Tam geri dönüp başka bir ülkeye gidecekti ki vazgeçti. “Gitmeliyim!” dedi. “Beni ölü bilseler de görmeliyim onları, uzaktan da olsa seyretmeliyim. Leyla ne yapıyor acaba, evlenmiş midir? Tabi ya! İşgal altında, yalnız başına, her an kahpe bir kurşuna hedefken, hele ki küçücük yavrumuzun geleceğe dair umutları varken, başka ne yapabilir ki? Peki ya Muhammed’im, can parem… Kim bilir ne kadar büyümüştür. Daha ‘baba’ bile diyemiyordu onu son kez kucağıma aldığımda. Acaba başkasına demiş midir bana demediklerini?”
Ağır ağır ilerleyip bunları düşünürken gözlerinden süzülen yaş, hapishanelerde kalmaya başladığından beri beyazlamış sakallarından, köyünün barut kokan tozlu yollarına damlıyordu. O kadar zayıflamıştı ki dağılmış, uzamış saçları ve sakalları nedeniyle kocaman görünen kafası bile güçsüz ve zayıf bedenini gizleyemiyor aksine daha da belirginleştiriyordu.
Mukbel, Gazze sınırında küçük bir köyde, babasından kalan mütevazı hurma bahçesinde yetiştirdiği hurmaları satarak geçimini temin ediyordu. İşgalci İsrail askerleri ağaçlarını yakmaya ve bahçesine el koymaya geldiğinde onlara karşı çıktığı için ailesine bile haber verilmeden, 2008 yılında, Küba’nın Guantanamo şehrindeki hapishaneye götürülmüştü. 1987 doğumlu Mukbel, o zamanlar henüz iki yıllık evliydi ve dokuz ay önce de bir oğlu dünyaya gelmişti. İki ay İsrail hapishanelerinde kaldıktan sonra 11 Eylül saldırısıyla ilişkilendirilerek ABD’ye teslim edildi. Temmuz 2008’de, Guantanamo’ya giden ilk uçakta yer alan kişilerden biriydi. Bin Ladin’e çalıştığı iddiasıyla üzerinin çizilmesinin ardından, tam dokuz yıl sonra Amerikalı yetkililer tarafından suçsuz bulunarak “serbest bırakılabilir” kararı verildi. Ama ailesi, onun İsrail hapishanesinde kalırken intihar ederek öldüğü haberini almışlardı yıllar önce. Cesedini bile vermemişlerdi ailesine.
Hayır! Ölmemişti. Yaşıyordu ama gördüğü işkenceler nedeniyle ciğerlerinde oluşan yırtık, tedavi edilmediği için kansere dönüşmüştü. Saatler süren öksürük ve iç kanama nöbetleri onu ölmekten beter etmişti. Önemsemiyordu artık, serbest kalmıştı ya… Hele bir de Leyla’sını, Muhammed’ini sağ salim görebilsin bu yeterdi ona. Sonrasında tedavi olup olmamaya karar verecekti.
Sokağına yaklaştığında, yıkılan ve harabeye dönen penceresiz evleri, bombalardan enkaz haline gelmiş binaları izliyordu şuursuzca. Öyle ki kendi evini bulmakta bile zorlanıyordu. Eski dostlarından, komşularından kimse görünmüyordu sanki ya da hafızasında kalan simalar o kadar değişmişti ki kimseyi tanıyamıyordu. Birden kapısının önünde kardığı çamurla evinin duvarlarındaki kurşun ve roket deliklerini sıvamaya çalışan Leyla’yı gördü. Olduğu yerde kalakalmıştı. Gidip gitmeme ikilemi içinde kıvranırken ona yardım etmeye çalışan küçük çocuğu gördü. Bu… Bu Muhammed olmalıydı. Oğlu, kanından canından parçası olan biricik evladı… “Ne kadar da büyümüş,” diye iç geçirirken onları daha iyi görebileceği bir binanın enkazı arkasına gizlendi. Birden omuzuna dokunan el ve elin sahibinin sesiyle irkildi.
“Mukbel! Aman Allah’ım şükürler olsun sen… sen yaşıyorsun.”
Ardına dönüp baktığında karşısında koltuk değnekleriyle ayakta durmaya çalışan, tek ayağı dizden kesik olan komşusu Kusay’ı gördü.
“Evet Kusay, benim. Ölmedim. Yaşıyorum!”
“Ama bize senin öldüğünü söylediler.”
“Görüyorsun ya, ölmedim işte. Ben senin bacağına ne olduğunu sormayacağım zira tahmin edebiliyorum. Katil İsrailliler yaptı değil mi?”
“Evet! Beni boş ver. Sen hapishaneye götürüldükten iki ay kadar sonra İsrailli yetkililerden bir yazı gelmiş, orada intihar edip öldüğün yazıyormuş. Eşin Leyla çok ağladı, yandı kadıncağız. Birkaç yılda kendine ancak gelebildi. Sonra da oğluna sarılıp hayata tutundu. Onca zorluğa rağmen mücadele ediyor.”
“Nasıl yani? Leyla evlenmedi mi benden sonra?”
“Hayır! Evlenmedi ve evlenmeyi hiç düşünmedi. Annesi babası çok ısrar ettiler ama o kabul etmedi. Kendini toparladıktan sonra köyümüze kurulan geçici hastanede ilk yardım eğitimi aldı, hastalara, yaralılara yardım ederek geçimini temin ediyor. Muhammed de okula başladı. Görüyorsun ya, o kadar büyüdü ki annesine bile yardım ….”
Kusay daha cümlesini tamamlamadan Mukbel evine doğru ağır adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Sevinç ve hüzün karmaşası içinde nemli gözlerini ailesine kilitlemiş, omuzlarını dik tutmaya çalışarak ve dokuz yıl önce tutuklandığında üzerinde olan Guantanamo depolarında güveler tarafından kemirilmiş, buruşuk kıyafetini düzeltmeye çalışarak yürüyordu. Başı yerde çamur karmaya çalışırken üzerine düşen gölgenin kime ait olduğunu öğrenmek isteyen Leyla, gölgenin sahibinin ayaklarından başlayarak başına kadar kısık gözlerle baktı. Yerinden doğruldu. Karşısında şerefesi yıkılmış ama dimdik ayakta durmaya çalışan minare timsali kocasına kilitledi gözlerini.
Yüzündeki birkaç saniyelik şaşkınlık yerini buruk bir gülümsemeye ve sonrasında da çatık kaşlara bırakıyordu. Elindeki kırık saplı küreği bir kenara atarak bir iki adım attı adamına doğru. Sanki o an yeryüzünde onlardan başka hiçbir şey yokmuş gibiydi. Çöl sahrasında yaprakları dökülmüş, dalları kırılmış, yan yana duran iki çıplak ağaç gibiydiler. Leyla, ani bir hareketle, çamurlu elleriyle Mukbel’in göğsünü yumruklamaya başladı.
“Neredeydin bunca yıldır? Beni ve küçücük çocuğunu bırakıp nerelere gittin habersizce? Bu zalim dünyaya beni nasıl bırakabildin? Hani söz vermiştin, bizi hiç bırakmayacaktın. Ölüme bile bensiz gitmeyecektin hani. Hiç düşünmedin mi? Öldü dediler senin için. İnanmadım, inanamadım. O, bensiz ölüme bile gitmez dedim. Bunu bana yapamaz dedim. Nasıl yap....”
Temelleri bombalanmış gökdelen gibi sendeleyen ve düşmemek için ayakta zor durabilen Mukbel, bir taraftan gözyaşlarıyla ıslanmış göğsüne inen darbeler nedeniyle sıkışan ciğerlerinden çıkacak öksürüğü yutkunarak bastırmaya çalışıyor, diğer taraftan güçsüz kollarıyla Leyla’nın ellerini yakalamaya çalışıyordu.
Bu yumruklar ve sözler yıllarca çektiği işkencelerden daha ağır geliyordu kederli, yorgun ve hasta bedenine. Zorla ellerini yakalayabildiği Leyla’sını bağrına sıkıca bastırarak konuşmaya çalışıyordu.
“Dur Leyla’m! Anlatacağım… Vurma dur!”
Acı gözyaşları, yerini vuslat sevincinin damlalarına bırakıyordu. O hengâmede ne olduğunu anlamaya çalışan ve koruma içgüdüsüyle anneciğinin bacağına sarılmış Muhammed’in de korku dolu gözlerinden yaşlar boşalıyordu. Mukbel, Leyla’nın elinden tutarak evlerinin kapısının önündeki eşiğe oturttu onu ve yanına da kendisi oturdu. Muhammed, annesinin diğer yanında meraklı gözlerle tanımadığı adamı süzüyordu. Mukbel ise çehresindeki özlem ve hasretin açtığı derin kırışıklıklar arasından kederli bir tebessümle bakıyordu oğluna.
Hiçbir şey konuşmadılar. Dakikalarca hatta saatlerce, sessizce oturdular, bakıştılar, ağlaştılar öylece.
Hava kararmaya başladığında geçmişlerdi içeri. Leyla, kocası seviyor diye sandıktan çıkardığı turuncu elbisesini giyinmiş, hazırladığı mütevazı sofrasını kurmuştu. Sofrada başı yerde oturan Mukbel, konuşmaya başladı.
“Lütfen üzerindeki elbiseyi değiştirir misin? Turuncu renk bedenimi sızlatıyor, dokuz yıl yaşadığım kafesi hatırlatıyor bana. Gördüğüm işkenceleri, zulmü ve kanı hatırlatıyor.”
“Ama senin en sevdiğin elbisem buydu. Sen gittikten sonra onu hiç giymemiştim, sen seviyorsun diye giymiştim…”
“…”
Cevap alamayınca elbisesini değiştirip gelerek sessizce oturdu tekrar kocasının karşısına. Mukbel, önündeki yemeğe bakarken devam etti anlatmaya:
“Size bir yazı ile İsrail hapishanesinde öldüğümü bildirmişler. Ama benim hikâyem başka bir yerde geçiyor. Size bildirilen hapishanelerden çok uzakta, Guantanamo’da. Beni götürdükleri gün hurma bahçemizde bakım yapıyordum. İsrailli askerler ağaçlarımızı yakmaya geldiler. Ben mukavemet gösterince arbede çıktı ve beni alıp götürdüler. İki ay kadar birer hafta arayla değişik hapishanelerde tuttular, daha sonra da bir uçakla Guantanamo cehennemine gönderdiler.
Benim hikâyem turuncu renkli, küçücük, dondurucu soğuk bir kafesin sessizliğinde, yüzlerce mahkûmun olduğu bir yerde ama yapayalnız bir şekilde başlayıp bitiyor. Öyle ki her şey ve herkes turuncu renkte. Tüm mahkûmlar gibi benim üzerimde de turuncu renkli bir tulum var. Size biraz önce neler yapıldığının yol açtığı şaşkınlığı görmezden gelmek için verdiğiniz savaş ve ardından neyin gelebileceğinin korkusunu yaşamak; turuncunun anlamı Guantanamo’da... Ya da korku, artık kimsenin size yardım etmeyeceğini anladığınızda; bildiğiniz tüm hayatın, aile ve arkadaşlarınızın çok çok uzaklarda olduğunu fark ettiğinizde geliyor. O an midenizden ağzınıza portakal yemişsiniz gibi acı bir asit geliyor ve yakıyor genzinizi.
Kafesin kapısı açılıyor. Seans başlıyor, üst üste yapılan yüzüncü seans olsa gerek. Maruz kaldığım ilk sorgu periyodu sanırım, tam üç ay sürmüştü. İki ayrı sorgu ekibi vardiyayla çalışıyordu, gece ve gündüz. Her seans beni uyandırmak için bağırmaları ile başlıyor. Daha sonra suratıma ve sırtıma vuruyorlardı. O kadar uykuya muhtaçtım ki başım sanki yüzüyordu omuzlarımın üzerinde. Bir odanın tüm duvarlarına fotoğraflar yapıştırılmıştı. Benden fotoğraftaki kişilerin kimliğini vermemi talep ediyorlardı, ama ben onları tanıyıp tanımadığımı kestirebilmek için bile zar zor odaklanabiliyordum. Bağrışlar ve hakaretler yükseliyor, ardından köşedeki bir adama başlarıyla işaret veriyorlar. Koluma bilmediğim bir maddeyi iki kez enjekte ediyorlar. Son bildiğim şey bu. Hatırladığım tek şey turuncu kafes...
Ertesi gün kafesin kapısı tekrar açılıyor. Bu sefer gardiyanlar sanki vahşi hayvanlar gibi korkunç bir korna sesi çıkararak içeri giriyorlar. Tüm bu olanları protesto etmek adına bana getirdikleri azıcık yemeği yemeyi reddetmeye çalışıyorum. Sorgucu bana gülüyor, sonra yemek tepsisini kafamdan aşağıya boşaltıyor. Köşedeki adama beni damardan beslemesini söylüyor. Kanatana kadar iki farklı yerden koluma tüp takıyorlar.
Dondurucu soğuk kafes... Kapı yine açılıyor. Bu sefer gardiyanlar beni yere iterek sırtımda tepiniyorlar. Sorguculara artık yemek yememeye devam edemeyeceğimi söylüyorum. Yemeği yere atıyorlar ve bana bir domuz gibi yememi söylüyorlar. Tuvalete gitmeme izin vermiyorlar. Daha da acı verici hale gelmesini izliyorlar, çevirmen altıma işersem bana nasıl tecavüz edeceklerini anlatırken, diğerleri gülüyorlar.
Çığlık seslerinin ısıtmaya çalıştığı soğuk kafes... Kafesin kapısı tekrar açılıyor. Ayağa kalkıp Amerikan bayrağını selamlamaya zorluyorlar beni. Sinema odasını andıran bir yerdeyim, diğer mahkûmların işkenceye uğradığını gösteren videoları izlemek zorunda bırakılıyorum. Sonra onlar için dans etmem gerektiğini söylüyorlar, onlar ayağımdaki zincirleri çektikçe daireler çizerek dolaşmamı istiyorlar. Her karşı koyuşumda en özel yerlerime vuruyorlar.
Turuncu renkli soğuk kafes... Kapı açılıyor. Yağmur yağmış ve her yerde çamur birikintisi var. Zincirlerle bağlı olduğum için yürüyemiyorum, beni bile bile çamurların içinde sürüklüyorlar. Şimdi pornografi odasındayım. Her yerde korkunç fotoğraflar. Beni çırılçıplak soyuyorlar ve dinimi aşağılamak için sakalımı kesiyorlar. Pornografik kadın fotoğrafları gösteriyorlar. Farklı hayvanların seslerini çıkarmamı istiyorlar, reddettiğimde bana vuruyorlar, tecavüze yelteniyorlar; engel oluyorum. Yan odalardan gardiyanların iğrenç kahkahaları ve kadın ve erkek mahkûmların acı çığlıkları yükseliyor. Gücüm tükeniyor, dayanamıyorum ve bayılıyorum. Seans, üstüme soğuk su dökmeleri ile bitiyor. Saatler sonra kafesimde beni neredeyse donmuş halde buluyorlar. Doktor, gardiyanlardan beni acilen kliniğe getirmelerini istiyor, orada battaniye ve geçici tedavi veriliyor. Önümüzdeki saatler boyunca ısınırken beni gözlüyorlar. Sadece sorguya geri dönmeme izin verecekleri anı bekliyorlar aç köpekler gibi.
Asit kokulu soğuk kafes… Kapı açılıyor. Yatağımı, yastığımı bir kenara atıp, beni çırılçıplak soyarak ellerimden ve ayaklarımdan kafesin demirlerine bağlıyorlar. Önce üzerime soğuk su döküyorlar, vücuduma en hassas yerlerimden elektrik veriyorlar. Bağırıyorum, bayılıncaya kadar haykırıyorum, kimse duymuyor.
Günler, haftalar, aylar, yıllar böyle geçiyor. İçimizden işkencelere dayanamayarak ölenleri bile pişirerek bize yedirdiklerini duyuyorum. O günden sonra et yemeklerini hiç yemedim. Geçen yıl bir işkence sonrası ağzımdan kan gelince tekrar doktora götürdüler. Kanser olmuşum. Yine geçici bir tedavi ile kafesime gönderdiler. Diğer mahkûmlar sorduklarında onlara ‘ince hastalık’ demiştim de gülmüşlerdi. Yakalandığım kanserin ağrılarına, sızılarına katlanabilmem için; “Sevdiğin birini kaybetmeden ince hastalığa yakalanamazsın, kansere dayanabilirsin ama ince hastalığa dayanamazsın,” diye beni teselli ediyorlardı kendilerince. Çoğumuz bir bir ölüyordu hastalıktan, işkencelerden… Kalabilenlerse ben gibi gayret ediyordu sevdikleri için yaşamaya. Biliyor musun? Ben topraklarımızı işgalcilerden korumak ve sizlere kavuşabilmek umuduyla dayandım onca işkenceye, hastalığa…
Dört ay önce, altı ABD hükümeti güvenlik kurumu bir araya gelerek benim davamı incelemiş. Sonuç? Masumdum ve serbest bırakılmalıydım. Maruz kaldığım ve üzerime atılan iddialara yönelik sahte, saçma sapan deliller, sorgulamalarda yaşanan pis, sadist metotlar hiçbir işe yaramadı; sadece bana selam verdirdikleri o Amerikan bayrağına utanç bulaştırdı. Yüzlerce masum Filistinli mahkûm hâlâ Guantanamo kafeslerinde zulüm altında. Amerika ve İsrail geçmişinden saklanmaya devam edemez ve bu şekilde geleceğinden de saklanamaz. Ülkem için, oğlum Muhammed için, senin için yaşamaya devam edeceğim artık. Tedavi olup iyileşmek için elimden geleni yapacağım.”
***
Türkiye’den giden AID (Uluslararası Doktorlar Derneği) tarafından tedavisine başlanalı altı ay olmuştu. Kendisini toparlamaya ve iyileşmeye başlamıştı Mukbel. Oğlu Muhammed’in elinden tutmuş, bir tedavi seansı sonrası evine dönerken İsrail askerlerinin Filistinlilere açtığı sayısı bilinmeyen, sebebi belirsiz yeni bir çatışmanın ortasında bulmuştu kendini. Bulunduğu yerde gördüğü en yakın duvarın bitişiğindeki çöp bidonunu kendisine siper etmiş oğlunu da ardına saklamıştı. Gerçek kurşunlar ölüm ıslığı çalarak geçiyordu dört bir yanlarından. Ortalık toza dumana bulanmıştı. Zaman geçmiyor, çatışma bir türlü sona ermiyordu. Bir an kurşun sesleri kesildi. Yerlerde yatan, sürünen onlarca Filistinli vardı. Ayakta olanların bir kısmı yaralı olanları güvenli yerlere taşımaya çalışıyor, bir kısmı da sapanlarıyla İsrail askerlerinin olduğu yerlere taş fırlatıyorlardı.
Mukbel, kafasını çevirerek ardına gizlediği oğluna baktı. Başını babasının sırtına dayamış hareketsiz duruyordu Muhammed. Üzerindeki sarı gömleği kana bulanmış turuncuya dönüşmüştü. Boynuna isabet eden bir kurşunla öylece hareketsiz kalakalmıştı. Oğlunu o şekilde gören Mukbel şoka girmiş, istemsiz hareketlerle tir tir titriyor, gözleri yuvalarından kayıyordu. Çevreden müdahale için koşan Filistinlilerin Muhammed için yapabilecekleri bir şey yoktu.
Bir müddet sonra kendine gelen Mukbel, biricik oğlunu kucağına basmış, ardındaki kalabalıkla birlikte gözyaşları içinde evine doğru giderken şu sözleri mırıldanıyordu:
“göğüs kafesimde mülteci bir sancı
kovamıyorum
ince hastalık dedikleri şeyi
şimdi anlıyorum…”
