çocuk gülerse…
Nükleer Savaş biteli 30 yıl olmuştu. Ondan önce de insanlar daha fazlasına sahip olmak için savaşırdı ama bu savaş bir dönüm noktası olmuştu. Artık yeryüzü başka bir yere dönüşmüştü. Bitkisel çeşitlilik azalmış, evcil bazı hayvanların soyu tükenmişti. Bundan daha kötüsü insanın doğası bozulmuştu. Artık insanlar gülmüyor, üzülmüyor ve konuşmuyordu. Her insan birbirinden bağımsız ve tek başına ve sanki dünyada kendinden başka bir varlığın varlığından habersizce yaşıyordu. Büyük felaketten yıllar önce de bölgesel savaşların acımasızlığı altındaki insanlar, duygularını kaybetmişlerdi. Fakat savaşa maruz kalanlar değildi yalnızca hislerini kaybedenler. Onları çaresizce izleyenlerde de yavaş yavaş bu belirtiler baş göstermeye başlamıştı. Mesela üzüntünün derecesi azalmıştı. Çünkü her geçen gün insan, üzülmek için daha felaket bir olayla karşılaşıyordu ve buna gösterilecek tepkinin dozajı artık belirlenemiyordu. Çocuğu ölmüş bir kadın, başucunda ağlamak yerine kahkahalar atıyor ama daha sonra hiçbir şeye tepki vermiyordu. Dehşetli bir geceden kurtulmuş o çocuğu çoğu kişi hatırlar. Köylerindeki katliamı bir perdenin arkasından izleyip kurtulmuştu ama ondan sonra tek bir kelime söylememişti.
Her şey artık geride kalmıştı. İnsanlar savaşmıyor ama birbirlerini sevmiyorlardı da. Evlilikler azalmış, insanların birbirlerine karşı arzuları sönüvermişti. Arzular demişken hatırlatmalı ki insanlar yalnızca ihtiyaçları için yaşıyordu, bunun olumlu bir yanı vardı. Açlıktan ve savaştan kimse ölmüyordu artık. Buna karşılık tuhaf bir şey olmuştu. Teknolojik gelişim ve sanat durmuştu. Evler, iş yerleri geometrik şekillerde, hatları keskin ve estetikten yoksundu. Yeni, farklı hiçbir şey üretilmediği gibi, insanlar bunu arzulamadan tek düze bir yaşamı seçmişlerdi. İnsanların genel durumu böyleydi ama bu duygu donukluğunun başında yalnızca yönetim bölümündeki insanların bir kısmının hala ölmemiş, canlı kalmış yanları vardı. Onlar topluma tekrar gülmeyi, üzülmeyi, öfkelenmeyi, nefret etmeyi öğretmek için çabalıyordu. İçlerinden biri, bu durumu eskiye çevirmek için bir fikir ortaya attı. Sokakların başına, mahallelere ve meydanlara insanların gelip geçtiği her köşeye balmumundan insanlar dikilecekti. Bu heykeller, gülen, öfkelenen, üzülen, düşünen vs. insanlığın tüm hallerini içeren figürler olacaktı. Bunları gören insanlar da unuttuklarını hatırlayacaktı. Mesele zaten buydu. İnsan kendinde olanı unutmuştu. Sadece hatırlatmak gerekiyordu. Bu fikir nükleer savaştan hemen sonra düşünülmüştü, zira yöneticiler de yaşattıkları zulümlerden sonra diğerleri gibi oluvermişlerdi.
Robotlaşmış hayat sürüp gidiyordu. Sanki dünya son insanın da ölmesini bekliyordu. İnsanların yüzlerinde okunan tek duygu, umutsuzluk, ümitsizlikti. Yaşama mahkûm olmuşçasına, yürüyen, uyuyan insanlar vardı. Fakat bir gün, bir çocuk evinden kaçtı. Zira çocuklar zaten azdı olan da dışarı çıkarılmazdı. O çocuk her şeyi yeni görürcesine hayrete kapıldı. Sonunda sokak başında balmumundan insanları da gördü. Onların simalarındaki duyguları tanımaya çalıştı ama boşunaydı sanki. Bunları daha önce hiç görmemişti. İlk önce boydan boya kırmızı renkli dağınık, ayakkabı bağcıkları bağlanmamış ve düğmeleri iliklenmemiş bir insana, balmumundan heykele rast geldi. Kaşları çatıktı. Saçları darmadağınık. Ona baktı çocuk ve bir anlam veremedi. Tanıyamadı öfkeyi ve hemen içindeki itki ile uzaklaştı ondan. Sokağın yokuşundaki girişte simsiyah bir adam gördü. Bu siyah ceket, siyah gömlek ve siyah şapkasının altında, kapanmış gözleriyle, elinin boşluktaki bir varlığı okşarcasına açtığı avucuyla dimdik duruyordu. Çocuk bunun üzüntü olduğunu hatırlayamadı. İçinde bu şifreyi çözecek dekoder yoktu. Fazla duramadı onun da yanında. Zira bu renge de daha fazla tahammül edemedi.
Üzgün balmumundan adamın hemen ötesinde, boydan aşağı sapsarı Rodin’in heykelini gördü. Bu düşünen adamdı. Hüznün kıyafetini giymişti. Bilincin ötesindeki bu duyguyu tanıması için hiçbir imkân yoktu. Ama ne garipti bu adam. Dizine koyduğu dirseğiyle başını taşımaya çalışıyordu sanki. Ağır gelen neydi ona? Buna da bir anlam veremedi. Çocuk biraz daha yürüdü, sonunda nükleer savaştan geriye kalmış çiçeklerin arasında, rengârenk bir adam gördü. Tam bir palyaçoydu bu. Kıvırcık, uzun, sarı saçlarının arasında kelebekler uçuşuyordu. Kırmızı, toparlak burnunu, beyaz, pamuk gibi bir tavşan yalıyordu. Balon balon, kırmızı beyazlı pijamasının iki paçası da yırtıktı. Düğmeler kırıktı ama her bir ayrı renkte gömleğiyle ona bir gökkuşağı havası veriyordu. Çocuk ona diğerlerinden daha çok baktı. Çünkü çok daha fazla uyarıcı vardı. İçi gıdıklandı. Yüz kasları tıpkı karşısındaki balmumundan adamın yüz kasları gibi gerildi ve dudakları iki tarafa yayıldı. Çocuk, insana dair bir şeyi hatırlamıştı.
Bundan sonra kelebek etkisi gerçekleşti. Güçsüz bir duygu çeşitlendi. Arzular, istekler çoğaldı ve kısır bir döngüden ibaret olan tarihin tekeri tekrar dönmeye başladı. İnsan kendi için huzurlu bir yuva yerine ihtirasla birbirinin hakkına tecavüz etmek için savaşmaya yeniden başladı. Böylesi, dünya için normale dönüşün sinyaliydi. Fakat ne zaman insan kendi zulmünden yorulsa, sokaklardan, meydanlardan kaldırılan balmumundan insanları özler olmuştu.

