“can bağışlama olmasın!
ölüm fışkırıyor gözlerinizden
ve külrengi çiçekler topluyor çirkefin kıyılarına
can bağışlama olmasın!
dikkat!
Şaşkınlar, temiz yürekliler
eskiler, ünlüler, yalvaranlar
kapatsın yüzünüze eğlence kapılarını”
Ağustos sıcağında, Sierra Nevada dağlarından bir rüzgâr esiyordu hafif hafif, zeytinliklere doğru. Kurumuş otların arasından aniden bir kertenkele yuvasına kaçarken, yemyeşil portakal bahçeleri biraz ötede vadiyi süslüyordu. Uzaktan kıvrımlı, ince ve derin akan Guadalquivir ırmağının tarihe tanıklık etmiş sesi dolaşıyordu üzgün ve yorgun. Yaseminler, süsenler gülümsetiyordu kırları. Güneş kızgınlığını derinleştiriyor, acı günlerin muhabirliğini yapıyordu. Güzelliğin, aşkın, neşenin ve dansın ortasında ölüm yine minbere çıkıyordu. Çeşitliliğin coğrafyasında zorbalık krallığını ilan etmek üzereydi.
Sevilla, Kordoba ve Granada üçgenindeki mümbit araziden ateş tutuşturulmuştu bile. Fakat Guadalquivir ırmağı olacaklardan habersiz yine akıyordu. Ah Endülüs! Nice ağıtlar yakılmıştı üstüne… Yine bir ağıt yakılacaktı Endülüs’ün Granada şehrinde bilinmeyen parmaklarla. Bu cennet topraklarda aşkın yenilgilerinden biri daha başlıyordu. Katliamların, tehcirin ve aslında cennetteki cehennemin tekerrür edeceğinin sinyalleri verilmişti bile apoletli muhterislerce.
Beş tane adam elleri arkalarında bağlı yürütülürken birbirlerine çarpıyorlardı. Dört silahlı adam tutukluları silahlarının namlularıyla ittirirken komutanları aniden dur emri verdi. O esnada robot gibi yürüyen ve başlarına gelecek olan felaketin farkındalığıyla donuklaşan tutuklulardan biri diz çöküp yalvarmaya başladı. Tutuklular Endülüs’ün sıradan köylüleriydi. Üzerlerindeki derme çatma kıyafetlerinden zavallılıkları anlaşılıyordu ama biri hariç. Beyaz pantolonlu, beyaz gömlekli; karakaşlı, kara saçlı, yaşı yolun yarısındaki yakışıklı adam diz çöken tutukluya hızlıca göz attı. Boğa Güreşçisi dostu Ignasio’nun geçen yıl kahramanca ölümü aklına gelince adama acıdı. Ve gözlerini köylüden kaçırdı. Zira biliyordu ki, ölüm cesur insanlara yakışırdı.
Kendi dizelerini hatırladı. “Bakmak istemiyorum ona! Tutuşur çünkü anılarım” diye mırıldandı. Komutan tüfeğin dipçiğiyle yalvaran köylüyü yıkarken askerlerine bağırdı. “Kaldırın onu!” Köylü merhameti uyandıramayacağını anlamıştı. Bu onu uysallaştırdı. Karakaşlı, kara gözlü adam ise, trajedinin kaçınılmazlığının farkındaydı. Kısacık hayatının kısacık kalan kısmında yine Endülüs’ü dinlemek, Guadalquivir ırmağını duymak, zeytinlikleri, portakalları görmek, süsenleri, yaseminleri koklamak özetle Endülüs’ü içine çekip hissetmek istiyordu. Çünkü o Endülüs’tü. Hayatı boyunca bununla gurur duymuş, savaşın başladığı ilk ayda arkadaşı Bunuel’in gitme demesine rağmen ailesinin yanına, başına gelecekleri ihtimal dâhilinde tuttuğu halde gelmişti.
Geçen yıl İgnasio için yazdığı her şeyi şimdi kendisi için hatırlıyordu. Kendisi için tekrar ediyordu. Ne demişti en son; “Kolay doğmaz, eğer doğarsa, böyle katıksız, böyle güngörmüş Endülüslü.” Bu toprakların bir gün kendisine ağıt yakacağını bilmenin gururuyla başını kaldırdı ve komutana baktı. Komutan buz gibi beton soğukluğuyla gözlerini tutukludan kaçırıp emretti. “Sıraya dizin!” Askerler, hızlıca bozulmuş safları düzeltip beş adamı yan yana dizince, aralarında hiçbir fark kalmadı. Komutan ateşşş! Diye bağırdığında askerler, düğmeye basılmışçasına tetiklerini çektiler ve beyaz gömleklerin üzeri kırmızılarla süslendi. Dimdik duran adamlar, şimdi yerde cansızca yatıyordu. Askerler bundan sonra ne yapacaklarını komutanlarından duymadan hızlıca tüfeklerini omuzlarına takıp, cesetleri ayaklarından ve kollarından ikişerli şekilde tutup, köylülerin “gözyaşı kaynağı” dedikleri eski su kuyusuna fırlatıp attılar.
Vakit akşamüstü saat beşti. Akşamüzeri tam beş! Ölülerin üzerine, beyaz kireç dökülmedi. Gerisi ölümdü çünkü yalnızca ölüm! Hiç kimsenin ilgisini çekecek bir yanı kalmamıştı gözyaşı kaynağındakilerin ve Guadalquivir ırmağı yine akıyordu, bu defa olanlardan habersiz! Endülüs, kaderini bir kez daha yaşamak için adım atmıştı. Savaş çocukluktan çıkmış, masumlar kirlenmeye başlamıştı bile. Aşk yine yenilmişti ölüme!
1936 yılında İspanya İç Savaşının ilk kurbanlarından, 20.yüzyılın en büyük şairlerinden kabul edilen Lorca, öldürüldüğünde henüz 38 yaşındaydı. Yaşadığı zamanda, çok genç yaşta popüler olmayı başarabilen Lorca, ressam Salvador Dali, yönetmen Luis Bunuel, şair Juan Ramon Jimenez ve Pablo Neruda gibi dönemin ünlü sanatçılarıyla dostluklar kurmuş ve faşizmin tohumları atılıyorken, faşizme karşı halkının yanında, her anlamda çeşitliliğe ve halkın değerlerine sahip çıkıyorken öldürülüşü onu romantik bir kahraman haline getirerek, kendisinden sonra gelen özgürlükçü şairleri de etkilemiştir.
Aslında Lorca’da ideolojik fikirleri işleyen şiirlere ve tiyatro eserlerine rastlamayız. O doğal olarak doğduğu, yaşadığı ve nihayet öldüğü Endülüs’ün; Çingene, Arap, Müslüman ve Yahudi çeşitliliğinin kültürel yansımalarını yaşamdan aldığı ilhamla eserlerine yansıtmayı ustalıkla başarmış biridir. Onun bu içtenliği, her mısrada okuyucuda karşılığını elbet bulacaktır. Zaten büyük sanatçıları “büyük” yapan, yerellikten uzaklaşmadan evrensel olabilmeyi başarabilmeleridir. Bu konuda edebiyat tarihinde sayısız isim vardır. Lorca tam da böyle biridir.
Onun eserlerinin çoğunun gerek şiir olsun gerekse tiyatro, teması; aşk ve ölümdür. Bu ikili, eserlerinin ayrılmaz birer parçasıdır. Yerel bir olaydan aldığı bir aşk hikâyesini içinde trajediyle soslayarak evrenselleştiren yani “Bu tür olaylar her zaman her yerde olabilir” dedirten kıvama getiren bir üslupla yazılmıştır. Şiirlerini çeşitli nazım biçimlerini kullanarak yazan Lorca, hem yerel hem de evrensel bir şair olduğunu gösterir. Bir taraftan bizdeki maniye benzeyen “Copla” adı verilen İspanyol halkının düğünlerde, şenliklerde dans eşliğinde belirli bir ezgiyle okunan şiirler yazarken, bir diğer yandan da Baladlar, Romanslar… Ama yalnızca bunlarla da kalmaz ve Türkü, Ağıt, Gazel, Kaside şeklinde yazdığı şiirlere de rastlarız.
Endülüs, Lorca’nın ilham kaynağıdır. Orada yetişen her şey, orada varlığıyla Endülüs’e katkı sunan her varlık ve Endülüs’ün tarihinde bulunan her olay onun birer esin kaynağıdır. Kullandığı nazım şekilleri zaten bunun bir ispatı iken, bununla birlikte sanırım pek çok şairin pek ilgisini çekmeyen ya da aklına gelmeyen, Endülüs’ün önemli figürlerinden Çingeneler onun baş tacıdır. Ki “Çingene Romansları” isimli eseri onun en tanınmış eseridir. Çingeneleri yargılamadan, kültürlerini şiirinde sergileyen Lorca, bu yönüyle şairlikten uzaklaşıp bir ozan haline gelir. Onu ozan yapan unsurlara, şiirlerine konu olan halk hikâyelerini ve destansı yaşamları açık, anlaşılır bir üslupla kaleme almasını da ekleyebiliriz.
Şiirlerinin pek çoğunu dostlarının anısına ya da onlara ithafen yazan Lorca, şiirlerinde toplumsal konulara ve sosyal sorumlulukla, yaşananlara da dikkat çekmiştir. “Ölü Çocuğa Gazel” şiiri bu konuda oldukça etkileyicidir:
“Her akşamüzeri bir çocuk ölür,
her akşamüzeri Grenada’da.
Her akşamüzeri yerleşir de su
dostlarıyla konuşur baş başa.”
Şiirde usta kabul edilen Lorca tiyatro eserlerinde bazı kusurlarıyla eleştirilir. Buna rağmen tiyatroları dünyanın çeşitli ülkelerinde oynanmaktadır. Tiyatro eserlerinde de konu, aşk ve ölüm ikilisi üzerine kurulurken bu defa bu ikiliye kader de eklenir. Tiyatroda, şiire göre daha bireysel konuları işleyen Lorca, eserlerinin çoğunda, aşka geçit vermeyen ya da hayatında aşkı tanımamış, aşka karşı mesafeli insanlarla kendini aşkta bulmuş insanlar arasındaki çatışmayı konu edinir. Bu aşk; ya tamamlanmamış bir aşktır ya da yasak! Bu yüzden kaderin zincirleriyle bağlanmış olanlar, bu zincirleri kırarken ölümle tanışırlar. Eğer bir imgeyle Lorca’nın tiyatro eserlerindeki konularını anlatmak istesek, şöyle bir durumla karşılaşırız. Kader, yüce dağlardan denize doğru kıvrımlarıyla birlikte akan kocaman bir nehirdir. İnsanlar ise bu nehirde yüzen çer çöplerden ibaret. Kimi zaman aşk, bu nehirden saparak çalıların, sazlıkların arasına kaçırmak istiyor insanı, oysaki kuralsız olan her aşkın ya önünde ya sonunda bir ölüm boğuyor o aşkı ve kader akışına devam ediyor.
Bu imgeyi somutlaştırmak gerekirse, “Kanlı Düğün” adlı eserinde Lorca, kocası ve evladı öldürülmüş ve intikamla nefes alıp veren bir annenin geriye kalan tek erkek evladını evlendirmek istemesiyle konuya girer. Oğlan, babasının ve kardeşinin katillerinin uzaktan akrabası olan bir kızı istemektedir. Kızın da babası arazilerini bu evlilikle büyütmek arzusundadır. Lorca’nın diğer eserlerinde de bu babanın ifade ettiği “mal, mülk biriktirme arzusu içinde iken olup bitenlerden habersiz duruma düşen” tip sıklıkla kullanılır. Düğün için her şey en güzel şekilde hazırlanırken, kızın eski sevgilisi evlenmiş bir evladı bir de yeni doğacak bir çocuk beklediği halde atıyla uzun yollar tepip kızın yanına gelmektedir. Kız, kendine ihanet ettiğini düşündüğü bu gençten uzak durmak istediği halde Leonardo’nun gizli gizli gelip gitmelerine ses çıkarmamaktadır. Leonardo ve karısının da davetli olduğu düğün günü geldiğinde gelin Leonardo ile kaçar. Peşlerine düşen damat, Leonardo ile giriştiği kavgada Leonardo ile birlikte ölür. Ortada eski sevgilisinin ve evleneceği gencin kanları gelinliğine, saçlarına bulaşmış bir gelin, kocasını ve evladını öldürmüş olan Leonardo’nun ailesinin kara büyüsünü tekrar yaşayacağı korkusunda iken büyünün gerçekleşmesine gözyaşlarını dökecek olan ana, mal mülk hırsında iken hiçbir şeyden haberi olmayan bir baba ve yaslar içinde diğer çocuğunu bekleyen dul bir kadın kalır.
“Kelebeğin Kötü Büyüsü”, “Yerma”, “Bernarda Alba’nın Evi” adlı tiyatro eserleri de içinde barındırdığı çatışmasıyla oldukça sürükleyicidir. Lorca, aşk üzerine ve aşkın bastırılışı ile ilgili çeşitli deyişleri bu eserlerinde inceler. Olayları tarafsız bir gözle izleyen, anlatan durumundadır. Yani bu aşk kavgasında kimi zaman gelenek ve toplumsal baskının sözlerini; kimi zaman ise bu yasak ilişkilere yol veren insanların tavırlarını aktarır. Bu kavgayla figürlerini bir nevi tartıştırır. Çatışmaları zaten bir çıkmaz sokaktır. Olmayacak şeyler yaşandıktan sonra çözüm aramaya çalışan akılların kendine göre sebepleri vardır. Mesela Kelebeğin Kötü Büyüsü’nde “ Hamamböceği olmayacak birine kelebeğe âşık olur. Kimileri bunu onaylar kimileri ise karşı çıkar. “Bernarda Alba’nın Evi” adlı eserinde kocası ölmüş olan Bernarda Alba’nın kızlarını ve yaşlanmış annesini âşık olmamaları için evden dışarı çıkartmayışı anlatılır. “Yerma” da tam bir trajedidir. Çocuk isteyen Yerma’nın aşksız evlendiği ve hırsla malını çoğaltmaya çalışan kocasından nefreti anlatılır.
Son tahlilde Lorca, gerek şiirde gerekse tiyatroda işlediği bireysel ve toplumsal konularıyla okuyucuyu düşünmeye sevk eden, farklı bakış açılarını okuyucunun önüne seren Endülüs’ün dünya edebiyatına armağan ettiği değerli bir ozandır. Muhakkak ki, Lorca’da herkes kendinden bir şeyler bulacaktır. Zira Goethe’nin de dediği gibi “İnsan, kendini yalnızca insanda tanır.”
