“Kişi ülkesinden niçin vazgeçemez?
Bunu yapamayız, çünkü mezarları beraberimizde götüremeyiz;
babalarımızın ve dedelerimizin mezarları köklerimizdir.
Köklerinden koparılan bir bitki yaşayamaz.
Dolayısıyla kalmak zorundayız.”
Aliya İzetbegoviç
Yazılması zor olan şeyler vardır, yazılamayacak şeyler! Nasıl ki her yorum düşünceye yeni bir elbise giydirirse yazı da böyle bir işlev görebilir. Ancak Iain Chambers’ın dediği gibi “Yazmak her ne kadar emperyalist bir hareket gibi görünse de tahakkümü reddedebilir ve geçici bir iz olarak, bir öneri olarak da algılanabilir: Bir armağan olarak.”
Yazının taşıdığı otorite ‘ben’in desteğine yani onu yazanın sesine yaslanır. ‘Göç, Kültür, Kimlik’ yazarının dediği gibi bizler kendi dilimizin ve kendi kimliğimizin eleştirisini kendi içinde barındıran bir söylemin sakinleriyiz. Chambers’a göre yazmak, “Kendi kurallarını bozan bir oyun gibi, dile nesne bir ‘ben’ sokmakla değil de dilin tabiatı gereği özne olan ‘ben’ sürekli gidip gelirken nesne olan ‘ben’in ortadan kalktığı bir açılış yaratmakla ilgilenen kesintisiz bir süreçtir.”
İnsan yazarken bir kaybeder bir kazanır. Kaybettiği şey başlangıçta yola koyulmasına neden olan şeydir. O artık yoktur. Kazandığı ise hükmü altında olduğumuz ve birbirimize hükmettiğimiz dille etik ve bilgiye dayalı yeni bir ilişkinin kurulmuş olmasıdır. Bunun için Mircea Eliade gibi, Romanya Komünist Partisi iktidarından kaçarak Fransa’ya sığınan ancak Eliade’in aksine bütün eserlerini Fransızca yazan Emil Michel Cioran “Bir virgül uğruna ölünen bir dünya hayal ediyorum” demişti.
Kodları modern Batılı paradigma tarafından oluşturulmuş, siyaseti, ekonomisi, kültürü yine aynı merkezlerce tekdüzeleştirilmiş bir monopol olarak içerisinde yaşadığımız dünya bir mülteci çağıdır, Edward Said’e göre. Yerinden edilmiş kişi çağı, kitlesel göç çağı. Sürgün iflah olmaz ölçüde seküler ve dayanılmaz ölçüde tarihsel bir şey, diye tanımlar Kış Ruhu’nda. İnsanlar tarafından, başka insanlar için üretilmiştir. Tıpkı insanlar tarafından, başka insanlar için üretilen ölüm gibi dünyevidir. Ancak ölümün nihai merhametini de sunmadan milyonlarca insanı geleneğin, ailenin ve coğrafyanın sunduğu nimetlerden koparan bir şeydir sürgün.
Yurtlarına dönme imkanları kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve ilgili kuruluşlarca üretilmiş numaralarla kodlanan mültecileri düşünmek gerekir diyen Said, gerçekliğin farkına varmak için, Filistinliler hakkında düşünmek, öznelliğin, sanatın ve acımanın sağladığı mütevazı sığınağı terk edip kitle siyasetinin aritmetik soyutlamalarına başvurmak gerektiğini vurguluyor.
Yaşadığımız çağ bir sürgün çağı. Sürgünün acısı ve dönüş hayali aynı anda yakasından tutar sürgünün. Ölümlerden çok zulümler gösterir kendisini.
“Yüzümün rengini geri verin bana/…/ Hüzün malikânesinden bir kalıntı diye alın beni/” diyen Filistinli şair Mahmut Derviş, sürgünün ‘pathosu’nun insanın doğduğu ve kendisini ait hissettiği toprağın tatmin edici, emniyet telkin edici iklimiyle bağ kuramamakta yattığını ifade ediyor aslında. Dönüş hayali, gerçekleşmesi imkânsız bir rüya gibidir. Ama insan rüya görmekten asla vazgeçmez. Çünkü onu ayakta tutan o rüyadır. Ve sürgüne en çok da kış mevsimi yakışır.

