Yaşlandıkça yaşayacaklarıma değil yaşadıklarıma bakıyorum. Genç iken, hayat merdiveninde çıktığımız basamaklardan ziyade yukarıdaki basamakları düşünürdük oysaki şimdi atladığımız basamakların muhasebesini yapıyor, tekrar tekrar hatırlayıp yaşıyoruz. Hepimizin zihninde hatıra dediğimiz bu muhasebeler, videolarla, fotoğraflarla kayıt altına alınıyor ve yaşımız ilerledikçe bunları hiç olmadık zamanlarda hatırlıyoruz. Özellikle de yaşamımızdaki o ilk defalar hissettiklerimizle, heyecanımızla hiç unutulmuyor ve ara sıra insanı yokluyor. O şehre de ilk defa gittiğimde içimdeki buruklukla heyecanı, boğazımda düğümlenen bir yumrukla birlikte karmaşık bir mutluluğu unutmam mümkün değildi.
Okulu bitirmiş ve hiç beklenmediğim o şehre öğretmen olarak tayinim çıkmıştı. Sırtımda kocaman bir yorgan, henüz uyanmamış bu şehrin caddelerinde yürüyordum. Terminalde benim gibi birkaç kişiye daha rastlamıştım. Onlar taksi tutmuş çoktan gözden kaybolmuşlardı. Bense tek başıma, yolcusunu bekledikten sonra dolmuşa binmiştim. Üzerimde bir tedirginlik belki de başaramazsam korkusu ve her şeyin üstesinden artık tek başıma gelme zorunluluğu ile ürkektim. Küçük bir kentte yaşamanın verdiği en temel öğreti insanlara güvenmekti. Oysaki bu kocaman şehir böyle miydi? Hangi insani ne kadar güvenebilirdim? İşte bu karanlık ürkütüyordu. İçimden o emin olma rahatlığı gitmişti. Fakat insan yine de kendisinden daha kötüsünü gördüğü vakit cesaretini topluyor. Terminalde beklerken hemşerim olan bir gençle tanışmıştım. Askerden yeni döndüğünü, askere gitmeden önce de bu şehirdeki o muhasebecide getir götür işlerine baktığını, ücretinin çok az olduğunu, her ne kadar işten çıkmayacaksa da her an daha iyi bir iş bulmaya çalışacağından söz etmişti. Ona üzülmüştüm. Sabahtan akşama kadar çalışacak, karşılığında da cüzi bir miktar ücret alacaktı. Bununla birlikte o yine de benden tecrübeliydi. Eğer kalacak yer bulamazsam aramamı söylemişti.
Dolmuş, şehre bıraktığında yorganımla, bavulumla nereye gideceğimi henüz bilmiyordum. Taksiye binmekten yine sanırım o küçük şehrin korkularından olsa gerek çekiniyordum ve bu yüzden caddelerde yürümeyi tercih etmiştim. Zaten saat sabahın altısıydı. Ne insanlar uyanmıştı ne de sokak lambaları sönmüştü. İki gidiş gelişli güzel yolu birbirinden ayıran refüjde, kocaman çınar ağaçları ve demiryolu vardı. Dikkatlerden kaçmayacak cırtlak karga sesleri o kadar yoğundu ki, bu sessizliği delip geçiyordu. İnsanlar uyandıklarında susacaklardı. Biliyordum. Fakat ya yerdeki kocaman pislikleri insanların onları fark etmesini engelleyecek miydi? Anlaşılan o ki, bu şehirde bu çirkin kargaları hiç kimse fark etmiyordu. İçimdeki her şeye alışılması gerektiği ön yargısı harekete geçmiş olsa ki, ne kargalara ve onların pisliklerine aldırış ettim ne de yolun ortasından geçen demiryoluna… Hızlıca omzumdaki ağır bavuldan ve üzerimdeki şu yorgandan bir an evvel kurtulmalıydım. Önce Milli Eğitim Müdürlüğünü bulmalı, kayıtlarımı yaptırmalı ve sonra onların bana göstereceği yönergeyi takip etmeliydim. Birine bir şey sormak pek âdetim değildir. Genelde imkânlarım ölçüsünde işimi kendim halletmek isterim fakat bu bencil duygu kimi zaman bana ağır imtihanlar ödetmiştir. Üstelik sırtımdaki bu yükle, yeni yerler görmek, bir bulmacayı çözer gibi bu kentte bir binayı aramak fantezisi nefsime zulüm olurdu. Bu yüzden ilk gördüğüm taksiciye “gideceğin yere bırakayım” dediği halde sadece kurumun yerini öğrenip yola koyuldum. Gözlerim bir yandan da binalardaydı. Tuhaf doğrusu hiçbir şey olmamıştı. Her yer sapasağlam ve tipik bir cadde görüntüsü içindeydi. Benim ise aradığım yıkılmış, dökülmüş binalar, çatlamış duvarlar, yan yatmış ağaçlardı.
Dükkânlara da gözlerim takılıyordu. Mesela bir İç Anadolulu olarak hiç görmediğim tantunici, kumpirci ya da midye satan müstakil dükkânlar vardı. Her şeye alışmak gerek diyen o ön yargı bunlara karşı hiçbir iştahta bulunmuyordu. Benim aradığım bunların sahipleriydi. Bir çorbacıya sordum. Çok şükür… Gideceğim yer o kadar da uzak değildi. Bir taksi tutmaya zaten gerek yoktu. Ama yine de kızıyordum anneme, ne diye bu yorganı sırtıma yükledi diye, ne gereği vardı?
Biraz dinlenmek, henüz insanların nefesleriyle kirletmediği bu tertemiz havayı herkesten önce içime çekmek ve hayatın bana öğreteceği heyecan verici maceraları düşünüp umutlanmak istiyordum geleceğe dair. Ama bu kent aynı zamanda beni düşündürüyordu. Bu kentte, atanmadan önce çoğu insan tayin olup gitmişti. Kimileri de ölmüştü. Kimse bu şehri bu zamanda tercih etmezdi. Fakat beni düşündüren şey korku değildi, insanların iç acısı durumlarını sanırım yine bu vakitte yaklaşık bir ay önce izlemiştim. Bir sabah erken vakitte kalkmış ve şok görüntülerle, son dakika haberlerini izlemiştim. Gecenin tam ortasında büyük bir deprem olduğu bilgisini geçiyordu haber kanalları. O gün boyunca bu haberleri takip etmiştim. “Sesimi duyan var mı?” diye bağıran kurtarma ekibinin sesleri, şimdi sabahın bu vaktinde kulaklarımda çınlıyordu. Bir ayda her şey düzelmiş olamazdı çünkü bu deprem çok büyük hasarlar bırakmıştı arkasında.
Her şeyin bir anda düzelmediğini anlamam zaten çok sürmedi. Valilik binası önüne geldiğimde Milli Eğitim Müdürlüğünün, eskiden valilik binası içinde olduğunu ama şimdi üst geçidi geçince hemen karşıma çıkacağını öğrendim. Üst geçide çıktım. Altımdaki e-5 karayolunu geçtikten sonra büyük bir çadır kentle karşılaştım. Çoğu askeri çadırlar, devasa bir şekilde ve bir düzen halinde serilmişlerdi. Bavulumu ve yorganımı bir köşeye bıraktım. Her bir odası bir masadan ibaret müdürlüğün açılmasını bekledim.
Gözlerimin önünden eski valilik binasında gördüğüm, kimisi karı-koca, kimisi yaşlı, kimisi genç, kadın, erkek depremde ölmüş öğretmenlerin resimleri geçit yapıyordu. Bu şehir kiminin çocuğunu elinden almış, kimisi sakat kalmış, kiminde ise onmaz yaralar, kederler bırakmıştı. Bir felaketi yaşamış insanların ardında kalanlar, hüzünden başka bir şey değildi ve ben bütün bunları hissederek açılan çadırın içindeki özlük masasında kaydımı yaptırıyordum.
