Kuzeyden güneye doğru köyü ortasından kesen yolun güney ucunda bulunan ev, köyün âdeti olduğu üzere yoldan gelip geçenin mahremiyeti görmemesi için örülmüş duvarlarla ve ıhlamur ağacıyla örtülüydü. Çok geniş olmayan avluda, ıhlamur ağcının altında bir sedir ve sürekli bir işe koşuşturulan el arabası daima beklerdi. Yıllar önce ahşaptan yapılmış bu evin tavanında fareler cirit atar ama sahipleri onları görmediği müddetçe rahatsız olmazdı. Bu ahşap evin altında samanlık, yoncalık, arkasında ise ahır bulunuyordu. Tabi yıllar içinde sürekli değişimlere uğramış eve çıkılan ve ahşaptan eskiyen merdiven betonla değiştirilmiş, uzun koridorlu balkon neredeyse avludaki duvarla birleştirilircesine genişletilmiş, evin arka bölümünde kalan ve eve girdikten sonra epey bir uzakta bulunan tuvalet iptal edilerek eve daha yakın bölüme alınmıştı.
Bu evden kimler gelip geçmemişti ki… Artık yıllar geçmişti üzerinden. Bir zamanlar bir karı kocanın yanında kalan oğlu ve karısı ile onun da oğlu, karısı ve çocukları tam dört kuşak hep birlikte bu evde yaşardı. Köyden uzakta da olsa evin gerçek sahibi, balkona attığı sandalyesiyle yoldan gelip geçeni seyreder ve son günlerini yoldan gelip geçeni durdurup “nereli ve kimin nesi olduğunu” sormakla geçirirdi. Karısı yıllar önce ayakta durmaktan yorulmuş, yerde sürünerek ömrünü bitirmeyi umut ederken, evin gerçek sahibinin oğlu çalışmaz, oğlunu, gelinini ve karısını çalıştırırdı. Evin gerçek sahibinin oğlunun en çok sevdiği şey torunlarıydı. Karısına, oğluna, gelinine göstermediği merhamet ve şefkati onlara fazlasıyla gösterirdi. Bu yüzden olsa gerek, büyük büyükbabanın yakın gelecekte öleceği ve oğlunun da güçlü pozisyonu nedeniyle torunlar, babalarını ve annelerini unutmuş dedelerini vekil edinmişlerdi.
Çok sürmedi. Her şey beklendiği gibi oldu. Önce yıllar önce yerde sürünerek yaşayan büyükanne öldü ardından da kocası. Artık yönetim tam anlamıyla oğluna geçmişti. Büyük bir fabrika gibi yaşamlarını sürdürmek üzere sürekli çalışmak zorunda olduklarını ve çalışmayan, işlemeyen hiçbir şeyin işe yaramadığı bilinciyle torunlar ve dede hariç herkes çalışıyordu. Gece saat üçte motorlarla toplanan köylülerin yanına bu evden de bir karı koca ve büyükanne sabaha kadar tütün kırmak üzere yola düşüyordu. O zehir için öylesine bir çaba gerekiyordu ki, bir duman olup bitecek tütün için gecenin üçünde kırılmaları akşama kadar küfede getirilen tütünün yorgan iğneleriyle ipliklere dizilip, sergende yayılması ve güneşte kuruması beklenirdi. Bütün bunlar için de yorulmak bilmeden bir titizlikle çalışmak gerekliydi. Ama yalnızca tütün bu ailenin geçimini sağlamazdı. Ahırda en azından bir inek ve işlerin gördürüleceği mesela dağlardan odun getirecek bir eşeğe ihtiyaç vardı. Hayvanlar için yonca, geriye kalan tarlalarda pancar ve tarlaların kenarlarında muhakkak kavak ağaçları bulundurulurdu.
Evin ikinci kuşak otoriter babadan sonra en değerlisi gelindi. Baba ona pek ilişmez, yaptığı işlerini eleştirmez hatta kimi zaman da ona danışırdı. Babaya karşı sesini yükseltebilecek tek kişi de oydu fakat onun kaygısı, sorumluluklarıydı. Baba ile kavga ederek evin geçiminde aksama olmasını istemezdi. Hem kurulu bir saat gibi çalışmaktan öteye yeni bir sorgulama anlamsızdı. Bu yüzden de baba ile gelin evin idare işini birlikte yürütür ama son sözü hep babaya bırakırdı. Her şey öylesine güzel işlemesine, günler, haftalar, aylar ve mevsimler sırasıyla geçip giderken zamanın koşullarına ustalıkla ayak uydurularak işler düzene konurken, hep bir terslik olarak kalacak çocuk ölümleri bu büyük ailenin başından bir türlü gitmezdi.
Belki de en son hangi çocuğunun öldüğünü, hangisine hangi adı koyduğunu bile unutmuştu. Fakat iyice büyüyüp ölenler elbette unutulmuyordu. Mesela birisinin ismi sonradan doğacak olan çocuğuna da koyacağı üzere Feyzullah’tı. Uzun süre yaşamış, küçük yaşlarda tuhaf soru sormaları ve r harfini çıkartamadığı için sevimliliği bütün köylülerce bilinirdi. Ölmeden önce aylarca duvarlardaki kireçleri söküp ağzına atıyor ve bu alışkanlığı bir türlü bıraktırılamıyordu. Doktordan gelen sadece bir demir eksikliği teşhisinden bir ay sonra ölmüştü. Daha kundaktayken ölen birkaç çocuk bir yana Feyzullah’tan daha da kederlisi on üç yaşına kadar yaşayan Ahmet’ti. Onun hastalığına da bir anlam verilmemişti önceleri ama daha sonra onun kan kanseri olduğu anlaşılmış, o güzel Kur’an okuyuşu gönüllerde yer ederek o da göçmüştü bu hayattan çabucacık. Ölüm bu aile için sıradan işlerdendi artık. Çok da kederlenmeye gerek yoktu belki ama Ahmet’in resmi çerçeveletilip misafir odasındaki beyaz badanalı duvara önce yıllarca asılmış, sonra üzerine bir tülbent örtülmüş ve nihayet sonunda da yerinden kaldırılmıştı.
Gelinin de ömrü fazla uzun sürmedi. Henüz kırk iki yaşında iken yine bilinmez bir hastalıkla ölmüştü. Oysaki bu evi bir karabasan gibi ziyaret eden ve her ziyaretinde birini götüren ölümün, büyükanneyi alması bekleniyordu. Zira anlamsız ama alışılmış bir köy kavgası olan su sırası kavgasında iri yarı bir adamın tersi dönmüş ve elindeki küreği büyükannenin kafasına indirmişti. Neredeyse bir ay yoğun bakımda yattıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi işine gücüne de geri dönerken, ailenin en önemli ferdi, aileyi ayakta tutan, yemekleri pişirip, çamaşırları yıkayan, çocuklara bakıp tarla işlerine bakan, ineği sağıp, komşunun tandırında senelik ekmek yapan gelin aniden çocukları gibi genç yaşta ölmüştü. Eğer büyükbabaya Azrail sorsaydı, karısını ya da şu saf oğlunu almasını isterdi. Fakat hayatın kanunları, asil olan ile yedekte duran arasında ayrım yapmazdı. Anlaşılmaz bir sıra takip eder, bu yaşayacak dediğimizi elimizden alırken, yaşamaz dediklerimiz de beklentilerin çok üstünde yaşardı. Ve bunun için Azrail, hayatta işe yarayan ile işe yaramaz ayrımı da yapmazdı.
Gelinin ölümü sarsıcıydı. Etraftaki akrabalar, komşular “şimdi nolucak?” , “Kim bakacak bu gariplere?” diye sorarken, ailede artık bir baba, anne, oğul ve biri on iki, on üç yaşlarında kız diğeri küçük bir erkek çocuğu ile birlikte kalmışlardı. Gün geçtikçe azalmalarına rağmen işler hiç de azalmıyordu. Birkaç ay sonra gelin de unutulmuştu. Çocuklar saf bir babanın boşluğunu dedelerinde giderirken annelerini dahi aramıyor, onlar da kendilerine hayatta biçilmiş görevi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Ölüm eğer müsaade ederse, herkes gibi onlar da büyüyüp bu evi terk edeceklerdi.
Doldurulamaz sanılan gelinin yerini, o küçük kız çocuğu almıştı hemen. Yemek yapıyor, çamaşırları yıkıyor, köylülerin dayanışması imeceye katılıyordu. Çok şükür, köy tütünden kurtulmuştu. Tekel fabrikaları birer birer kapanırken tütün para etmez olmuştu. Ama bunun yerini önce haşhaş sonra da daha belalısı ama iyi para getiren bamya almıştı. Bamya da tıpkı tütün gibiydi. Gece saat üçte olmasa da güneşten hemen sonra ve her gün toplanıp karıncalar içinde yine ipliklere kurutulmak üzere dizilmeleri gerekliydi. Kız bütün bunların üstesinden geldi ve hatta küçük erkek kardeşine annelik de yapıyordu. Öylesine bir hale bürünmüştü ki, daha küçük yaşlarda olmasına rağmen kadınların dilini kullanıyor ve köyün kadınları da onu yetişkin bir kadınmış gibi muhatap alıyordu. Ekmek sıralarına giriyor, mutfak işlerini bitirip kendisinden büyük kadınlarla dedikodu yapıyordu. Ama her şey bir tarafa okurken birine âşık olarak, bu evden bir nevi kurtarmıştı kendini.
Ufak erkek çocuk da ablasının ardından, sanki aynı akıbeti paylaşırcasına ama bu defa cinsiyet farkının verdiği avantajlarla evde kendine verilen görevleri yerine getirirken hem çabuk olgunlaşmış hem de zamanın insanı şımarttığı ölçüde, gençlik şuursuzluğuyla büyümüştü. Askere gidip gelmiş ve ülkede işsiz kalana en kolay kapı niyetine uzman çavuş olup sıvışmıştı. Artık ev daha sessizdi. Kimi zaman evde birilerinin olup olmadığı dahi anlaşılmazdı. Büyükbaba tıpkı babası gibi balkona kimi zaman çıkar, yoldan geçen ve muhabbet edebileceği birini lafa tutar ama çoğu zaman ıssızlıkta balkondaki divanında gün boyu uyurdu. Karısıyla sürekli kavga ederken, ilerlemiş yaşına rağmen onu taklit eder, işler kavgaya dönüştüğünde elindeki cevizden bastonunu karısının zayıf kollarına vururdu. Hep şöyle düşünürdü; “Ben bu kadınla değil de bir başkasıyla evlenmiş olsa idim, çok daha ileri giderdim.” Talihsizliğini, karısına fatura ederken kendisine çoğu zaman bir ayak bağı olarak gördüğü saf oğluna da her işin başında ve sonunda tekmil verirdi.
Asıl hikâye bu üçüncü kuşak oğlanda idi. Çocukluğundan beri babasıyla birlikte yaşamış, babasının sürekli hakaretlerine maruz kalmıştı. Daha ufacık yaşta iken dikkatsizlikle düşürdüğü, kırdığı her şey için mutlaka “salak, aptal”, “ hiçbir işi doğru beceremez ki!” ithamlarının yanında komşuların oğullarını ona örnek vermişti babası. Sonunda yüreğinde hiçbir duyguyu beş dakikadan fazla tutamayan ve hiçbir şeye karşı ne tutkulu ne de takıntılı bir tavır almayan oldukça saf bir adam oluşmuştu. O babasının kurbanıydı. Güçlü bir babanın soluğunda sürekli ezilirken, hiçbir şeyde cesaret edecek bir ruhi yapısı oluşmamıştı. Kendi kutusu içinde yaşayan ve aldırışsız biri olup çıkmıştı. Ne paranın değerini bilirdi ne de insanlar arasındaki kavgaların sebeplerini. Düğünde, bayramda çevresindekilere, kendisine hiçbir soru sorulmadığı halde “gideceğim buralardan, çoook uzaklara!” sözünü sanki zor bir işi başaracağım edasında yinelerdi. Hayatında büyük bir şehir hiç görmemişti. Attan düşüp kolunu incittiği gün hariç doktor yüzü de görmemişti. Yaşı neredeyse babasının ilk oğlu olması nedeniyle altmış beşe yaklaşıyordu ama kırk yaşındaki insanın dinçliği vardı. Kollarındaki siyah ve gür kıllar, suratındaki sert sakal onu sağlıklı bir ağaçtaki yaşam belirtisi gibi dipdiri gösteriyordu. O işini yapardı. Hiçbir zaman babasının takdirini görmeden, bir makinenin dişleri gibi sanki içgüdüsel bir refleksle işlerini tek tek yapardı.
O gün de işini yapıyordu. Ahırda önce ineğe sonra da eşeğe suyunu verdikten sonra, yoncalığa bakındı. Semeri düzeltti ve dışarı çıktı. Serin havayı sert sakalında hissederken, evlerinin karşısındaki arkın hemen başında uzamış kavak ağaçlarının yapraklarının hışırtılarını duydu. İçinden “Artık kesmeli” diye düşündü. “Tam 20 sene oldu.” dedi ve ayağındaki kara lastiklerde kurumuş çamuru fark edip, evin kireç dolu duvarına vurdu. Duvardaki kireçler dökülünce sebepsiz yere küfretti. Bunu sık sık yapardı. Özellikle de inatlaştığı vakit. Ki bu inat genetik bir mirastı ve sökemediği büke, bir tümsekten atlatamadığı eşeğe sebepsiz yere küfrederdi. Oysaki köyün ezanını kimi zaman o okur, hele selâda oldukça iddialıydı. “Öyle bir selâ okurum ki…” derdi, “bütün köyü ağlatırım.”
Yavaşça eve çıktı. Aklında son günlerini yaşayan anası vardı. Ha bu gün ha yarın ölür diye bekliyordu. Kapalı ahşap kapıyı açarken gıcırtılı bir ses duyuldu. Odada da kesif bir idrar kokusu vardı. Anasını beklediği gibi buldu. Bastonun darbe izleriyle, eğrilmiş, bükülmüş ve kararmış kollarının cansızca durduğunu fark etti. Onca zaman sadece iş güçten başka bir şey tatmamış ve kocasına kimi zaman itaat kimi zaman isyanla geçen bir ömür, gözleri tavanda asılı, açık bir şekilde yatağında yatıyordu. Oğlan bu duruma ne şaşırdı ne de üzüldü. Gözlerinden yaş aktığı bir vakti bile hatırlamazdı. En son hanımına dahi değil yıllar önce Ahmet’e bir tek ağlamıştı. Kaldı ki, yaşlı annesinin ölümü yaşamdan öğrendiği onca ölüm tecrübesi içinde oldukça sıradan bir olaydı. Bunu sükûnetle karşılayacak bir bünyeye sahipti.
Bu olaydan bir kaç hafta sonra, babası erkek torununun yanına gitti. Adam evde yalnız kalmıştı. Varlığından hiç kimsenin haberi olmayacaktı, o gece bütün köyü tutuşturacak kadar yanan ateşten ve yükselen kızıl alevlerden köylülerin haberi olmasaydı. Köylüler ateşi fark ettiklerinde tütün kırma saatiydi. Köylüler, sadece evden ateşin etrafa sıçramaması için önlemler alıyorlar, kimi gençler de yangını kameraya çekiyordu. Bu ateşe daha fazla müdahale edecek imkânları da yoktu. Uzunca evin yanıp kül olmasını izlediler. Ahırdan hayvanları kurtarmışlardı fakat içeride biri var mıydı bilmiyorlardı. Nihayet sabah olduğunda enkaz biraz soğuduğunda evden hiçbir canlı varlığa ait bir şey bulamadılar. Bu köylüleri hem sevindirmiş hem de düşündürmüştü. Zira altmış beş yaşına gelmiş o koca oğlan, köyün saf çocuğu neredeydi? Babası köye hiç dönmediği gibi, oğlandan da hiçbir zaman haber alınamadı. Sadece kahvehanede oyunu kaybedenler sözü değiştirmek için oğlanın evi yakıp gittiğini söylerlerdi. Öyle ya hep ne derdi?
“Gideceğim buralardan, çoook uzaklara!”


