Bitkisel Bir Hayat: Oblomovluk
TEMMUZ Sayı: 23 - Haziran 2018

Oblomov rüyasında, çoktan ölmüş annesini görünce, sevinç ve sevgiyle ürperdi; uykuda olmasına rağmen kirpiklerinin arasından iki damla sıcak yaş süzüldü ve yanaklarının üstünde kaldı.”
İvan Gonçarov / Oblomov

Zahar’a bütün perdeleri çektirmiş, odayı kapkaranlık yaptırmıştı. Dinlenirken dahi yorgun düşen Oblomov şimdi rahatça uyuyabilirim diye düşünerek, her zamanki kanepesinde bacaklarını göbeğine çekip, büzülerek hayal kurmaya başlamıştı bile. Olga’yı düşlerken uyuyakalmış düşü rüyaya dönüşmüştü. İnsanların ortak rüyaları olan bir şeyden kaçmak, düşmek korkusu gibi rüyaların yanında onun çoğu zaman rüyası; Oblomovka’da, çocukluğunu geçirdiği o çiftlikte annesiyle birlikte olduğu anları hatırlamak ya da onunla yeni şeyler yapmaktı.

O sarı, kıvırcık saçlarını annesi kucağında okşarken mutluluğuna diyecek olmazdı. İşte yine öylesi bir andı. Babası odada arkadaşlarına gecelerin uzadığını, yapacak bir şeyler bulmak gerektiğini söylerken bir anda kahkahalar birbirini kovalıyor, ardından arkadaşlarından birisi bir başka arkadaşıyla alay ederken babasından yeni projeler çıkıyordu. Böylesi bir anda Oblomov’a zaman haz veriyordu. Annesi onun başını kucağından kaldırdı ve “Hadi oğlum yatağa gidelim” dedi. Uyku sersemi bir halde, kendini her şeyiyle annesine terk etmişti zaten. Odasına gittiklerinde annesinin ilk işi onu öpmek, tekrar tekrar sarılmak ve yatağına koyduktan sonra bir daha öpüp ondan hiç ayrılmak istemezcesine kulağına eğilip ona güzel sözler söylemekti.“Sen benim en değerli hazinemsin.” derdi mesela.

Rüyasında uykuya dalmak ancak Oblomov’a has bir özellik olsa gerekti. Ama onun rüyası, özlemdi, sevgiydi, mutluluktu. Çocukluğuna dönmeyi ve annesinin hep yanında olmasını istiyordu. Annesiyle birlikte Tanrı’ya dua etmek, onlara merhamet etmesi için ve hiç birbirlerinden ayrılmamak üzere yaşamak için yalvarmak bu mutluluğun bir parçasıydı.

Bu güzel mutlu an, çocuk Oblomov ile annesinin birlikteliği bir anda Ştolts’un içeriye girip perdeleri açmasıyla bozuldu. O zaman Oblomov, annesinin çoktan öldüğünü ve kendisinin de artık çocuk olmadığını, otuzunu aşmış yetişkin olduğunu hatırlamak zorunda kaldı. Oblomovka’dan çocukluk arkadaşı Ştolts ile karşılaşmak uykusunun bölünmesine daima kızan Oblomov için sorun değildi. Çünkü Ştolts hep geriye dönmek isteyen Oblomov için en güzel karşılaşma idi. Ştolts ile aynı yerde büyümüşlerdi fakat tamamen farklı iki kişiliktiler. Ştolts, baba tarafından Alman olması nedeniyle çocuk yaşlardan itibaren bir işçi gibi çalıştırılmış ve genç delikanlı olduğunda babası eline biraz para, biraz giysi vererek onu büyük şehre yaşamaya göndermişti. O anda dahi sarılmamış ve annesi çocuk yaşta öldüğü için de arkasında birkaç komşunun gözyaşı dışında başka kimsenin gözyaşı dökmediği bir veda ile hayata atanmıştı. Oysaki Oblomov hiç böyle değildi. Aksine o köylü bir aristokrat ailenin tek çocuğuydu. Her şeyi onun adına dadısı, hizmetlileri yapardı. Çorabını dahi bir kez olsun kendi giymiş biri değildi. Çiftliklerinde emirlerinde çalışan 300 köylü varken her şey istedikleri gibi oluyor, kırlarda, bahçelerde çiçeğin, kuşların, tabiatın tadını çıkarıyordu. Zamanı geldiğinde köyden ayrılıp kentte yerleştiğinde hizmetlilerini de birlikte götürüp köyden gelen para ile kentli bir hayat sürmeye başlamıştı fakat kent hayatına ayak uydurmak Oblomov için hiç kolay olmadı. Önce bir memurluk denedi. Uzun sürmedi ve istifasını verip evine çekildi. Tüm günü uzanmakla ya da uyumakla geçiriyor, uyuduğu vakitlerde çocukluğunu annesi ile birlikte tekrar tekrar yaşıyordu.

Bu miskin, tembel, bitkisel hayat kendine türlü bahaneler de bulmuştu. Ştolts, bir papatyayı sever gibi sevdiği ve saflığına, temizliğine ve aynı zamanda zekâsına hayran olduğu Oblomov’u dışarıya çıkarmak ve onu topluma karıştırmak istiyordu. Çünkü biliyordu ki, hareketsiz ve üretmeyen yaşam çürümeye mahkûmdu. Onu hayata karıştırmak Ştolts için aynı zamanda bir vefa borcuydu. Zira Ştolts’un ailesi yoksul iken onlara Oblomovlar bakmıştı. Aynı şeyi hizmetçisi sakar, yaşlı Zahar’da denemişti. Ona bir seferinde masumca “Siz de başkaları gibi bir iş yapsanız” dediğinde Oblomov hiddetle pek az olduğu üzere ayağa kalkmış ve Zahar’a çıkışmıştı. “Nasıl beni başkalarıyla karşılaştırırsın? Ben başkalarına benziyor muyum?” demişti. O günden sonra Zahar, Oblomov’un miskin, tembel hayatına karışmadan her seferinde kırıp düşürdükleriyle hizmetine devam etmişti. Şimdi Ştolts da bunu istiyordu. Perdeleri açmasını, güneşin odaya girmesini yeni insanlar ile tanışıp kaynaşmasını istiyordu. Bu insan olmanın ve hayatta sağlıklı yaşamanın gereğiydi. Ama Oblomov arkadaşı, annesinden sonra herkesten çok sevdiği ve güvendiği Ştolts’a akılcı bir cevap vermişti.

“Her şey; durmadan öteye beriye koşmalar, küçük ihtiras oyunları, hele de aç gözlülükler, rekabetler, dedikodular, birbirine çelme atmalar, birbirini tepeden tırnağa süzmeler.”

İşte dışarıda bunlar oluyordu. Oblomov, bunların arasına mı karışmalıydı? Onlar gibi mi olmalıydı? Bunların arasına karışmaktansa uyumayı, rüya görmeyi yeğlerdi.

Yukarıda bir kesitini sunmaya çalıştığım, dünya edebiyatının başyapıtlarından biri kabul edilen, 1859 yılında yazılan İvan Gonçarov’un Oblomov isimli eseri tembelliği konu edinen ve “Oblomovluk” kavramıyla karşılanan bir olgu doğurmuştur. Oblomov karakteri denildiğinde akla hemen tembelliğin romanı gelir. Bununla birlikte bazıları bu tembelliği bir nevi roman kahramanına duyulan saygıdan sevgiden olsa gerek biraz daha öteye giderek “bilinçli tembellikle” yorumlamışlardır. Bunun temelini de Oblomov’un sevdiği kız olan Olga ile aşkını yarıda kesmesini, evlenmemesini zira evlendikten sonra başlarına nelerin geleceğini önceden bilmesini ve bu yüzden kendini eyleme iten her şeyden uzaklaşmasını göstermektedirler. Doğrusu tembellik mazeret üreten hastalıklarımız arasında en fazla uzmanlaşmış yanımızdır. Tembelliğin bahanesi boldur ve başımıza gelecekleri önceden kestirdiğimiz için hareketsiz kalmak da bunlardan birisidir. Kaldı ki, Oblomov’un tembelliğine yalnızca geleceği gördüğü için, olacakları önceden bildiği için eylemsiz kaldığını söylemek yetersiz kalır. Yukarıdaki pasajda verildiği gibi Oblomov kimi zaman dışarıdaki kötülükten kendini korumak için evden dışarı çıkmadığını söylerken kimi zaman da bunun bahanesini yorgunluk, hareketin anlamsızlığı gibi nedenlere bağlamaktadır.

Kuşkusuz Oblomov tembeldir. Uzanmak onun en doğal hallerinden birisidir. Ama bunun nedeni nedir? Onu tembel yapan etkenler nelerdir? Kanımca bu soruların cevabı romanda Rusların çocuklarını anneye bağımlı yetiştirdiğini ve çocukların bu nedenle hayattan koptuğunu; buna karşılık örnek bir yetiştirme şekli olarak Alman disiplininde büyüyen çocukların ise hayatta daha aktif rol alarak hayatı inşa ettiğini vurgular. Zira her ne kadar saf, temiz, yalan söylemeyen ve Yaratıcıya bağlı olsa da tembelliği ile bütün bu iyilikleri olumsuzlayan Oblomov karakteri karşısında Ştolts gibi hareketli, girişimci bir karakter örnek olarak sunulmaktadır. Ştolts, Oblomov’un tembelliğinden ve saflığından kaynaklanan aldatılma, karmaşık ve dağınık ilişkileri düzelten, her defasında en sağlıklı düşünen ve iş bitiren biridir.

Bütün iyi ve kötü fikirlerimizin kökeninde muhakkak bir anne vardır. Annenin çocukların karakterleri üzerindeki etkisi şüphesiz bir gerçektir. Oblomov tek çocuk olma ve annesinin Oblomov’u sürekli öperek, sarılarak ve ona sevgi sözlerini yineleyerek büyütmesi, ona zorluklarla başa çıkması için fırsat vermemesi Oblomov’u tembel bir kişilik haline getirmiştir. Romanda Oblomov’un genç bir kızla evlenmek yerine dul bir kadınla evlenmesi de onun hayatta sürekli kendine bakacak ve zorluklarla mücadelede onun yerine mücadele verecek bir kadına ihtiyaç duymasındandır. Bu kadın ki, daha Oblomov ile evlenmeden önce Oblomov için kendini feda eden, onun yemeklerini yapıp, giysilerini tamir eden ve ekonomik olarak çok zor durumlarda dahi Oblomov’un gereği gibi beslenmesini aksatmamak için gerdanlıklarını, eşyalarını Oblomov’dan habersiz rehin veren bir kadındır. Oblomov kendine bir anne aramaktadır. Bu yüzden bu romanı Freud’un Oedipus Kompleksi ile ilişkilendirmemiz mümkündür.

Onun tembelliğinin sebebi annesine olan bağlılığıdır ve bu durum onu hayattan koparmıştır. Sevginin boğuculuğu altındaki bireyin varoluş trajedisinin bir hikâyesidir bu yüzden Oblomov. Bununla birlikte Oblomov’un bu bağlılığı onu toplumun ikiyüzlülüğünden, kirliliğinden de korumuştur. Annesine olan bağlılığı onu Tanrı’ya bağlı, yüzyıllar önce yaşanmış bir savaşın acılarını dahi hisseden ve bunlara karşı duyarlı, merhametli bir insan doğurmuştur. Oblomov, Olga ile her yalnız kaldığında suçluluk duymaktadır mesela. Onunla birlikte görünmenin etrafta yanlış anlaşılmalara neden olabileceğinden dolayı çekinmektedir. Bu ahlakçılığı muvahhit çizgilere kadar uzanmaktadır. İnsanın kendi isteğine göre yaşamaması gerektiğini yalnızca Tanrı’nın buyruğuna göre yaşaması gerektiğini aksi takdirde bir gün bir şeyi tutkuyla isteyenin bir başka gün bundan utanç duyacağını bu yüzden bu karmaşık çelişkilerden kurtulmak için Tanrı’nın buyruğuna uymak gerektiğini vurgular.

Rus edebiyatında destansı karakterler çok az görülür. Çoğu kusurlu insanlardır. Bununla birlikte muhakkak bir yanları iyidir ve bu yüzden okuyucular bu karakterleri severler. Onları içselleştirirler. Mesela Raskolnikov gibi bir katili kim sevmez. Cinayet işlediği halde vicdanını dinleyen ve yaptığının yanlış olduğunu fark eden bir insanı okuyucu affeder. Yine Dostoyevski’nin bir amaç için para biriktiren “Delikanlı”sını, budala Prens Mişkin’i, Turgenyev’in Bazarov’unu, Puşkin’in pişmanlıklar dolu Yevgeni Onegin’i kim bir yanıyla sevmez. İşte Oblomov da tembelliğinin yanında onu iyi yapan özellikleriyle okuyucuya sıcak gelir.

Sanırım Müslüman toplumların en büyük sorunlarından birinin Oblomovluk olduğunu iddia etmek haksızlık olmayacaktır. Özellikle son birkaç yüzyıldır her alandaki geri kalmışlığımızın sebebi, yenilgilerimiz ve yenilgilerimizle büyüyen tembelliğimizdir. Bu tembellik öylesine bir ağırlık oluşturuyor ki, akıl durup oturmak için en makul sebeplerini de bulmakta gecikmiyor. Her şeyi zamanın gün dönümüne bırakıyoruz. Allah’ın yardımını eylemlerimizle birlikte değil eylemsizce umuyoruz. Sanki tarih bizim için zamanın bir anında duruvermiş. Donuklaşmışız. Bitkisel bir hayat sürmekteyiz. Tepkilerimiz, tavırlarımız cılız ya da hiç yok. Hepimiz bir köşeye çekilip, dışarda olan biteni duymak istemezcesine bir yaşamı kabullenmişiz.

“Ey örtüsüne bürünen kalk ve uyar” diye emreden bir dinin doğal hali uzanmak olan Oblomov gibi tembelce uzanıp yaşayan takipçileriyiz. Kıyamı, eylemi şiar edinen ve sürekli bir gayreti temsil eden “Cihat” gibi bir kavramı Oblomovca unutan bir ümmetiz. Biz; Müslümanlar, Oblomovluk denilen bitkisel bir hayatın esirleriyiz.

Serkan Akın Arşivi