Annem, (kanadı kırılmış bir kuşun hüznüne bürünmüş gibiydi) beni uğurlamadan önce bana sımsıkı sarılmış, omzumda için için ağlıyordu. (gülünü kaybeden bir bülbülün feryadı...) Bana sarıldığında kalbinin sesini duymuş ve ne muazzam bir ayrılık duygusu yaşadığını o an anlamıştım. (bağı talan edilen bir bağban gibi tarumar olmuş, içi parçalanmış...) Kulağıma doğru itina ile eğilerek, içli ve hıçkırık yüklü bir sesle: “Evlat, hiçbir şeye benzemez. Gün gelir, senin de bir evladın olur ve sen beni o gün daha iyi anlarsın. (gözyaşları gün ağartısında yapraklardan süzülen çiğ taneleri gibi yanaklarından akıp omuzuma düşmüştü) Aman, n’olursun habersiz bırakma bizi oğlum.” dedi sırtımı sıvazlayarak.
Annem zaten böyle vakitlerde daima ağlardı. Ağlayarak, derin bir iç çekerek, içerleyerek, duygularını su gibi akıtarak kendini anlatırdı. Bir şairin kendisini şiiriyle ya da bir heykeltıraşın da kendisini yonttuğu heykeli ile ifade etmesi gibi işte, annem de kendini gözyaşları ile ifade ederdi. Böyle anlarda anlatamazdı, yazamazdı, (garibim mektep yüzü de görmemişti zaten.) konuşamazdı sadece şiir gibi ağlardı.
Beni otobüse bindirip uzun bir müddet ardımdan bakakaldılar. (suyun akması gibiydi gidişim) Babam, istasyonda bir treni durdurmak için elindeki kırmızı flamayı yukarı kaldıran görevli gibi elini havaya kaldırmış, sanki gitme der gibi bana bakıyordu. Oysa otobüs şoförü, terminal çıkışından sağa dönüp ana yola girdiğinde, hızını arttırmıştı. Ne tren vardı, ne istasyon ne de flama. Sanki ayırmak otobüsün en kutsi vazifesiymiş gibi görünüyordu. Şoför gaz pedalına yüklenmiş ilerlerken, başımı dayadığım pencereden son kez gördüğüm anneme ve babama baktım. İçim cız etti, gözlerim annemin gözleri gibi buğulandı, tarifsiz bir kedere gark oldum, boğazımda bir yumruğun olanca ağırlığını hissettim. Annem, babamın esmer gölgesinde durmuş, bana bakıyor, bir eliyle başındaki yazmanın ucunu tutmuş gözyaşlarını siliyor, diğer eliyle de beni selamlıyordu. Babam ise kederli gözlerle yorgun argın, ardımdan sadece bakıyordu ama bereket versin çınar ağacı gibi dimdikti. Otobüs hızlandıkça onlar benden uzaklaştı, ben de onlardan uzaklaştım.
*
Bu eski püskü otobüsle saatlerce süren yolculuk beni çileden çıkarmış, bende ızdırabın diğer adı olmuştu. Orta kapının hemen önündeki kırık koltuğa (o gün şartlarında bulunan tek vasıta olduğu için, buna da şükür demiştim) ancak yer ayırtabilmiştim.
Gecenin ortasında başımı cama yaslayıp bir ara derin bir uykuya daldım. Fakat otobüsün motoru acı çeken bir hasta gibi inlemiş, gözüme perdelenen uykuyu tekrardan benden alıp savuşturmuştu. Bu yüzden saatlerce buğulu camlardan karanlığa bakmak zorunda kalmıştım. Karanlık geçtiğimiz tüm şehirlerin üstüne bir karabasan gibi çökmüş, şehirleri büyülü kollarına almış uyuyordu. Sadece otobüsümüzün farlarından yansıyan ışık etrafa bir canlılık bahşediyor, o da çabucak yitip gidiyordu.
(Şehirler mahpushane, evler, evlerin içinde barınanlar mahkûm, etrafında küme küme bulunan ağaçlar birer demir parmaklık, sokak lambaları ise sanki birer gardiyanmış gibi önce zihnimde depreşti, sonra usulca gözümde canlandı.) Uzun bir müddet karanlığa çakılıp kalmıştı uykusuzluktan kızaran gözlerim. Öyle kaptırmışım ki kendimi, yanımda koltuğunu geriye yatırmış, kendini adeta koltuğa raptetmiş, onun kollarında bir derin rüyaya atlayıvermiş, ağzı yarım metre açık olan bu şişman yol arkadaşımın yeri göğü titreten horultusunu duymaz olmuştum. Bereket ki ben gözlerimi karanlıktan çekip çıkarttığımda, o dev gibi böğüren adam uyanmış ve tüm yolcular rahat bir nefes almıştı. Şoför ve muavini ise eski zaman türküleri gibi görünüyordu. Birbiri ile gayet uyum içinde, zarif bir kafiye gibi birbirlerini tamamlıyorlardı. Ancak yolcuların bu eziyetli halleri, onların keyfini birazcık olsun rahatsız etmiyordu. Ağır, çekilmez bir koku kol geziyordu koltuk aralarından insanın burnunun direğine doğru ama umurlarında olmuyordu. “Yahu insan evladı değil misin, nesin?” diye insanın bağırası, böğüresi, hunharca kızası geliyor. Lakin el mahkûm, mecburuz. Susmayı severiz biz, katlanmak ve sabretmek bizim gibilerin bariz özelliğidir. Tam bu cümleleri bir fikir teatisinde bulunmak için düşünürken, aklım o ‘Büyük Adam’a takıldı. Ne diyordu, kollarını bir makas gibi açarak avazı çıktığınca:
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!”
Düşündüm, yüzüm kızardı, affına sığındım.
O, haykırıyordu, biz ise susmakla yetiniyorduk.
Ben ruhumun derinliklerinde böyle müthiş gelgitler yaşarken, aklıma bin bir çilenin adını harf harf kazırken, yanımda duran sözüm ona o yol arkadaşım, böğüren adam gözlerini ovuşturarak, yüzüme bakma tenezzülünü bile göstermeden gayet cüretkâr bir eda ile saatin kaç olduğunu sormuş, beni o tarifsiz dakikalarımın içinden alıp çıkarmıştı. Sinirlerimi zıplatmak için konmuştu sanki yanıma. Yüzümdeki ekşi ifadeyi harekete geçirip sözcüklerimi birer küçük taş parçası gibi adama fırlatarak: “Beşe çeyrek var!” dedim. Bir şey demedi. Tekrardan miskin bir kedinin kuyruğuna sarılması gibi önce koltukta büzüldü, sonra esneyip tekrardan böğürmeye başladı. İçim şişmiş bir vaziyette bir an önce menzile varmayı temenni etmeye başladım, yoksa çıldıracağımı biliyordum.
*
Gün ağardı, güneş Doğu’nun o kendine has ihtişamıyla sarp dağların arasından çıkıp geldi, güldü, güldürdü, göğü şenlendirdi. Otobüs durmuştu. Nihayet saatler sonra çilesini çektiğim menzildeyim. Muavin, kendini bu yolculara beyhude hizmet etmiş gibi adderek, kızgın bir ses tonuyla: “Son durak!” diye gözlerimizin içine baka baka bağırdı. Kaptan ise limana sağ salim varmanın vermiş olduğu rahatlıkla derin bir oh çekerek: “Cümleten geçmiş olsun.” dedi. El sallayan annem, durup kederli bakan babam, karanlık, kırık koltuk, o iğrenç koku, böğüren adam, karabasanların tünediği karanlık şehirler, eski türküler gibi duran şoför ve muavini… Hepsi geride kaldı. İndim otobüsten, hızlıca ilerledim. Nereye gideceğimi bilemedim, durdum. Elimde eprimiş küçük valizimle, terminalin ortasında kaybolmuş bir çocuk gibi beklerken, neyi beklediğimi bilmeden, yeniden geride kaldı, diye mırıldandım. Uzun bir müddet bekledim, o kadar tatlı bir serinlik vardı ki insanın derisini okşayıp kanını çekiyordu. Beklerken etrafıma bakınıyordum. Gözleri şişmiş uykusuz yolcular sağa sola dağılmıştı. Gidecekleri yerleri bilmeyen kuşlar gibi boşlukta kanat çırpanlar, aksine gideceği yeri bilmenin rahatlığıyla ardına bile bakmadan çizdiği rotadan gidenler, elinde simitler ile bir köşede büzüşmüş çocuklar, bastonuna dayanıp güç alan yaşlı kadınlar ve yaşlı kadınlarla aynı yaştaymış gibi duran eski, hasta, yorgun terminal…
Durup düşünmenin yeri değil bir an önce gitmeliyim, dedim kendi kendime. Az ilerde elinde bir kitap olan gözlüklü gence, şehir merkezine nasıl gidebileceğimi sordum. Ben yorgun, valizim eski… Adımladık. Birbirimizi sürüyerek durağa vardık. Bir müddet sonra civcive benzeyen küçük sarı bir dolmuş geldi. Atladım, parayı uzatırken gideceğim yeri bilmediğimi, söyledim. Şoför, yaklaştığımızda seslenirim, dedi. Hareket halindeki dolmuşta bir ileri bir geri gidip gelerek, boş bir koltuğa çöktüm ve valizimi kucağıma yerleştirdim. Etrafı seyrediyor, tuhaf gözlerle bakınıyordum. Her halimden belliydi el olduğum.
*
Tahliye edilmiş bir fabrika gibi yıkık dökük, harap bir kasaba… Ellerini sırtlarında buluşturup aylak aylak gezen koca bıyıklı esmer erkekler, bozuk yollar, eski dükkânlar, kırık Türkçe ile birbirine küfreden gençler, sıkışıp kalmış misafirperver insanlar, doruğu boz bulanık dağlar, sararıp solmuş çorak tarlalar, eskimiş can çekişen köy minibüsleri, güler yüzlü köy halkı, asık yüzlü memurlar… Allah’ım! Neredeyim ben? Neden buradayım? Yıllardır çilesini çektiğim muallimliğin menzili burası mıydı? Birbiri ardınca zihnimde depreşip duran sorular, beni yormuş, hevesimi kursağımda bırakır gibi olmuştu. Gidip geldim, durdum düşündüm, döndüm baktım nihayet, umudumun karanlığa gömüldüğü köşede Mehmed Akif, imdadıma yetişmiş, dilimden ona ait olan teselli mısraları düşmeye başlamış, birazcık olsun yatışmıştım:
“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”
*
Derme çatma bir manav, kaldırımları işgal eden çay ocağının hasır tabureleri ve kenarları kırılmış küçük masaları, dar, basit ve basık bir yem bayisi, duvarları rutubetli çirkin bir pasaj, onun üstünde bir dönerci dükkânı… Gideceğim köyün minibüsü buradan, tam bu biçimsiz pasajın karşısından kalkıyormuş. Sora sora bulduğum köyün aracı, beyaz, eskimiş ve büyük bir araçtı. Tepesinde demir ızgaralar, ızgaraların üstünde koca koca yalaklar, un torbaları, mavi su hortumları ve patates çuvalları vardı. Sürgülü kapıdan içeri doğru başımı uzatıp şoför koltuğunda oturan adama: “ Selamun aleyküm.” dedim. Geriye dönüp gözerimin içine bakarak: “Ve aleyküm selam.” dedi. Çekine çekine yeni atandığımı, filan köye gideceğimi söyledim. Birden gözleri parladı, yüzünde tebessüm belirdi ve hızlı bir şekilde kapısını açıp yanıma doğru geldi. Elimdeki valizi alıp itina ile arka koltuklardan birine yerleştirdi. Ön koltuklardan birini bana yer olarak ayırdı, babam yaşındaki bu adam, hürmetle burası bundan sonra sizin, dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece ne zaman köye gideceğimizi sordum.
*
Arabaya bindikten sonra herkes yerinde mi diye şoför oturduğu yerden dönüp arkaya baktı. İçtima alan bir komutan edasıyla sayımını tamamladı. Önüne dönmeden de beni işaret ederek yüksek sesle: “Köyümüze yeni atanan öğretmenimiz.” dedi. Herkes, hep bir ağızdan hoş geldiniz, sefa getirdiniz, başımızın üstünde yeriniz var, diyerek bir karşılık verdi. Herkese birden bakarak, teşekkür ettim.
Radyoda hüzünlü uzun yol türküleri çalıyordu. Arkadaki insanların, kimisi kendi içine gömülmüş, kimisi pencereden kim bilir kaçıncı kez geçtiği bu yola bakıyor, kederli kederli etrafı seyrediyor, kimisi de yanındaki ile koyu bir muhabbetin deminde kaynıyordu. Bense gözlerimi oyulmuş asfalta dikmiş, varacağım yeri merakla düşünüyordum.
Adının Raşit olduğunu, yıllardır köy ile kasaba arasında mekik dokuduğunu, buraların insanının iyi olduğunu ve yol boyunca daha bir sürü şey hakkında olumlu, iç acıcı güzel cümleler kurdu. Lakin coğrafyanın zorluğundan, kışın çetin bir dost olduğundan hiç söz açmadı. Zannımca kasıtlıydı bu yaptığı. Yaşadıkça alışır düsturunca, bana bıraktı o kısmı.
*
Araba bir yılan gibi kıvrılan yolu toza dumana boğarak köyün girişine ulaşmıştı, içimde tuhaf bir duygu, aklımda merak, gözlerimde şaşkınlık, ellerimde belirgin bir titreme vardı. Köyün patika gibi taşlı ve engebeli yoluna girdiğimizde sağda solda bir sürü çocuk bize el sallamaya başladı. Hangisi ile göz göze gelsem, yüzünde tuhaf bir utangaçlık belirtisi oluşuyordu. Güç bela tırmandığımız yokuşu geçip ilerde durduğumuzda, şoför Raşit’in: “Hocam, geldik. Okul ve lojman burasıdır. Bir ihtiyacın, eksiğin olursa hiç çekinme, bu numaradan beni ara. Selametle.” dedi. “Teşekkür ederim.” dedikten sonra küçük valizimle bahçedeki lojmana doğru yürüdüm. Lojmanın kapısına varınca aklıma, annemin ve babamın ardımdan el sallayışları geldi. İçim burkuldu. Yol boyu arkadaşım olan valizim birden elimden kayıp yere devrildi. İrkildim. Annem, bana mı sesleniyordu acaba? Telefonuma sarılıp hemen annemi aradım. Uzun telkinleri, kısa cümleleri vardı. En son telefonu kapatmadan önce: “Allah’a emanetsin, oğlum.” dedi. Şimdi biraz daha ferahladım, eğilip yerden valizimi aldım. Kapıyı açıp hızlıca içeri girdim, odanın ortasında yapayalnız bir başıma durdum ve Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dediği gibi dedim ben de:
“Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…”
