Gidiyorum! Beni hikâyeden çıkartın.
Beni Hikâyeden Çıkart, Ali Işık’ın ikinci öykü kitabı. Öykü dünyasını takip edenler, Hece Öykü ve Dergâh dergilerinde yayımlanan, daha sonra Bekleme Salonu kitabında toplanan öykülerini hatırlayacaklardır. Bekleme Salonu ilk kitap olmasına rağmen, kurgusuyla ve diliyle dikkat çeken öykülerden oluşuyordu. Beni Hikâyeden Çıkart ise on müstakil öyküden oluşmasına rağmen, öyküleri okudukça birbirleri arasındaki bağı fark ediyorsunuz. Bu nedenle bölümlere ayrılmış bir uzun hikâye olarak da okunabilir.
Kitapta ilk dikkat çeken husus mekânlar ve meslekler. Sanki öyküler ilk önce mekân belirlenmiş, üzerine diğer unsurlar kurgulanmış gibi. Öykülerdeki mekânları salt bir bina olarak kaleme almamış. Okudukça; sadece bir mekândan, bir alandan bahsetmediğini anlıyorsunuz. Bu anlamda, günümüzde modern hayatın ruhsuz, işgalci, insana ve fıtrata aykırı şehirleşmesine, binalara ve işyerlerine inat bir mekân tasavvurunu okursunuz. Öykülerin geçtiği yerler çok tasvir edilmez, detaylar fazla verilmez. Ancak siz o yerin ruhunu hissedersiniz.
Işık’ın mekânı anlatırken başvurduğu sade anlatım, karakterler anlatılırken de devam ediyor. Kahramanların detaya girmeden anlatılan mesleklerinde bilinçli bir tercih olduğunu görüyoruz. Modern hayatın getirdiği değer bilmezlik, tüketim çılgınlığı, hız; kahramanların mekân, hayat ve işlerine yansımıyor. Kahramanları tarif için en uygun kelime “derviş” olacaktır. Mesleklerde bu dervişane bakış açısına, hayata ve karaktere uygundurlar aslında: Ciltçi, saat ustası, fotoğraf sanatçısı, öğretmen…Bu mesleklerin tamamında modern hayatın izlerine çok rastlayamazsınız. Bir kitabı aylarca elde çeviren, şirazesiyle, kapağıyla, derisiyle, sayfalarıyla tek tek ilgilenen bir ciltçi. Kimsenin kolunda saat kalmadığı, plastik saatlerin yayıldığı hele de zamanın kıymetinin bilinmediği bir çağda bir saat tamircisi. Bu kıymetli zamanlarda bir anı yakalamak için uğraşan, bunu sanata çeviren ve bu an üzerinden anlatacakları olan bir fotoğraf sanatçısı. Her şeyin hızla tüketildiği bir zaman diliminde hayatı yavaşlatıp, bakmamızı, gördüklerimiz üzerinde düşünmemizi ve fark etmemizi sağlayan modern zaman dervişleri…
Ali Işık’ın karakterleri ve mekânları sahici olduğu gibi, anlattığı hikâyelerde bir o kadar sahici. Bildiğiniz, tanıdığınız, aşina yüzler. Olaylar da sokakta, çarşıda, pazarda geçen, birçoğunu farklı şekillerde de olsa yaşadığımız, gördüğümüz olaylar. Peki, bildiğimiz karakterler, mekânlar ve olaylar varsa anlatının cazibesi nedir? Kanaatimce, gerçek hayatı anlatmadaki samimiyeti ve bu hayatın dinamikliğini aktarması, hepimizin hissettiği eskiye özlem, anlatımdaki rahat ve sade üslubu, sakin temposu, biçimsel denemelerin rahatlığı, dil işçiliği sayılabilir.
Biraz öykülerden bahsedecek olursak, ilk öykü olan Şiraze bir ciltçinin öyküsü. Modern zamanlar, kapitalizm, aç gözlülük, hırs, eski-yeni mücadelesi. Fakat kahraman öyküde kendi inancını ve durduğu yeri okuyucuya açık açık anlatıyor. Şiraze’nin kahramanı tam bir derviştir. Kitapta daha sonra da karşımıza çıkacak olan Zehiralan Dağı ile ilgili babasının anlattığı hikâye hem orijinal bir tespit hem de hepimiz için bir ders niteliğindedir: Zehirlenen, sizde, işlerinizde, mekânlarınızda ferahlık bulsun. Bizim görevimiz de bu. İnsanlar yerken, içerken, seyrederken, dinlerken ve en çok da konuşurken zehirlenirler evlat, dedi. Zehir, gözkapaklarımıza birikir, bakışımız karışır, neye bakacağımızı, neyi göreceğimizi unuturuz. Zihnimize damlar, düşüncelerimiz bulanır, nereye gideceğimizi hatırlamayız. Konuşuruz, sözcüklerimiz bize yabancıdır. Düşünürüz, içinde biz yokuzdur. O, öyle bir şeydir ki havalansın diye açtığımız pencereden sızar. Nefesimize karışır. İnsandan insana sıçrar. Zehir deyip geçme evlat, o bizim imtihanımızdır. Onu emecek can suyu gerekir.
Kırık Kemik Uçları, bir başka derviş meşrep olan saat ustasının öyküsü. İlk öyküde göze çarpan hırs ve açgözlülük bu defa bir baba oğlu üzerinden anlatılır. İlk öyküdeki ciltçiye yapılan atıf, öyküler arasında bağ varmış hissi doğursa da aslında bağımsız fakat özünde benzer öyküler.
Kitaba da ismini veren Beni Hikâyeden Çıkart isimli öykü, bir öğretmen üzerinden hikâyesini anlatıyor. Öykünün çıkış noktası, öğretmenin eline geçen ve yirmi yıl önce İstanbul’u terk eden bir adamın defteri. Defterle birlikte yolculuk başlıyor. Yolculukta Calvino’dan Nuri Pakdil’e izler bulmak mümkün. Bu arada öğrencisi üzerinden sorduğu “Kurguda inisiyatif kimde?” sorusuna cevap arayabilirsiniz.
Öykünün bir yerinde Calvino’nun Görünmez Kentler’inden bir bölüm dikkat çeker: Kitap bir alan; okur içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Kitap, dışarı çıkabilmek için bir yola koyulma olanağı.
İlk iki öyküyü okuyunca klasik bir öykücü ve öykülerle karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. Üçüncü öyküyü yukarıdaki cümlenin ışığında tekrar okuyacak ve düşünecek olursanız, çıtanın hızla yükseldiğini, öykülerin çok da kolay metinler olmadığını, bu öyküyle birlikte dikkatli okuyucuyu içine alacağı keyifli bir yolculuğu fark edeceksiniz.
Kabuk öyküsü, virgülden önce ve virgülden sonra diye iki bölüme ayrılmış. Bir fotoğraf sanatçısıyla yola çıkılıyor bu defa. Kabuk, diğer öykülerdeki gibi diyalogların pek olmadığı bir öykü. Yine dervişane bir cümle bizi düşünmeye ve anlamaya sevk ediyor: Bana sorarsan makineyi bırak. Gördüklerinin içinde yüzmeye bak. Madem fotoğrafçısın şu görüntüyü dondur. Kaydır tuvalin üzerine. Geç karşısına. İçinde kendi yerini tespit et. Sonra yırt. Hayat resmin ardındadır. Yırtmazsan göremezsin. Ön yüzünde oyalanır durursun.
Şahika’nın Kanatları öyküsü, dil olarak şiirselliğini hissettiğiniz, berrak akan bir tatlı su gibi. En keyif aldığım öykülerden birisi diyebilirim. Burada İsmet Özel’den bir alıntı dikkat çekiyor: Değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor. Beni çarpan cümleyi ise arada soruyor: Bıraktığımız gibi bulacağımız kaç kişi kaldı şu dünyada?
Birçok hikâyede sahaf, kitap, dergi, hat ve ebru tabloları, posterler, fotoğraflar gözümüze çarpıyor. Poster öyküsü de böyle bir hikâye. Aynı zamanda önceki öykülere ve kahramanlara rastlayacağınız bir öykü. Açılış cümlesi ise belki hepimize hitap ediyor: Beni ayakta tutacak hikâyelere ihtiyacım var, dedi içeri giren yabancı. Hangimizin böyle hikâyelere ihtiyacı yok ki?
Suflörün Sesi, kitaptaki farklı öykülerden birisi. Diğer öykülerde olduğu gibi açık bir mesaj kaygısı, baskın bir karakteri yok. Farkını anlamak için okumak gerekecektir. Öykünün kapanışı ise Sait Faik’in Hişt öyküsü ile.
Okçular Tepesi öyküsü ile yine ilk öykülere benzer bir öykü okuyoruz. Yine modern dünyanın sorunlarına, zengin bir aile üzerinden değinir. Zengin hanımın hizmetçisi üzerinden bir sorgulama yapar. İlk öyküde karşılaştığımız kahraman ve Zehralan kitabı tekrar karşımıza çıkıyor. Bir bilgenin ağzından yaptığı kısacık tespit ise gerçekten önemli: Zehir dilinden başlar yayılmaya.
Kapıda Uyuyan Ağaç öyküsü günümüzde neredeyse bitmek üzere olan bir usta çırak ilişkisini anlatıyor. Yazar, mesajını usta üzerinden veriyor. Öyküdeki usta karakteri, bugünlerde yokluğunu aradığımız, varlıklarıyla mesrur olduklarımızdan. Birkaç cümle tarife yeter: Dünyaya uzun uzun ve müdahalesiz bakanlardandı o. Hayretle seyreder gibi. En küçük kıpırtının onda müthiş bir karşılığı olurdu. Öyküde Kul Nesimi’den İsmet Özel’e savrulurken, öykünün sonu birden ummadığınız bir yere atıyor bizi: Bot dediler, mülteci…Karşıya…Umut…Avrupa…Savaş, dediler… Dalgaların köpüğü denize doğru yüzükoyun yatmış, gözleri kuma batmış çocuğun saçlarındaki kum tanelerini temizliyordu.
Zehralan son öykü olmasına rağmen, okuduğumuz önceki öyküleri yeniden hatırlatıyor ve tüm hikâyeyi tamamlayan bir öykü olarak kitaptaki yerini alıyor. Bu öyküyle ilgili hiçbir şey söylemeden okumanızı salık veriyorum.
Kitabı bitirdiğim zaman ilk olarak kitabın ithaf edildiği hemşerim rahmetli Cahit Çollak ağabey geldi. Cahit abi ilk ve ortaokulu Malatya’da okuduğu için kendini biraz da Malatyalı sayardı. Kitapta anlatılan derviş meşrep kahramanların mücessem haliydi. Rahmet olsun.
Açılışı Beni Hikâyeden Çıkart öyküsündeki bir cümleyle yapmıştık, kapanış cümlesi de aynı öyküden: Bense uzlaşılmış kelimelerden müteşekkil bir alanda güvende sayarım kendimi.
