Almanya Acı Vatan - “olay Berlin’de Geçiyor”
TEMMUZ Sayı: 20 - Mart 2018

Hırs

Gurbet çalışmak demektir
Dedi, hem de gece-gündüz
Çok çalıştı, çok kazandı
Az harcadı, çok biriktirdi
Hele bir dönelim memlekete
O zaman görsünler beni, dedi
Yıllar hep böyle geçti
Az yedi, çok biriktirdi...

Geçenlerde bir kapalı kutu içinde
Memleketine götürdüler onu
Herkes gördü de vah etti
Yazık, o göremedi

Abdullah Erol Göksu

Gurbet, gurbetçi, vatan, vuslat kelimeleri bize çok yabancı olmasa da herhalde gündemimize “Alamancı” diye nitelendirdiğimiz, gurbete çalışmaya giden işçilerle girdi. 1950’lerin sonlarında Avrupa’ya değişik yollarla gidenler olmasına rağmen, asıl gidiş kapısının açılması, Federal Almanya ile Türkiye arasında imzalanan 31 Ekim 1961 tarihli İş Gücü Anlaşması ile oldu. Bu tarihten sonra; göç, gurbet, acı vatan, işçi, fabrika, mark, permi, çifte vatandaşlık, Berlin, Köln, Hamburg, Berlin Duvarı, Almanya ve Sirkeci ekspresleri hayatımıza, bir daha çıkmamak üzere girdi. ‘Alamancı’ kavramından sonra Avrupa’ya çalışmaya giden tüm işçiler, tanınır bilinir oldu. Hele yaz ayları; memlekete yıllık izne gelen gurbetçilerin, arabaları, kıyafetleri, hediyeleri ve anlattıklarıyla yeni bir gündemimiz olurdu. Mercedes, BMW ve Ford arabalar biz çocuklar için hayâl gibiydi. Akrabalarımız ve şehirdeki diğer Almancıların arabaları günlerce gündemimizi meşgul eder, gıptayla izler, modellerini ezberlerdik. Aslan Köse isminde Malatya’da herkesin tanıdığı bir gurbetçi vardı. Mercedes’inin arkasına parlak harflerle Malatyalı Köse yazdırmıştı. Aslan Köse, caddelerde, sokaklarda görününce, gurbetçilerin izin mevsimi olduğunu anlardık.

Gurbetçilerin hikâyelerini çok dinledik. Her ailede tanıdıklar, akrabalar mutlaka vardı ve acı hikâyeler hepimizindi. Yıllar geçtikçe, gurbetçilerin yaşadıkları, edebiyat, sosyoloji ve sinema alanında yer bulmaya başladı. Şu ana kadar yeterli olduğunu hiç düşünmedim. Bu kadar hikâye başka bir ülkenin elinde olsa, herhalde binlerce film ve kitap muhataplarını bulurdu. Biz ise bu hikâyeleri doksanlardan sonra, ikinci ve üçüncü nesil gurbetçi çocuklarından duymaya başladık.

Naime Erkovan da bu hikâyeleri anlatan gurbetçilerden. Olay Berlin’de Geçiyor yazarın beşinci öykü kitabı. Önceki kitaplarını okuyanlar hatırlayacaklardır, Erkovan, fantastik öyküleri, kendine özgü üslubuyla, oturmuş diliyle ve biçimsel denemeleriyle anlatan bir yazar. İki binli yılların öyküsünde iki damar dikkat çekici olmasına rağmen, üzerinde henüz yeteri kadar çalışma yapılamamıştır. Bunlardan birincisi fantastik öykü, diğeri ise rüya öyküleridir. Türk Fantastik Öyküsü üzerine yapılacak çalışmalarda Erkovan’ın ismi önemli bir yer teşkil edecektir. Fantastik öykülerden vazgeçmeyen yazarın, biçimsel denemeleri de her kitapta kendini gösteriyordu. Bu biçimsel denemeler ve kurgu yeteneği, her kitabın birbirinden çok farklı olmasını sağlamıştır. Bir önceki kitap olan Ay ve Güneş Kumpanyası ise bu anlamda en orijinal kitabı olmuştur diyebiliriz. Doğu ve Batı’nın bilinen birçok masalını ve aşina olduğumuz Şehrazat, Sinbad ve Robin Hood gibi kahramanlarını yeniden anlatmıştı.

Olay Berlin’de Geçiyor ise yer yer fantastik ögeler bulunduran ama yazarın biçim ve kurgu çalışmalarından vazgeçmeden, küçük bir kızın gözünden gurbet hikâyelerini anlatıyor.

Kitap iki ana bölümden oluşuyor: Bana Olanlar ve Şehre Olanlar. Bana Olanlar bölümü ilginç bir anlatım olmuş. Klasik öykünün sınırlarını değiştiren, ikinci bölüme bir mukaddime diyebileceğimiz beş öyküden oluşuyor. Beş duyu üzerinden; Gör, Dokun, Kokla, Tat ve Duy başlıklarıyla anlatılanlar gelecek öyküler için bir nevi girizgâh olarak planlanmış. Bu plan çok önemli çünkü anlatıcı küçük bir kız çocuğu. Gurbet hikâyelerinde anlatılabilecek, yazılabilecek milyonlarca öykü olduğu bilinen bir gerçek. Ancak yazar yetişkin bir insanın gözünden bakmayarak acı hikâyelerden çok, yaşananları bir çocuğun gerçekle hayâl arasındaki küçük dünyasından anlatıyor. Gerçek hayatın çirkinliklerine, kötülüklerine bulaşmadan, saf bir zihinden, güzel bir gözden, gurbeti ve duvarları görmemizi sağlıyor. İlk bölümde gurbet çok alenî gösterilmese de, çocuk hissiyatıyla ve kısmen anlattıklarıyla varlığını hissediyorsunuz.

İkinci bölüm ise gurbet hikâyelerinin anlatıldığı on öyküden oluşuyor. İlk bölümdeki duyularla hazırlanan okuyucu bu bölümde artık ritmin sürekli arttığı öykülerle baş başa kalıyor. Naime Erkovan’ın öykülerinin anlatımındaki ritim, tüm kitaplarının karakteristik bir özelliği. Her öykü kendi içerisinde; dil, anlatım, merak ve heyecan gibi unsurlarla devam ettiği gibi bu tempo kitap boyunca da devam ediyor. Öykülerin dili her kitapta daha oturmuş ve kendini kabul ettirmiş görünüyor. Aslında biz oturmuş ve duru bir dile, kıvrak bir dilin sağladığı rahat anlatım tarzına, yazarın ilk kitabı olan Beşinci Düğme’den beri aşinayız.

Kitabın kahramanları, anlatıcı çocuk dışında belirgin değil. Anne, baba, öğretmen, arkadaş, komşu, çocuklar, baca temizleyicisi, oyuncakçı gibi kahramanlarımız var. Sıcak Hayaller öyküsü dışında isimleri belli olmayan, çok konuşmayan kahramanlar. Ancak bu kadar az ve isimsiz kahramana, neredeyse olmayan diyaloglara, çocuk özneli anlatıcıya rağmen, öykülerin kurgusundaki ve anlatım tarzındaki kuvvet, problemsiz metinler ve rahat bir okunuş sağlıyor.

Her öykünün başında yer alan bir cümlelik epigraflara, herhalde öykünün ve kitabın tamamlayıcısı olarak bakabiliriz. Bu kısacık cümleler peş peşe okunduğunda, yazarın hayalindeki uzak bir ülkeden bahseden küçük bir öykü olarak düşünülebilir. İlk bölümdeki cümleler duyu hikâyeleriyle bağlantılı. İkinci bölümdeki cümleler ise ayrıca dikkat çekici. Bu cümleleri kitabın bütünlüğü içerisinde düşününce etkileri ortaya çıkacaktır.

Ödüllere, hele de edebiyat ödüllerine karşı mesafeli olmuşumdur. Ödül sürecinin işlemesi, jüri ve adayların belirlenmesi, ödüle değer bulunanlar hep muğlak gelmiştir. Türkiye Yazarlar Birliği, 2017 yılı, “Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları” ödülüne hikâye alanında “Olay Berlin’de Geçiyor” kitabıyla Naime Erkovan’ı layık görmüş. 2017 yılı öykü alanında bereketli geçti. Birbirinden iyi ilk kitaplar ve tanıdığımız yazarların yeni kitaplarıyla buluştuk. Bunların bir kısmı elbette bu veya başka ödüllere layıktır. Ancak Naim Erkovan da bu ödülü sonuna kadar hak etmiştir.

Kitaptan sadece bir giriş cümlesi almak istiyorum: “Uzak bir ülkede, mutlu insanlar yaşıyor. Bayramlarının mutluluğu bize ulaşamıyor.”

Küçük gurbetçi kızla tanışın, yabancı olmadığını anlayacak ve seveceksiniz. Zaten hepimiz bu dünyada gurbetçi değil miyiz?

Hüseyin Cömert Arşivi
20 Sayı: 20 - Mart 2018 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler