Soluk soluğa çıktığı merdivenleri, her basamakta aynı ayağıyla çıkarak bir çırpıda bitiren küçük çocuk, minik elleriyle kapıyı yumruklarken, “Anne! Kapıyı aç!” diye sesleniyordu aynı zamanda.
Açılan kapıyla annesinin lavaboyu göstermesi bir oldu: “Doğru lavaboya, ellerini yıka, sofra hazır oğlum, hadi bakalım!”
Nefes nefese kalan oğlunun tozdan rengi bulanmış minik terliklerini alan annesi, oğlunun ne kadar da büyüdüğünü düşündü ardından bakarken. Artık tek başına sokağa çıkıp, mahalledeki yaşıtlarıyla akşama kadar oyun oynar olmuştu. Şu yemek saatleri de olmasa evi hatırlayacağı yok diye geçirdi içinden.
Mutfağa doğru yönelirken, çocuk büyüdüyse biz de büyüdük demektir, diye fısıldadı belli belirsiz. Otuz beşine basmak üzere olduğunu hatırladı. Bir düş müydü geçen yıllar? “Aman Allah’ım! Ne ara otuz beş yıl yaşadım ben”. Yapmak istedikleri ile yapabildiklerini kıyasladı hızla zihninde. Kalbindeki mağlubiyetin karanlık kuyusu biraz daha büyüdü. Kaçırdıklarının her geçen gün büyüttüğü, elinden giden her senenin biraz daha derinleştirdiği zifiri kuyu… İnsanların yüzüne sert bir şamar gibi inen, her geçen seneyle yarasına biraz daha saplanan, acıtan kör bir hançer…
Sofranın eksiklerini tamamlamak üzere geçtiği mutfaktan bir kâse yoğurt ve küçük bir kaşık getirerek, sofradaki çocuğun önüne koydu:
-Kemiklerinin uzaması ve sertleşmesi için, biliyorsun, doktor amca yoğurt yemen gerektiğini söyledi.
-Anneee yaaaa! Canım isteemiyooor!
-İtiraz yok oğlum! En azından biraz yemelisin, hadi bakalım!
Yüzünü ekşitip, kâseye kaşığını daldıran çocuğun, hareketleri isteksiz ve ağırlaşmıştı. Annesi ona neden kötü tadı olan bu şeyi ısrarla yedirmeye çalışıyordu ki? Çikolata yese de zaten büyüyebilirdi. Hatta ekmeğe sürerek yerse daha da hızlı büyüyebileceğini düşündü. Büyüklerin neden böyle bir zorunluluğu yoktu madem? Bizim gibi onların da kemiklerinin sağlamlaşmaya ihtiyacı yok muydu? Bir kere kemikleri de çok güçlüydü. Arkadaşlarıyla koşarken, hep o kazanıyordu ya zaten.
*
Soluk soluğa çıktığı merdivenleri, ikişerli atlayarak koşan delikanlı, elindeki bavulda hiç yük yokmuş gibi sallayarak, seri bir şekilde kapıda dikilmişti. Merdivene attığı ilk adımla son adım arasında, saliseler nefessiz kalmıştı sanki.
Delikanlılığı iliklerine kadar hisseden ve çevik bir bünyeye sahip genç, kapıyı heyecanla çaldı. Annesinin uzaktan gelen sesine, boğazını temizleyerek “Beniiim!” diye karşılık verdi. Bir sessizlik oldu, kapı merceğinden izlendiğini hissetti. Bavulu yere koyup, annesinin kesilen sesini beklerken, kolundaki saati bileğine çekiştirdi. Heyecanla çevrilen anahtar, sessiz bekleyişi bitirdi:
- Oğluuum! Sen misin? Hayır olsun inşallah yavrum?
- Sürpriz yapmak istedim anneciğim, korkma!
Annesinin şaşkın bakışları arasında ona sarıldı. Anne kokusunu içine çekti uzunca, annesinin kokusunu… Çocukluğunu, hatıralarını, koşuşturmacalarını, çocukça endişeleri ve sevinçlerini... Geçmişe ait ne kadar güzellik varsa bu kokuda saklıydı.
Şaşkınlıkla mutluluğu iç içe yaşayan anne, boynuna atılan oğlunun, eğilerek kendisine sarıldığını fark etti. “Ne kadar da büyümüş benim yavrum” diye düşünürken, sıkıca sarıldı o da oğluna. Oğlunun kokusunu içine çekince, onu ne kadar da özlediğini hissetti. Hızla geçen zaman gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Doğduğu gün, ilk emzirdiğinde içinde kabaran tarifsiz annelik duyguları ile süzülen gözyaşları, gece ağlama krizlerinde yaşadığı acemi çaresizlik, uzun günler boyu uykuya duyduğu hasret, sonra ilk adım attığı gün, ilk bisikleti, okula başladığı tedirgin ilk günü ve nihayet üniversite… Hepsi bir düşten arda kalan parçalar gibi silik bir tonda zihnini yalayıp geçti. Hangisi düş, hangisi gerçek, giden mi kalan mı bilemedi.
Derin bir nefes ile evlat kokusunu ciğerlerine doldurdu, evladının kokusunu... Şu an yalın ama gerçek olan da buydu.
*
Soluk soluğa çıktığı merdivenleri bitirince, günün tüm yorgunluğunu bacaklarında hissetti. Bugün çok yoğun bir gündü; toplantılar, görüşmeler, insanlar, insanlar ve insanlar… Kapıyı açan eşine selam verip, içeri geçti. Ceketini çıkarıp vestiyere astı. Gömleğinin kollarını katlarken, oturma odasına geçip, koltuğa bir ceset gibi bıraktı kendini. Bacaklarını açıp, az aşağı kaymış halde iyice saldı bedenini. Bir süre sessizce düşünmeden kaldı. Sofrayı kuran eşi içeri girince, güçlükle duyduğu nahif sesle gözlerini açtı:
-Çok mu yoruldun bugün?
-Sorma, hem de nasıl… Çocuklar nerede?
-Sokakta olmalılar, gelirken görmedin mi?
-Hayır
Saatini çıkarıp yandaki sehpaya koydu. Saatin oturduğu bileği, diğer eliyle kavrayıp, çevirerek rahatladı. Ne kadar hızlı yaşadığını düşündü. Sürat atına binmiş süvariler gibi koşuşturan insanları çok kınardı. Nasıl oldu da o insanların arasına karışmıştı epeydir?
*
Soluk soluğa çıktığı merdivenleri, iki veya üç mola vermeden bitiremiyordu epeydir. Dizlerinde derman kalmamış, nefesinde ise darlık peyda olmuştu artık.
Son molasını da bitirdikten sonra kapıya ulaştı nihayet. Zile bastı titreyen elleriyle. Kapıyı açan eşini selamladı. Bazen destek amaçlı kullanmaya başladığı ama son zamanlarda onsuz çıkamadığı bastonunu eşine uzattı. Buna alışması, kabullenmesi de epey zaman almıştı. Nasıl çıkarım bununla dışarı, diye uzunca bir süre diretmişti. Baston kullanacak yaşta mıydı ki baston almışlardı ona? Aslında çok da genç sayılmazdı doğru. Ama yine de baston çöküşün, tükenişin işareti gibi gelirdi ona hep.
Koltuğun kollarından destek alarak, ağır ağır ama titreyerek bıraktı bedenini koltuğa. Başını kaldırıp derin bir nefes aldı. Karşısındaki kitaplığa baktı. Her birini nerede ve ne zaman aldığı ilk iç sayfada yazılmış olan sararmış, eskimiş kitaplarının uzun zaman devirdiğini düşündü. Süzdüğü her bir rafta kendisini iç yolculuklara çıkarmış birkaç kitap, belli belirsiz ilişti gözüne… Gözündeki sis perdesi artmış epey zamandır. İkinci defa katarakt ameliyatı olması gerektiğini doktor söylemiş de ertelemişti bir müddet.
Yanındaki sehpada dün geceden bıraktığı fotoğraf kutusu duruyordu. Tekrar eline aldı. Her bir fotoğraf karesi için onlarca sözü vardı söyleyecek. Zihnindeki hatıra harmanında sevinçleri, hüzünleri, ayrılıkları, yalnızlıkları, öfkeleri, kederleri birbirine dolanmış…
Fotoğraflardaki yüzlere düşen sadece hüzündü sanki. Yaşanmamış anlar hiçbiri… Kendisi değil de başkasıydı her bir karede. Kendine ait bir şeyler bulmaya çabalasa da her bir fotoğraf karesindeki kendini, bir yabancıdan farksız görüyordu. Albümdeki onlarca karede, kendine ait bir iz peşine takılıp, yaşandığı müphem hatıralara gidip geliyordu zihni. Zira insanın silik hatıralara dalıp gitmesi, bir fotoğraf eskisinde, kendi gölgesini aramasına benzerdi.
Zihninin yorulduğunu, başına yayılan ağrıyla hissetti. Başını koltuğa dayayıp gözlerini kapadı.
