Apartmanlar arasında bir sokak. Davul ve zurna seslerine kameranın kare şeklindeki ışık spotu eşlik ediyor. Böylece karanlık gecede karşılıklı apartmanların arasındaki sokağın ortasında oynayan insanları aydınlatıyor. Uzun gençler bir çember kuruyor. Davulcu ve zurnacı bu çemberin dışında ve kameraman sürekli hareket halinde oynayanları takip etmeye çalışıyor. Tam bu çemberin ortasında iki tane kısa boylu, altmış yaşlarında iki adam oynuyor. Ayaklarını öne arkaya atarak bir ahenk tutturmaya çalışırken elleri o kısa boylarının omuzlarında kuşların kanatları gibi ahenk içinde salınıyor.
Onları balkondan kadınlar ve sokak yolunun kenarlarına konulmuş sandalyelerinde oturmuş erkekler sakince izliyor. Çemberdeki gençler alkışladıkça coşan ve hareketlerini daha da hızlandıran o iki kısa adamdan damadın babası kalbini tutarak ve duruma gülümseyerek kenara gelip boş sandalyelerden birine, tam yanıma yığılırcasına oturuyor. Hala çemberde tek başına oynayan arkadaşını göstererek:
-Biz bununla çocukluk arkadaşıyız, diyor. Sonra gözlüklerini düzeltiyor. Arkadaşı da onun ardından oynamayı bırakıyor. O da arkadaşının yanına oturuyor.
-Maşallah amca iyi oynuyorsun, diyorum öylesine. Fakat bu sözü oldukça ciddiye alan kısa adam, kendisi gibi kısa arkadaşını göstererek ama ona bakmadan başparmağını geriye doğru işaret şeklinde yaparak: “biz bununla” diyor “ cenazeyi şenlendirirdik” diyor ve ekliyor “ geçen sene kalp ameliyatı oldum, artık eskisi gibi oynayamıyorum”
Davul ve zurna sesleri susar gibi oluyor. Herkes bir an duruyor ama tekrar patlarcasına çalmaya ve iki ses birbiriyle kavga edercesine bağrışmaya devam ederken oynamalara bu defa damadın yakınlarından genç kızlar da katılıyor. Tam bir hercümerç yaşanıyor. Hiç kimse bu oynayışlar içinde hiç kimseyle ilgilenmiyormuş gibi davranıyor. Bu topluluğa küçük çocuklar da dâhil olmaya çalışıyor ve mutluluğu oynayan insanların gözlerinden çalmaya çalışıyorlar. Ama henüz onlarla ilgilenecek hiç kimse yok.
Namaz vakti geliyor. Namazı kılmak üzere sokak aralarına giriyorum. Sesler boğuklaşıyor. Ortalıkta kimseler yok. Bir anda evlerin ortasında nerede namaz kılacağımı bilemiyorum. Yeni yapılan çift minareli Fatih Camii çok uzak geliyor. Biraz yukarıda okulun yanındaki İhsaniye Camii’ne gitmeye karar veriyorum. Yalnızken karar vermek zor olmuyor. Bir anda düşünceler, sorular saldırıyor. Çağın neresindeyiz diye düşünüyorum. Her şeyi kuşatan sanki bir Çernobil kazası gibi nükleer tehdit ile baş başayız diye cevap veriyor içimdeki diğer ses. Herkesi, her şeyiyle kuşatmış durumda. Çıplaklık, sapkınlık, hile, yalan, aldatma zihinlerimize her gün nüfus etmeye çalışıyor. Zamanın dışına çıkamazsın diyorum kendi kendime ve bu söz aklımdaki bütün soruları bitiriyor. Bir anda sokak aralarından caddeye çıkıyorum. Karşılıklı gidip gelen araçların ön ve arka ışıkları geceyi renklendirirken akıp giden hareketlilik içinden karşıya geçiyorum. Biraz yukarıya çıktığımda mültecilerin bodrum katındaki evleriyle karşılaşıyorum. Öyle bir hayat kurmuşlar ki artık kendileri burada yabancılık çekmiyorlar. Yine de yaşadıkları koşulların fenalığı gözlerden kaçmıyor. Camiye doğru çıkarken yukarıdan hızlı adımlarla beyaz cübbeli, sakallı, uzun bir adam yanımdan geçerken başını kaldırmadan “selamın aleyküm” diyor ve ona makineleşmiş şekilde ama sanki minnettar “aleyküm selam” diye cevap veriyorum heyecanla. Nihayet camiye geliyorum. Bu caminin dik bir bayırda kurulduğuna şaşırarak önündeki iki adama selam veriyorum. Biraz kulak misafiri oluyorum. Bir âlimin düşüncelerini eleştiriyorlar. Beğenmiyorlar. Her ne kadar içeriğine tam vakıf olmasam da hoşuma gidiyor, iki kişinin caminin önündeki bankta oturarak âlimleri eleştirmesi.
Dönüşte yine aklımda kara düşünceler… Şu düğün bir bitseydi diyorum, gürültüyü kaldırmıyor artık başım. Kulaklarım davulda ve zurnada. Henüz onları duyacak kadar yaklaşmıyorum. Caddenin ortasındaki arabaların karmaşası ve insanların telaşesi içinde hiçbir şey seçilmiyor. Karanlık sokağa girdiğimde bir kedi görüyorum. Gözü yukarıda, bir yere sıçramaya çalışıyor. Daha doğrusu henüz sıçramadı. Sıçramak için hesap yapıyor. Ama sanki vazgeçecek gibi. Onu takip ederken ürküyor. Hesaplamalarını bırakıp her zaman bildiği deliğe kaçıp gidiyor. Bu kadar yaklaşmama rağmen davulun sesini duymayışım tuhafıma gidiyor. Sanırım dinleniyorlar diye düşünüyorum. Ama düğün sokağında büyük bir sessizlikle karşılaşıyorum. Davul ve zurnayı bu gece ne susturabilir ki?
Küçük adamın sözlerini tekrar düşünüyorum. “Biz bununla cenazeyi şenlendirirdik.” Beklentilerin bu derece tersine bir cümle hem şaşkınlık hem de espri barındırıyor. Bu esnada bir şeyleri kaçırdığımı düşünüyorum. Devrilmiş plastik sandalyelerin dağınıklığı gayet doğal geliyor bana. Hemen giriş kattaki düğün evinden, fısıldaşmaları duyuyorum. İçeriye girdiğimde mahzun suratlarla karşılaşıyorum. Birisi “En iyisi bitirmek, zaten geç oldu” diyor. Bir diğeri, “Adamın kalbi çocukluğundan delikmiş.” diyor. Fısıldaşmalar sanki gizli bir şeymişçesine devam ediyor. Herkes tanık olmaktaki ayrıcalığını belirtmek için, gördüklerini yanındakine aktarırken, son cümle, “Aniden, hiçbir şey yokken, adam bir anda devrildi ama çok oynadı” kameranın spot ışığı gibi olayları aydınlatıyor.
