Korkutmak İstemezdik
TEMMUZ Sayı: 28 - Ocak 2019

Almanya’nın gür ormanlarını, bakımlı ve geniş yollarını arkamızda bırakıp Fransa’ya yani evimizin olduğu ülkeye henüz girmiştik. Ama iki ülke arasında yaptığımız bu hızlı ve ani geçiş doğayı bu kadar mı değiştirebilirdi? O gür ormanlar kaybolup doğa bozkıra dönüşmüş, yollar sanki daralıp bozularak bakımsızlaşmıştı. Yaklaşık on beş yılını Fransa’nın Almanya sınırında geçirmiş bir gurbetçi olarak, birçok defa bu yolu kullanmama rağmen ilk defa bu ilginç değişim dikkatimi çekiyordu. Bu fark edişi sabahtan beri içime çöreklenmiş sıkıntıya yordum. Bugün kendimi daha bir durgun, sinirli, her an bir şey olacakmış gibi diken üstünde hissediyordum. Belki de bu yüzden çocuklarımla birlikte bir değişiklik yapıp Almanya’ya geçmiş, alışveriş yapmış, eğlenmiştik. Yani daha doğrusu, çocuklar eğlenmiş ben ise eğlenir gibi yapmıştım. Hatta hiç alışkanlığım olmadığı halde halka açık kalabalık bir yüzme havuzuna giderek, tüm stresimi klor kokan serin sularda atmaya çalışmıştım.

Acemi şoförlüğümün verdiği gereksiz bir dikkat ile gözümü yoldan ayıramadan, yan koltukta birbirleriyle oynaşan çocuklarıma kaçamak bir bakış attım. Benim ruh halimden habersiz, hallerinden gayet memnun kendilerince eğleniyorlardı. Büyük oğlum Ata büyüklüğünün ve cüssesinin verdiği avantajla küçük kardeşi Aylin’i sıkıştırıyor, zavallı kız da cırtlak sesiyle ona karşı koymaya çalışıyordu. Ne kadar yalvardıysam da ikisini arka koltuğa geçirememiştim. Çaresiz, polise yakalanmama dualarıyla ön koltuğa sıkışmalarına izin vermiştim. Şimdi pişman da olsam, insan bir kere eğrildi mi, doğrulması zor oluyordu artık. Niye karşı çıkmamıştım ki? Belki de anneliğin sebepsiz hoşgörüsüydü bu. Babaları yanlarında olsa bu kadar pişkin ve şımarık davranamazlardı. Ama yoktu, yaklaşık bir yıl önce ayrılmıştık.

Ayrılmıştık, pişman da değildim. Sadece bazı geceler, yapayalnız kaldığımda veya vardiyalı işime gece vakti gittiğim zamanlarda, bazen bir korku içimde doğuyor, büyüyor, tüm bedenimi sarıyordu. Beni saracak kolların, elimi tutacak ellerin, beni basacak bağrın eksikliğini hissediyordum. İşte o zamanlar gururuma, sabırsızlığıma lanet ediyordum. İşte o korku yine üstümdeydi ve bu defa durduk yere, anlamsızcaydı.

Akşam karanlığı çökmek üzereydi ve ben bir an önce evime varmak istiyordum. Ama polise yakalanma korkusu yüzünden çevre yolunun trafiğinin iyice azaldığı yerlerde bile hız yapamıyordum. Ah bu çocuklar, keşke hiç ön koltuğa oturmalarına izin vermeseydim. İçimdeki sıkıntı, ürperti ve ön koltuktaki çocuklara bir şey olacak korkusu… Sanki bu gün iyi bitmeyecekti. Artık, hayırlısı…

Sağ şeritten yavaş yavaş giden arabamı gören zayıfça bir genç kız otostop yapmıştı. Acımış mıydım yoksa kızın yüzünü örten uzun sarı bukleli saçlarının güzelliğine mi aldanmıştım? Anlık bir kararla onu arabama almaya karar vermiştim. Durmak için sinyalimi yaktığım sırada hemen arkasında birinin daha olduğunu ancak anlayabildim. Yine zayıfça bir oğlan da yanındaydı. Bu moralimi bozmuş olsa da artık geri dönemezdim. Mecburen ikisini de arabama alacaktım. Bu yolda sık sık rastlandığı üzere, otostopla Avrupa turuna çıkmış maceracı gençlerdi bunlar. Yanlarında durduğum gençler İngilizce teşekkür edip arka koltuğa geçtiler. Ben de Fransızca karşılık verdim. Arabayı hareket ettirdiğimde ön koltuktaki çocuklarım patlamış gözleriyle yolcularımıza bakakalmışlardı. Normalde sakin ve sıcakkanlı olan çocuklarımın böyle davranmalarını garipsemiştim doğrusu. Ama dikiz aynasından arkadakilerin yüzlerini daha net görünce onlara hak verdim.

Kızın fare gibi küçücük yüzü neredeyse beyazlık olmayacak kadar çillerle kaplıydı. Bunu göstermemek için inatla büyütüp kabarttığı anlaşılan saçları nedeniyle acayip bir görüntüsü oluşmuştu. Yüzü yerine kocaman bir peruk taşıyan birisi gibiydi. Ya diğeri… Oğlanın yüzünü gördüğüm anda başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki. Çünkü büyük ihtimalle aynı kaynar sular onun yüzüne de dökülmüş ve yüzünün yarısını yakmıştı. Yanık deri yüzünden gözünün, burnunun ve dudaklarının yarısı gerilmiş, bu nedenle yüzünde kıpkırmızı, çarpık bir görüntü oluşmuştu. Ama o, kızın tersine, bu duruma isyan edercesine saçlarını kısa kestirip, yüzünü sergilemekten çekinmemişti. Bir anda içimdeki tüm sıkıntılar yok olmuş ama onun yerini daha koskoca bir korku almıştı. Bana ve çocuklarıma bu acayip mahlûklar tarafından bir şey yapılması korkusu.

Çocuklarım hala kafaları arkaya dönük, gözleri patlak, ağızları bir karış açık onlara bakıyorlardı. Onlara hak vermekle birlikte arkadakilerin rahatsız olmalarından çekinmiştim. Türkçe konuşup onları uyarmak en doğrusuydu.

“Çocuklar, önünüze bakın.”

İkisi de askeri bir emir almış gibi önlerine döndüler. Biraz önce oynaşıp duran şımarık çocuklar bir anda dehşet içinde kuzu gibi kalakalmışlardı. Bir anlığına yeniden dikiz aynasına baktığımda oğlanın yamuk derili gözüyle karşılaştım. Tam bana doğru, gözlerimin içine bakıyordu. Bakışlarımı kaçırdım. Kadın başlılığıma, yalnızlığıma lanetler edip, onları arabama aldığıma bin pişman, yola konsantre olmaya çalıştım.

“Anne, onların yüzüne ne olmuş?”

Oğlum da Türkçe konuşmuştu. Onun bu anlayışlı tavrı beni rahatlatmıştı. Onlar hakkında yaptığımız yorumların arkadakiler tarafından anlaşılmasını ve olmadık yere işkillenmelerini istemiyordum.

“Bilmiyorum oğlum.”

“Bizi yemezler değil mi anne?”

Kızımın bu saf ve çocukça sorusuna normal zamanda olsa gülerdim. Ama şimdi içimde, gülme hissini bastıracak derecede yeterince endişe ve korku barınıyordu.

“Yemezler kızım… Ama ne yaparlar bilemiyorum.”

Son cümlem ağzımdan kısık sesle çıkıvermişti. Her ne kadar yeterince gergin olsalar da onları endişelendirmek istemiyordum. Dikiz aynasına korkak bir bakış daha attım. Oğlan hala o kırmızı gergin yüzünün ortasına monte edilmiş boncuk gözüyle bana bakıyordu. Normal olan gözünü sanki hiç görmüyordum bile. Elimin ve ayaklarımın buz gibi olduğunu hissettim. Ama şofördüm ve arabada çocuklarım vardı. Kendimi toparlamalıydım. Tüm cesaretimi toplayarak kötü olan Almancam yerine Fransızca olarak sordum.

“Nereye gideceksiniz?”

Gençler birbirlerine baktılar. Fransızca bilmiyorlar mıydı? Bu defa kötü bir lehçeyle Almanca olarak sorumu yeniledim. Genç kız ufak bir anlama ünlemi çıkararak kafasını benden tarafa uzattı. Saçları saçlarıma değdiğinde hissettiğim ürpertiyi anlatamam. Yanıma kadar yaklaştırdığı çilli yüzünü görmemek için büyük çaba sarf ediyordum. O ise eliyle karşıyı gösteriyor ve Almanca bir şeyler söylüyordu. Dediklerinin yarısını anlamamıştım. Söylediklerinin içinde geçen bir şehir adını cımbızla seçerek aldım. Şehir adını tekrar ettiğimde, kız kocaman gülümsedi. Ve bir anda parlak, kırmızı diş telleri ortaya çıkıverdi. Sanki az önce kanlı bir şeyler yemiş ve dişlerinin arasında parçalar kalmış gibiydi. Allah’ım… Bir insan gülünce bu kadar mı çirkin olabilirdi?

Kız tekrar yerine geçtiğinde rahatlamıştım. Çünkü gidecekleri şehrin yol ayrımına birkaç kilometre vardı. Onları orada bırakabilirdim. İçimdeki korkunun kaybolduğu bir anda, kızımın aniden başlayan ağlama sesiyle donakaldım. Yaşadığı şoka dayanamamış ve kendini bırakıvermişti. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Boştaki elimle kafasını okşamaya başladım.

“Kızım, ne yapıyorsun? Sakin olur musun?”

Hıçkırıklar arasında Türkçe kelimeleri tek tük sıralayabiliyordu.

“Anne… Anne… Ne olur… İndirelim onları.”

“Tamam kızım. Merak etme. Az yolumuz kaldı. Birazdan inecekler.”

Oğlum ise küçücük ellerini yumruk yapmış, kaşlarını çatmış, yüzü kıpkırmızı yola bakıyordu. Sanki bıraksanız kardeşini ağlatan, annesini korkutan bu acayip görünüşlü yabancıları oracıkta dövüverecekti. Henüz on yaşındaki oğlumun bu özgüvenli, koruyucu tavrı o kadar hoşuma gitmişti ki. Sanki içimdeki çaresizlik, yalnızlık, korku duvarları birer birer yıkılmıştı. Dikiz aynasından yolcularıma tekrar baktım. Kız şaşkın bir ifadeyle ağlayan kızıma bakarken, oğlan o donuk göz bebekleriyle hala bana dik dik bakıyordu. Sanki olmadık bir söz söyleyip mazeret oluşturacak, bir yerlerine sakladığı bıçağını çıkarıp hepimizi oracıkta doğrayacaktı. Ah o göz… İçimde ki duvarlar yeniden yükselmişti. Midemde başlayıp boğazımda düğümlenen yangıyı güçlükle yutkundum. İşin doğrusu, yutkunamasam, ben de hıçkıra hıçkıra ağlayacaktım.

Olan olmuştu artık. Yolcularımızın nasıl bir planı varsa rıza gösterecektik. Bizi bekleyen kadere bir an önce ulaşmak için gaza yüklendim. Korku, endişe ve kızımın hafifleyen hıçkırıkları eşliğinde kilometreleri yemiş, yol ayrımına gelmiştik. Arabayı sağa yanaştırıp, mümkün olduğunca gülümsemeye çalışarak, arkama döndüm. Titreyen parmaklarım ile gidecekleri şehrin yolunu gösterdim. Kötü Almancam yine dilimdeydi.

“Bu yoldan gitmelisiniz.”

Genç kız yine kan kırmızı diş tellerini göstere göstere Almanca teşekkür etti. Bu görüntüyü daha fazla görmemek için kibar bir karşılık verip önüme döndüm. Oğlan ise yine korkutucu şekilde sessizdi. Diğer taraftaki banket yüksek olduğundan ikisi de benim arkamdaki kapıdan inmeye başladılar. Kız indi. Oğlan ise birden durakladı. Kafasını koltuğun arasından bana yaklaştırdığını hissettim. İşte şimdi planını uygulayacak, ya bıçağını boynuma dayayacak ya da kafama sert bir şeyle vuracaktı. Kalbim birden hızlıca çarpmaya nefesim hızlanmaya başlamıştı. Oğlanın sıcak soluğu o kadar yakınımdaydı ki, neredeyse saçlarımı uçuşturacaktı. Öylece kaskatı kalakalmıştım. Nihayet ilk defa o kısık, çarpık, çatallı sesini duydum.

“Getirdiğiniz için teşekkürler. Korkutmak istemezdik. Özür dileriz.”

Türkçe konuşmuştu…

Türkçe biliyordu… Baştan beri her şeyi anlamış mıydı? Duygularım allak bullak olmuştu. Endişe, korku, şaşkınlık, hayret, kızgınlık, utanç… Her şey birbirine girmişti. Kendime gelinceye kadar yola çıkamamış, arabamın önünden selam verip kendi yollarına giden gençlerin arkasından bakakalmıştım.

Nihayet otomatikleşen hareketler ile arabayı yola çıkardığım zaman yan koltuğa baktım. Oğlumla göz göze geldik. Kahkahayı ilk atan ben oldum…

Erol Yıldırım Arşivi
28 Sayı: 28 - Ocak 2019 Sayıya git

Bu Sayıya Ait Makaleler