Benim en güzel çocukluğumu ahmak bir ayak ezdi.
Yunus Nadir Eraslan, öykülerini Aşkar ve Edebiyat Ortamı’nda, son yıllarda da Hece Öykü’de okuduğumuz yazarlardan. Bu öyküler ile daha önce yayımlanmamış yeni öyküleri geçtiğimiz Eylül ayında Hece Yayınları’nda kitaplaştı. Öykü dünyasını takip edenler, Sadık Yalsızuçanlar ile birlikte hazırladığı, Edebiyat Ortamı dergisinin Öykü Yıllıklarından da yazarı hatırlayacaklardır. İlk öyküsü 1987 yılında yayımlanan ve bugüne kadar da öykü dünyasında yer alan yazar için, Çırak kitabını geç kalmış bir ilk kitap olarak kabul edebiliriz.
Kitap on dokuz öyküden oluşuyor ve bunların birçoğunu kısa öykü olarak nitelendirebiliriz. Hepsi birbirinden bağımsız olarak yazılmış olsa da, özellikle 70 ve 80’li yıllara ait bir uzun hikâye olarak da, bir dönem hikâyesi olarak da okunabilir. O yıllara, bir çocuğun ve gencin gözünden; içeriden, dikkatli ve ciddi bir bakış. Öyküler neredeyse kronolojik bir hayat çizgisi şeklinde ilerliyor. Öyküler; çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemi olarak üç ana başlık altında toplanabilir. Bu üç döneme ait öykülerle, bir çocuğun adım adım büyümesine şahit oluyoruz.
Dönem hikâyelerinde, bizzat şahit olduğunuz olayları ve atmosferi tasvir etmek, tanıdığınız insanları anlatmak daha kolaydır. Ancak şu sorun karşınıza muhtemelen çıkar: Yaşıtlarınız için anlaşılabilir ve tatlı hatıraları olan dönemler, o kuşağı bilmeyenler için anlamsız ve sıkıcı olabilir. Burada öykülerinizi güçlü bir kurguya yaslamanız gerekir. Eraslan, bu handikapı kolay aşmış. Hem dönem hikâyesi yazmış hem de güçlü kurguyla, gerçekçi atmosferle tüm okuyuculara hitap etmiş. Fakat bu arada belirtmek gerekir ki; aynı yollardan geçmiş, aynı olaylara şahit olmuş, aynı kitapları okumuş akranlarının keyifle okuduğu, gerçekçi metinler kaleme almış.
Öykülerin tamamında geleneğe atıf var. Ebeveynin, mahallelinin, öğretmenlerin, esnafın irfanına şahit oluyoruz. Usta-çırak, dede/nine-torun, karı-koca, öğretmen-öğrenci ilişkileri hep bu irfan, gelenek ikliminde anlatılmış. Müdekkik bir okuyucu, geçmiş ile günümüz çizgisindeki kırılmaları ve dönüşümleri fark edecektir. En önemlisi kuşak farkının, dede ve ninelerimizin hayata bakışındaki güzelliğin, hikmet ve irfanın nasıl yitirildiğini görebilecektir.
Yağmur suyu için “Sakın ayakyoluna dökme o suyu, erik ağacının dibine dök” diyen dede, “Duadan sonra dünyalık etmeyen”, banyodaki tuvaletle ilgili olarak “Hiç evde necaset olur mu” diye soran nine, “Komşu esnafın dualarla eşikten geçirdiği” çırak, “Piri olmayan mesleğe itibar etmeyen” baba bu irfana örnek olarak anlatılmış. Eski zamanlara atıfta bulunurken, modern zamanların hayatımızı nasıl işgal ve iğfal etiğini de anlatıyor yazar: “Neonlar istila etmemişti gecelerimizi ya da sokak lambaları gecenin huzurunu bozacak kadar parlak değildi.” “Yatsı namazından sonra biz de uyurduk, şehir de uyurdu.”
Öykülerde bir çocuğun hayatı gözler önüne serilirken, haliyle büyükler de çok güzel örneklerle anlatılmış, birçok yerde kulağa küpe nasihatler edilmiş: “Yolumuzu gözleyeni bekletirsek işimiz rast gitmez; karanlığa kalan evin yolunu bulamaz.”
Ebeveynler, özellikle babalar, tüm hatalarına, eksikliklerine rağmen mütedeyyin ve mütevazı insanlar. Bahsedilen öğretmenler, ustalar, askerler, öğrenciler hep sahici kahramanlar. Bu sahicilik, haliyle okumayı daha zevkli hale getiriyor.
Eraslan’ın öyküleri, çocukluğu ve gençliği 70 ve 80’lerde geçenlere tanıdık gelecektir. İlk önce İran devrimi ardından ülkemizde yaşanan 12 Eylül Darbesi, tarikat ve cemaatlerin daha görünür olduğu yıllar. Çay ocağı, kitabevi, vakıf ve dernek sohbetleri. Buralarda gerçekleşen sohbetler, tartışmalar. O yıllarda da gündemimizde olan ve gençleri etkileyen; Said Nursi, Mevdudi, Seyyid Kutup, Hasan El-Benna ve Cemil Meriç gibi yazarlar. Elimizden düşmeyen; Risaleler, Fizilal-il Kur’an, Gariplerin Kitabı, Minyeli Abdullah gibi kitaplar.
İlk defa ruh ve düşünce dünyamıza sirayet eden; Cihad, Dârü'l İslâm ve Dârü'l Harb, Tağut, Bel’am gibi kavramlar. Kitap okunan, hatim ve vaaz kasetlerinin dinlenip, vaizlerin ateşli konuşmaları eşliğindeki tartışmalar. İmam Hatiplerin bir anda tüm gündemimizi işgal ettiği yıllar. Bu çocukların üzerindeki, ebeveyn, öğretmen ve resmi otorite baskısı, bunların üzerinden mevzi kazanma savaşları, ardından gelen 28 Şubat garabetinin travması ve üzerimizdeki etkileri. Uzun yıllar konuşacağımız ve yazacağımız konular gibi görünüyor.
Yazar; o yılların sosyal meselelerine içeriden bir gencin bakışıyla bakıyor. Çok taraf olmadan, sadece şahitlikler üzerinden hikâyelerini anlatıyor. Bu anlatılanlar, sadece bir çocuğun tatlı anıları şeklinde değil. Yoksulluk, cehalet ve şiddetten de, rahatsız etmeden bahsediyor. Kaset Seansları ve Üç Kafa Üçü De Kel Kafa öykülerinde babaların şiddetle ilişkileri örnek gösterilebilir. Tespit ve hafızaların tazelenmesiyle birlikte, dönemle ve yaşananlarla ilgili eleştirel bir okuma imkânı da veriyor.
Yazar ilk öykü olan Yol Ucu’nda “elbisesini hızla giyindirdiği çocuğu, yolun iki yanının söğütlere büründüğü kısmında yürütmeye başlıyor”. Okuyucunun da yolculuğu çocukla birlikte burada başlıyor. Kısa bir metin olan Yol Ucu’nu bir öyküden ziyade yazarın çocuk ve insan olarak yolculuğunun girizgâhı olarak kabul etmek doğru bir yaklaşım olacaktır. İlk önce “Balçık kendinden bir şeydi. Öze bulanmıştı; o, ondan dağılmıştı yeryüzüne” ifadesiyle insanlığa, ardından çocukluğa atıfta bulunuyor. Çocukluktan, gençliğe veya yetişkinliğe, hayatın gerçek ve yaşanması zorunlu olan yüzüne geçişi ise sanki iki dünya arasındaki geçiş gibi anlatıyor: “Bu ağaç derenin karşı kıyısındaki hayatı diğer kıyıdaki hayata bağlıyordu. Bulunduğu taraf daha bahardı sanki. Mevsimlerin geçişini seyrediyordu ya da baharın ölümünü… Baharın ölümü, çocuğun ölümüydü.”
Bu öyküden sonra artık her çocuk gibi yazarın içindeki çocuğun da öykülerle birlikte büyüdüğünü görüyoruz. Hemen peşinden gelen Sonsuzluk Üzerine Bir Rüya Denemesi öyküsünün girişinde çocuk da bu durumu itiraf eder: “Mezarlığa açılan küçük ve dar bahçe kapısından başımı eğerek içeri girdiğimde büyüdüğümün farkına varacaktım; kabristanın da… Büyümüştüm ama çocuktum, sadece boyum uzamıştı.”
1980’li yılların ortasında öğretmen olarak Sivas’ın Ulaş ilçesine giden Sadık Yalsızuçanlar ile öğrenci olan Yunus Nadir Eraslan’ın yolları burada kesişir. Yolcu öyküsü Yalsızuçanlar’a ithaf edilirken aynı zamanda, o dönemin küçük bir ilçesinde yaşayan insanlar ve olaylar bir gencin gözünden anlatılır. Yolcu aynı zamanda Yalsızuçanlar’ın 2006 yılında yayınlanan ve Risale-i Nur’lar’da geçen mesellerin, kıssaların yeniden okunup, yazıldığı kitabının ismidir.
Üç Tefeül Bir Şair öyküsü de, Yolcu gibi gerçek olay örgüsüyle etkisi güçlü olan, zevkle okunan ve yazarın hayatında etkisi olan bir şairi, Erdal Çakır’ı anlatıyor ve ona ithaf edilmiş. Üç Tefeül, üç bölüm halinde kaleme alınmış. Şairle tanışması ve kendi üzerindeki etkisi çok güzel anlatılmış, keşke biraz daha uzun olsaydı diye hayıflandığınız bir öykü.
Kaset Seansları öyküsü, kısa olmasına rağmen hikâyesiyle etkileyen bir metin. Çocuk mülkiyet ilişkisine dair ilginç bir bakış açısıyla başlıyor. Dindar bir babanın, ailesi üzerindeki etkisi, bir çocuğun gözünden anlatılıyor.
Sesler öyküsünde bugüne kadar hiç dikkat etmediğim bir güzellik yakalanmış. Bir çocuğun, dede ve ninesiyle birlikte anne ve babasını anlattığı öyküde seslerden bahsedilmiş. Babasının sesinin ezan ve uzun havaya, ninesinin sesinin ise dua ve masala yatkın olduğunu anlatmış.
Son öykü Çırak ise kitaba ismini vermeyi hak eden, bir baba oğul hikâyesiyle başlayıp, usta çırak hikâyesine dönen hikmet dolu, acı bir öykü. Gerçek kahramanlar, kanlı canlı önümüzde yaşıyor gibi anlatılmış. Yine bitmesin dediğimiz öykülerden olmuş.
Eraslan, öykülerini güzel bir Türkçe ile kaleme alan bir yazar. Okuyunca metinlerdeki dikkati ve çalışmayı fark ediyorsunuz. Fakat işmam, insiyak, tarassut, muhalledat gibi kelimeleri bize hatırlatmasının güzelliği yanında dikdörtgensel gibi kelimelerin uyumsuzluğu dikkat çekiyor. Başmüdür muavini, müştemilat ve muhtıra kelimelerinin hatalı kullanımı ise gözden kaçmış.
Son cümle yazarın Yol Ucu Öyküsünde söylediği gibi: Her şey çocukluk ve onun telaşsız kıyısında durmak ve seyretmekti.
Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım sübhanıma… Öldümse El hükmü-lillah, kaldımsa Elhamdülillah…
-Hayırlı geceler oğul
-Hayırlı geceler dede…(Gece, Ay, Senfoni ve Dua)
