları için hatta şu anda bilgisayarın başında bu öyküyü yazmak için kıvranıp duran, ruhlar ülkesinden bir ruh seçip bana hediye eden, aklımdan geçenleri okumak isteyen, kelime kelime beni var etmeye çalışan çok sevgili yazar, senin için de bu öyküleri anlatıyorum.”

Arzu Alkan Ateş’in “Lübyana’ya Bir Bilet”i sessiz sedasız ikinci baskıyı yapmasına rağmen, maalesef benimde geç keşfettiğim bir kitap oldu. Kitap ondört kısa öyküden oluşuyor. Öyküleri farklı kılan ilk önce farklı anlatım tarzıyla aynı zamanda deneysel bir çalışma olması. Diyalogların olmadığı, kısa cümlelerden oluşan, bir düşünce akımı şeklinde kısa ve net bir anlatım. İkinci olarak iç içe geçmiş, bazı öykülerde ikili bir anlatım şekline dönüşmüş bir biçim. Üçüncü olarak, bildik bir konuyu anlatırken dahi, çalışılmış ilmek ilmek örülen sağlam bir kurgu. Toplumun her kesiminden insanların hikâyesi, gerçekçi bir anlatım, hemen kendini açmayan metinler dikkat çekiyor. Ayrıca öyküleri okudukça yazarın, gözlem gücünü, hikâyeyi yakalayışını ve insanların iç âleminde yaşadıklarını bu kadar yalın ve güçlü anlatmasını takdir ediyorsunuz.

Kitabın açılış öyküsü, bir matadorla boğanın hikâyesinin anlatıldığı Matador isimli öykü. Matador Pedro Anselmo ile karşılaşacağı boğanın gözünden anlatılan, hayalle gerçeğin birlikte yürüdüğü, sürpriz bir sonla noktalanan güzel bir öykü.

Bay Sebastian, kör bir adam ile bastonunun hikâyesi. Yazarın bahsettiğimiz diyalogsuz, ikili anlatımı burada da dikkat çekiyor. İç konuşmalar, adamla baston arasında, bazen kendisiyle bazen de üçüncü bir şahısla devam ediyor. Bay Sebastian öyküsü de sürpriz sonuyla şaşırtıyor.

Gölge, bir kütüphane memuresinin küçük bir kasabadaki macerasını anlatan bir öykü. Kahramanımız Aysel, kütüphane ve kasabayla birlikte, okuyucuyla kitaplar arasındaki bağıda anlatıyor. Kitaplar ve kütüphane gibi Aysel’de yeterli ilgiyi görmeyecektir. Aysel için bir gölge bırakmak, bir gölge olmak yeterli olacaktır.

Arzu Alkan Ateş mutlu öyküler kaleme almıyor. Hayatın ve insanın içinde olan acıdan oldukça besleniyor. Kahramanları da bu acıdan, kederden ve yalnızlıktan paylarını alıyor. Bu acı ve keder, karamsar ruh hali ve hüzün bulutu öyküler boyunca peşinizi bırakmıyor. Gece, Arka Sıra, Monolog ve Bir Kuş Ki Düş’tü öyküleri peş peşe acı ve kedere boğuyor.

Gece, bir subayla bir köylü kızın hikâyesini çok farklı anlatan bir öykü. Arka Sıra ise bir çocuğun gözünden yazar annesiyle arasındaki derin boşluğun hikâyesi. Çocuğun annesinin dikkatini çekme çabası o kadar güzel anlatılmış ki, çocuk gözünüzün önündeymiş hissine kapılıyorsunuz.

Monolog, akraba evliliği yapan bir çiftin cüce çocuğunu anlatan bir öykü. Kahramanımız, engeli kadar babasının tavırlarından da acı çekecektir. “Baba ben sana yakışmadım… Gözlerindeki hiddet hep aynı. Acımakla nefret etmek arası bir duyguyla baktın bana. Ama hiçbir zaman gözlerinden sevgi geçmedi. Bir kere görseydim.”

Bir Kuş Ki Düş’tü öyküsü kitabın en etkileyici öykülerinden. Yine iç içe geçmiş iki hikâye anlatılırken, okuyucu geçmişle şimdiki zaman arasında gidip geliyor. Yazarın öykülerinde kullandığı büyük harfler, burada anlatıma ayrı bir güç veriyor. Öykünün kahramanı Dilhun, alzheimer olan annesiyle yaşadıklarını anlatırken sık sık geçmişe döner. Geçmişte bırakılıp unutulamayan, avcı babasıyla, kız kardeşi Deniz’in hazin sonunu bugün yaşadıklarıyla birlikte anlatıyor.

Kimin Uykusuyum, küçük bir çocuğun gözünden trafik kazası geçiren annesini anlatıyor. Rüyadaki Ben ise kitaba ismini veren, Slovenya’nın başkenti Lübyana’ya gitmek isteyen bir kadının öyküsü. Şükran, kendini evine ve ailesine adayan, etrafımızda olan ve tanıdık gelen kadınlardan birisi. Fakat Şükran’ın hayalleri var, etrafındaki kadınlara hiç benzemiyor, bir türlü benzeyemiyor. Ruhunda yaşadıklarını, hayallerini, içinde kopan fırtınaları kimselere hissettirmiyor. Toplumdaki diğer kadınlara sadece dışarıdan benziyor. Öykünün sonunda kocası ve çocuklarının da, Şükran’ı hiç tanımadıklarını anlıyoruz.

Ruhlar Ülkesi, çocukları olmayan çiftin hikâyesini farklı bakış açılarıyla anlatıyor. Diğer öykülerde olduğu gibi toplumun normal karşıladığı, sıradan kabul ettiği ve alıştığı birçok durumun, insanların iç âlemlerinde nasıl şiddetli ve derin bir acıyla yaşanabileceğine örnek bir öykü.

İçime Bak/Ma ise bir istismar öyküsü. Artık yetişkin olan bir kadının geçmek bilmeyen, asla geçmeyecek bir yarasının kaleme alınmış hali. Nasıl teselli edilebilir, nasıl hesap sorulabilir diye içinden çıkılmaz soruları düşündürten bir öykü. Kahramanımız yaşadıklarıyla birlikte; insanları, toplumu ve inancını dahi sorgular: “Kutsal kitapları yakalım önce. Kutsal olmadıkları için. Bizi koruyamadıkları için.”

Yazar, tüm bu acıları anlatırken ajitasyona kaçmadan, detay ve yorumlara boğmadan, gerçeği okurun önüne koymayı başarıyor. Öykülerdeki anlatım tarzı ve biçimle ilgili ise, bilinçli bir tercih ve ne yaptığını biliyor olmanın rahatlığından bahsedebiliriz. Kitapsever okuyucular satır aralarında; Marquez, Turgut Uyar, Edip Cansever, Oğuz Atay gibi yazarlarla Anna Karenina, Suç ve Ceza, Don Kişot, Aylak Adam ve Lizbon’a Gece Treni kitaplarına rastlamaktan memnun olacaktır.

Arzu Alkan Ateş, öykülerine tekrar dönebileceğiniz ve yenilerini merakla bekleyeceğiniz yazarlardan olacaktır.

Hüseyin Cömert Arşivi