Mutluluk Onay Belgesi
TEMMUZ Sayı: 19 - Şubat 2018

Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil
edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil,
mahremiyetlerin sergilendiği,
satıldığı ve tüketildiği bir pazardır.
Tiyatro temsilin, pazarsa sergilemenin mekânıdır.

Byung-Chul Han

Fatma Barbarosoğlu deyince akla ilk önce yazar ve edebiyatçı, ardından sosyolog kimliği gelecektir. Yeni Şafak gazetesinde yıllardır kaleme aldığı yazılara, bir boşluğu dolduran Nihayet dergisine, sosyolog ve edebiyatçı kimliği damga vurmuştur. Bugüne kadar kaleme aldığı inceleme ve denemeler, alanı olan sosyoloji çalışmalarının neticesidir. Yazdığı roman ve öykülerde de bu derin birikimin izlerini rahatlıkla okuyabiliriz. Son öykü kitabı Mutluluk Onay Belgesi ise her iki alanın, yani sosyoloji ve edebiyatın ortak bir çalışma alanı olmuş. Bu kitap hem edebiyatçılar hem de sosyal bilimler alanında çalışanlar için birkaç noktadan örnek bir çalışmadır:

1-Gerçek gözlemlerden yola çıkarak yazılmış öyküler

2-Çok canlı, güncel ve üzerinde henüz yeterli çalışmanın yapılmadığı ciddi sorunlar yumağı olan bir konu

3-Edebiyat ve sosyolojinin birlikte yürüdüğü bir çalışma

4-Öykülerin yazar tarafından başlatıldığı/bitirildiği ve okuyucular tarafından birçok farklı sonla yeniden bitirildiği interaktif bir çalışma

5-Öykülerin ilk önce yazarın köşesinde yayınlandığı (bir öykü hariç) ve okuyucuların elektronik ortamda tamamladığı bir etkileşim ortamı

6-Bitti denilemeyecek, ardında sorular bırakan ve devam edebilecek bir çalışma

Mutluluk Onay Belgesi, iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde yazarın kaleme aldığı dokuz öykü bulunuyor. İkinci bölüm ise “Bir Hikâyenin Kaç Farklı Sonu Olur?” başlığını taşıyor ve bu bölümde okuyucular tarafından kaleme alınmış farklı sonlar var. Bu bölümde dokuz hikâye için kaleme alınmış yirmi sekiz farklı son var. Daha ilk sayfada öykülerin ismine bakınca kitabın ana izleği ortaya çıkıyor: “Ninemin Emoji Sözlüğü”, “Birlikte Bir Selfimiz Olsa Şöyle”, “Sen, Ben, Cep Telefonu, Bir de Kahve”

Hepimizin artık isteyerek veya zorla dâhil olduğumuz, sosyal medya, iletişim, sanal dünyalar, gerçekmiş gibi sunulan hayatlar, internet, feysbuk, cep telefonları, kameralar, cigabaytlar, megapikseller, selfiler, emojiler… Barbarosoğlu; sosyolog kimliğiyle, güçlü ve doğru gözlemleriyle, her gün içinde olduğumuz dünyayı tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor. Sermekle kalmıyor, okuyucuyu düşünmeye, bu sanal âlemi sorgulamaya ve sınırlar çizmeye davet ediyor.

Kısa bir zaman önce evden çıkarken cüzdan veya çanta ile anahtarlarımızı kontrol etmek yeterliydi. Şimdi ise cep telefonu ve yedek batarya, cüzdandan daha önemli bir hale geldi. Bir insanın ömrünün tükenmesi, cep telefonunun şarjının tükenmesi kadar önemli değil artık. Evlerde, işyerlerinde, araçlarda, lokantalarda, camilerde telefonlar elden düşmüyor ve her yerde bataryalar, şarj cihazları, harici hard diskler. Bu çılgınlığı 2010 yılında bir Umre seyahatinde fark etmiştim. Kâbe’yi tavaf ederken insanlar ellerinde cep telefonlarıyla sürekli video ve selfi çekiyorlardı. Vaka, birkaç hatıra fotoğrafı çekmeyi çoktan aşmış; insanları rahatsız etmeye, ibadetin huşusunu kaçırmaya, mahremiyetin sınırlarını aşmaya hatta artık tacize varmıştı. Fotoğraf çekilmekten, namahremle bir araya gelmekten imtina eden bir kişi, önünde giden kadın veya erkekle aynı karede bir araya gelebiliyordu. Siz gayri ihtiyari, oturur kalkarken, secde ederken veya üstünüzü başınızı düzeltirken birilerinin kadrajına girebiliyordunuz. Bundan rahatsız olanların sayısı gittikçe azalırken, siz derdinizi kimseye anlatamamanın sıkıntısıyla tek başınıza kalıyorsunuz.

Teknoloji, teknolojinin ve sahip olunan cihazın modernlikle kurulan bağı, sosyal mecraların cazibesi, insanın eşyayla olan münasebetini ve bakış açısını da etkiledi. Artık cep telefonları altıncı parmağımız belki, daha doğrusu üçüncü elimiz oldu. Camiden, evden, odalardan, lokantadan, işyerlerinden, sınıftan, hastaneden, mezarlıktan canlı yayın yapıyoruz. Amcasının cenaze merasiminde, mevta kefenle kucaklanmış toprağa verilirken, selfi çekip hemen paylaşan yeğene şaşırmıyoruz. Kırk gün kimselere gösterilmeyen bebeklerden, canlı yayınlanan doğum anlarının yaşandığı günlere geldik artık.

Bu konular üzerinde uzun uzun konuşup, okuyup yazacağımız aşikâr. Herhalde önümüzdeki yıllarda gündemimizden çıkmayacak. Birkaç yıl önce Yeşilay, bağımlılık üzerine seminerler düzenliyordu. Bu seminerlerdeki konu başlıklarından birisi “Teknoloji Bağımlılığıydı”. Yakında bu bağımlılık için hastaneler bölümler kurulur mu, merak ediyorum.

Barbarosoğlu’nun öyküleri sosyal bir çalışma olarak değerlendirilecektir. Fakat bu ciddi bir edebi metinle karşı karşıya olduğumuz gerçeğini değiştirmeyecektir. Öykücü kimliği zaten kabul görmüş bir yazarın postmodern bir çalışması olarak okunabilir. Öykülerin bittiği halde tamamlanmaması, yazarın bunu kasıtlı olarak düşünüp bırakması, onlarca farklı meslek ve yaş grubundan farklı sonlar yazılması, bu katılımların farklı sorulara kapı açmasını postmodern bir anlatım olarak yorumluyorum.

Barbarosoğlu, gündelik hayatta gözlemlediği insanları ve vakaları, öykünün diliyle anlatmış. Bunu anlatırken metaforik bir dil, deneysel bir üslup ve farklı bir biçim üzerinde çalışmış. Öyküleri anlatırken, kurgu olmamasına rağmen gerçekliğin yalınlığından uzaklaşmış. Burada edebiyatın hikâyelere sunduğu katkıyı ihmal etmemiş. Bir tez çalışması ve soğuk bir makale gibi kaleme alınmamış, canlı ve gerçekçi metinler yazılmış. Karakterleri anlatırken öykünün temel unsurlarından olan mekân ihmal edilmediği gibi, yaşayan mekânlar tasvirlerin zihnimizde rahatlıkla canlanmasına katkı sağlamış.

Kitabı okurken aklıma, “botokslu toplum” diye bir kavram geldi. Daha önce kullanıldı mı bilmiyorum. Kastım şu, botokslu yüzlerdeki mimiklerin ve duyguların azlığı bazen de yokluğu ortada. Teknoloji bağımlısı insanlar da/toplumlar da botokslu yüzlere benziyor. Sosyal medyadaki yüzlerinden gerçeği bilmeniz hatta bir tahminde bulunmanız bile neredeyse imkânsız.

Kitaptan sonra en çok konuşacağımız ve sorgulayacağımız konulardan birisi, herhalde mahremiyet kavramı olacaktır. Cep telefonları, kameralar ve sosyal medya paylaşımları mahremiyet çizgilerimizi resmen ortadan kaldırdı. Kişisel özgürlük alanlarımızın ihlalini henüz tespit bile edemediğimiz için çözüm üzerinde konuşamıyoruz.

Barbarosoğlu’nun yine önemli bir tespiti olan, kendimizi kelimelerle ifade edemeyişimiz, dilimizi ve kelimelerimizi kaybedişimiz, hikâyemizi anlatamayacak duruma gelmemiz, sadece gençlere münhasır gibi görünse de toplumun tamamını sardığı göz önündedir. Kitaptan, kasıtlı olarak alıntı yapmadım ama şu cümleyi paylaşmadan edemeyeceğim: “Hayatımıza giren her yeni teknoloji, en insani yanımızı alıp kendi sınırlarına dâhil ediyor. 19.yüzyıl teknolojisine uzuvlarımızı kaptırıyorduk, 21.yüzyılın teknolojisine kelimelerimizi, duygularımızı, benliğimizi kaptırıyoruz. İnsan kalmak için, insan olmak için teknolojiyi zaruret miktarı kullanmak zorundayız.”

Şayet iyi bir hafızanız yoksa ve kitabı bir solukta okumayacaksanız, önce yazarın ardından okuyucuların yazdıklarını okumanız faydalı olacaktır. Barbarosoğlu’nun kitabı ve ele aldığı konular üzerine uzun zaman konuşacağımızı zannediyorum. Bitmeyen hikâyeye buyurun.

Hüseyin Cömert Arşivi
19 Sayı: 19 - Şubat 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler