sen hep ordaydın
güneşi saçımdan ayıklarken
çıkıp eski bir öğleden sonrasının içinden
ya da sendeleyip
karanlık bir boşluğa düştüğümde
sessiz harflere basarak
kırılmış bir dal gibi
ardımda kalan
ilk gençliğime
dönüp baktığımda
gürültülü bir gösteri
ve bir histeri bu
yanımda dur biraz
duyamıyorum vakti
dediğimde aslında hep ordaydın
etrafı kolaçan ettiğimde
dönüp sana baktım
bir olasılıklar bavulu
bir crossroads gibi
açıldığında önüme hayat
gençlik patikasında
ömrümün bereketi az görüldü hep
iki kişi idim sanki
dışarıdan parıltısız görünen biri
ona bakıp yazıklanan
gümrah saklı bir ben diğeri
metrolardan, tramvaylardan, otobüslerden
bezgin bir alışkanlıkla inerken insanlar sabahları
yüzlerine yuvalanan akşam güneşinde
elleri titremeyen bir cerrah sükûnetiyle
kopartırken takvim yapraklarını bir bir ömürden
dünya ise hep o intizamlı dönüşündeyken
gizli bir içlenişle durup seni andım
senelerin ardından
ışıltılı salonların içinden geçen bazı müziklerde
bir manastır kalıntısını ören yasta
ya da şehrin meydanında
eski bir aşkın anısı gibi büyüyen
çınarı hışırdatan rüzgârda
seni aradım
senin üslubundan okumak istedim
aşkı, günahı ve sevabı
çatışmada çekilen bir silaha dönüşüyor dil
sargı bezleri, tentürdiyotlar, merhemler ve ateşlerle
şiire yatırıp sağalttım
yaralanmış sözcükleri
uzun nekahet dönemlerinde
unutuşumda, isyanımda
hatırlayışımda ve
mahcubiyetimde hep sen vardın
