Kitapsız Dünya
TEMMUZ Sayı: 29 - Şubat 2019

“Ah, Tanrım, çoğunluğun o korkunç tiranlığı.

Hepimizin çalacak kendi arpı var.

Ve hangi kulağınla dinleyeceğini bilmek şimdi sana kalmış.”

Ray Bradbury, Fahrenheit 451

Serin bir yaz gecesi sanırım memleketin en çok okumuş semtinde geziyorum. Kırık taşlardan örülmüş, hem insanlar için yaya kaldırımı hem de ara sıra ortaya çıkan otomobillerin kullandığı bir yol… Öyle değilse bile kaldırımların, sağ tarafımda kalanında gece dükkânlarının masaları, tabureleri yola kadar taşmışken diğer tarafı da karanlık bir bahçenin duvar dibi olduğundan pek kullanışlı, cazibeli değil. O yüzden yolda yürüyorum ve etrafımda olan bitenlere dikkat kesiliyorum. Dışarıda birasını yudumlayıp sohbet edenler çok garip bir durum değil bu semtte. Ardı ardı sıra gelen gece kulüpleri, barlar da… Küçük evlerin yanında, cumbalı güzel evler, hemen yanında bir süit otel ve bu sıkışmışlığın arasında aniden çıkan modern hayatın gereği küçük bir otopark… Aslında çok uzakta değil bu sokağa girmeden elli metre öteden dönünce karşınıza bankaların şubeleri, devlet daireleri, ışıklar, çok işlek bir sahil yolu ve kıpır kıpır yaşayan insanlarla karşılaşırsınız. Oysaki ben bir karanlığın içine girdim. Yine de insanlar var burada. Bir Anadolu kentinde ya da bir köyde olsa insanlar çoktan pijamalarını giyip yatağa girmişken, burada, bu çok okumuş semtte bir curcuna sürüyor. Karanlık sokaklarında dahi…

Karşıma önce bir tekerlekli tezgâhında muz, incir satan bir satıcı çıkıyor. Ondan incir alıyorum. Ardından karanlık kaldırımın sokak lambasının ışığına ayarlanmış, yüzü belli belirsiz görülen dik bir rafla karşılaşıyorum. Korsan kitaplar satan kitapçı… Bir kadın… Aklıma genelde sol düşünceyi sokak ortasında yaymak için, sol kitaplar satanlar geliyor ama bu o cinsten değil. Ekmeğinin peşinde kitapları pazarlıyor. Kitaplar da zaten çeşitli dallardan… Romanlar, öyküler, cüzler, denemeler… Her daldan var ama bir tanesi bolca bulunuyor. Kırmızı yüzü ve ortasındaki kibrit kutusuyla ironi bir manşet atan Fahrenheit 451!

Eski bir dostu görmüş kadar heyecanlandım. Gelişim, değişim potansiyeli taşıyan olgulara karşı ütopyalar yerine distopyaların meraklısı biri olarak yıllar öncesinden okuma ajandama kaydettiğim bu kitapla karşılaşmam aslında çok da şaşırtıcı bir durum değilmiş. Zira popüler dünyanın zaman zaman beliren, parlayan şarkıları, sinemaları hatta kıyafetleri, yiyecekleri vs. olduğu gibi kitaplarının da olduğunu biliyordum fakat bu kültürü takip etmediğimden dolayı Fahrenheit 451 ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Yılın en çok satan kitap listesine çoktan girmiş, okunmuş ve tüketilmişti bile. Birkaç sene önce de George Orwell’in 1984’ünün popüler kültür tarafından hatırlanmış olması, sanırım distopyalara karşı yalnızca benim ilgimin olmadığını da ortaya koyuyordu.

Yeni nesilde kitabın, en azından bir kısım tarafından oldukça sıkıcı neredeyse nefrete çalan bir duyguyla itelendiği, diğer bir kısmın ise medyanın, gündemi belirleyenlerin belirlediklerini ya da kapitalist sistemin para kazanmak amacı ile servis ettiklerini okudukları bir zamanda, Fahrenheit 451 ilaç gibi geldi. Zira tüm distopyalarda olduğu gibi, bu kitapta da gelecek bir yüzyıl gelmiş ve o günlerdeki durum bütünsel olarak dünyayı sarmıştır. Biraz içeriğe girecek olursak, kitap basmanın, okumanın ve bulundurmanın yasaklandığı ve itfaiyecilerin yanan kitapları söndürmek yerine kitapları yakmakla meşgul olduğu bir zamanda geçmektedir roman. Başkarakterimiz itfaiyeci Montag, kitap okuyanları, evlerinde kitap bulunduranları ekibiyle birlikte yakalayıp kitaplarını imha etmektedir fakat kitap okuyanlar kitaplarına öylesine düşkündürler ki, kitaplarının yakıldıklarını görenler bu yoldan vazgeçmedikleri gibi kitaplarıyla birlikte kendilerini yakarak “kitapsız bir dünyada” yaşamayı reddetmektedir. Kitap düşmanları kolluk kuvvetleri olmuş, kitap okuyanlar ise tabiri caizse yeraltına çekilip örgütlenmeye ve dünyayı yeniden kitaplı bir dünyayla tanıştırmaya çalışmaktadırlar. Gizli gizli faaliyet gösteren bu kitapseverler, kitaplarının yakıldıklarını bildikleri için çareyi kitaplarda yazılanları hafızalarında tutmakta bulurlar. Bu arada kahramanımız Montag, yakaladıkları kitap teröristlerinin(!) davranışlarından etkilenerek, pek çok distopyanın kendini açıklama fırsatı doğurmak amacıyla olsa gerek, sorgulama evresine girer ve kitabın ana fikriyle okuyucu tanışır.

Kuşkusuz en kötü sistem dahi insan için en iyisinin kendisi olduğunu sanır. İnsanın mutluluğu için yasalarını düzenlediğini iddia eder. Bu distopyanın iddiası da budur: İnsanın mutluluğu… Bu mutluluğu bozan da kitaptır. Kitap, insanı yorar, düşündürür, bunalıma sokar. Kitap kaostur. Kurguysa yalandır, boştur. Gerçekse ayrı bir sorun! Bir felsefeci diğerine atar tutar, biri diğerini aşağılar. Fikirler kavga eder. Sonunda insan çatışır. Bundan dini kitaplar da muaf değildir. Meşhur “Zorba” adlı filmde başrol oyuncusu Antony Quinn’de aynı soruyu sorar aslında: “Gençler neden ölüyor, insanlar neden ölüyor? Bu lanet kitaplar, ne işe yarıyor? Bunun cevabını veremiyorlarsa ne anlatıyorlar?”

İşte Fahrenheit 451’de egemenliğini kurmuş kitap düşmanları, “yakın kitapları ve mutlu olun” diyor. Elbette yazar bu düşüncede değil. Sürekli, biraz da sıkıcı bir şekilde, kendi kendine sorgulamalar yaşatan kahramanını; kitaplarla, bilginin ışığında, hakikatin arayışlarında, hidayete erdirerek sonu meçhul bir ormanda terk ediyor. Kitabın sonunda ara ara söz edilen ateşte yanmayan semender metaforu, bilginin yok olmayacağına, insanoğlunun sürekli bir arayış içinde çırpınacağına işaret ederken, hafızalara işlenen kitaplar sayesinde ne kitapsız bir dünyanın ne de kitaplarla birlikte var olan kaosun tükenmeden birlikte yaşayacağına dair umutsuz bir imza atıyor. Hakikaten de öyle değil mi? Haklı bir sorunun ortasında yaşıyoruz. Hem kitaplar hem de ölüm!

Serkan Akın Arşivi
29 Sayı: 29 - Şubat 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler