Yazılması zor olan şeyler vardır, yazılamayacak şeyler! Nasıl ki her yorum düşünceye yeni bir elbise giydirirse yazı da böyle bir işlev görebilir. Ancak Iain Chambers’ın dediği gibi “Yazmak her ne kadar emperyalist bir hareket gibi görünse de tahakkümü reddedebilir ve geçici bir iz olarak, bir öneri olarak da algılanabilir: Bir armağan olarak.”
Yazının taşıdığı otorite “ben”in desteğine yani onu yazanın sesine yaslanır. ‘Göç, Kültür, Kimlik’ yazarının dediği gibi bizler kendi dilimizin ve kendi kimliğimizin eleştirisini kendi içinde barındıran bir söylemin sakinleriyiz.
Kodları modern Batılı paradigma tarafından oluşturulmuş, siyaseti, ekonomisi, kültürü yine aynı merkezlerce tekdüzeleştirilmiş bir monopol olarak içerisinde yaşadığımız dünya bir mülteci çağıdır, Edward Said’e göre. Yerinden edilmiş kişi çağı, kitlesel göç çağı. Sürgün iflah olmaz ölçüde seküler ve dayanılmaz ölçüde tarihsel bir şey, diye tanımlar Kış Ruhu’nda. İnsanlar tarafından başka insanlar için üretilmiştir. Tıpkı insanlar tarafından başka insanlar için üretilen ölüm gibi dünyevidir. Ancak ölümün nihai merhametini de sunmadan milyonlarca insanı geleneğin, ailenin ve coğrafyanın sunduğu nimetlerden koparan bir şeydir sürgün.
Yurtlarına dönme imkânları kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve ilgili kuruluşlarca üretilmiş numaralarla kodlanan mültecileri düşünmek gerekir diyen Said, gerçekliğin farkına varmak için, Filistinliler hakkında düşünmek, öznelliğin, sanatın ve acımanın sağladığı mütevazı sığınağı terk edip kitle siyasetinin aritmetik soyutlamalarına başvurmak gerektiğini vurguluyor.
‘Yüzümün rengini geri verin bana /…/ Hüzün malikânesinden bir kalıntı diye alın beni/’ diyen Filistinli şair Mahmud Derviş sürgünün ‘pathosu’nun insanın doğduğu ve kendisini ait hissettiği toprağın tatmin edici, emniyet telkin edici iklimiyle bağ kuramamakta yattığını ifade ediyor aslında. Dönüş hayali, gerçekleşmesi imkânsız bir rüya gibidir.
Göçler, sürgünler, hicretler her biri kendilerine has bir trajediyi taşımış olsalar da ortak bir paydada buluşurlar. İster metaforik isterse tarihsel bütün göçlerin, sürgünlerin ve hicretlerin ortak imgesi ‘ayrılık’tır. İnsan doğduğu, sularını içtiği, toprağında gezinerek yurt edindiği, bütün ilklerini içinde yaşadığı, yürüdüğü, uyuduğu, evlendiği, ağladığı, sevindiği coğrafyadan ayrılmakla bir hicran duygusu yüklenir. Ayrılık acısı ile dolar.
Bu durumda insan için imgelemde yeni bir arayış başlar. Vatana ulaşamayınca onun imgesini tecrübe etmekle muhayyilesinde onu yaşatmaya koyulur. Mircea Eliade’e göre “Sürgün için vatan, konuşmaya devam ettiği dildir.” Çünkü kültürün en önemli unsurlarından olan dil onun yeni coğrafyası olur. Dil gibi, inançları, örfü de onun yeni evreni olup çıkar.
Bütün bunlardan rahatsızlık duyan insan için de yazı bir sığınak olur. Kendisini yurtsuz hisseden kişi için yazı gerçek bir evrendir. Bunları yazmakla siyasal bir etki uyandırmak ister. Sesini duyurabilirse, sesini duyan olursa!

