Sabahattin Ali’nin edebi-fikri hayatı, modern Türk edebiyatının gelişim süreciyle birlikte ele alınmayı hak ettiği kadar yıkılan ve yerine yenisi kurulan bir ülkenin geçirdiği sosyal-siyasal değişimle beraber de değerlendirilmeyi zorunlu kılar. Sabahattin Ali, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşamış, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele ve İkinci Dünya Savaşı gibi savaş dönemlerine gençlik yıllarında tanık olmuştur. Belli bir siyasi ideolojiyi zamanla benimseyerek bu alanda etkinlik sergilemiş, bunun için çeşitli bedeller ödemiş ve eş zamanlı olarak birçok edebi türde eserler kaleme almış, yaşamı ve ölümü ile dönemin çalkantılı atmosferine ışık tutmuş önemli bir aydındır. Etkili bir edebiyatçı olması ve belli bir siyasal kimliği temsil etmesi yanında, dönemin egemen baskıcı rejiminin gadrine uğraması da yazarı en az kalemi kadar gündemde tutmaktadır. Çok üretken bir yazar olmamasına rağmen, kısa sayılabilecek bir ömre önemli eserler sığdırmış, Türk edebiyatına özellikle gerçekçilik ve romantizm yorumlarıyla öncülük etmiştir.
Osmanlı’nın son dönemlerinde dünyaya gelen, Cumhuriyet’in ilk yıllarında şiir, piyes, öykü ve roman türlerinde çok önemli eserlere imza atan ve tek partili dönemin sonlarına doğru edebi türde yazmayı bırakıp daha çok siyasi hiciv yazıları ile ses getiren Sabahattin Ali’nin yaşadığı döneme damgasını vurduğu söylenebilir. 1906 yılında Gümülcine’de dünyaya gelen Sabahattin Ali’nin babası İkinci meşrutiyet döneminin düşünce ve edebiyat çevreleriyle içli dışlı olan bir subaydır. Öyle ki Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret’le yakın dostluklarından ötürü iki oğluna bunların isimlerini vermiştir. Tahsil hayatı, babasının mesleği ve milli mücadele nedeniyle birçok il ve ilçede geçen Sabahattin Ali, Edremit’in işgali sıralarında (1919) Balıkesir’e gelerek ortaöğrenimine Balıkesir Muallim Mektebi’nde başlar ve İstanbul Muallim Mektebi’nde bitirir (1926). Bir yıl kadar Yozgat’ta öğretmenlik yaptıktan sonra kazandığı sınavla iki yıl boyunca Almanya’da öğrenimine devam eder. Dönüşte bazı illerde birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra bir dost meclisinde okuduğu ve dönemin egemenlerini hicvettiği şiiri nedeniyle bir yıl hapse mahkûm olur, cezasını Konya ve Sinop cezaevlerinde çeker. Cezasını çektikten sonra afla yeniden memuriyete döner. Aleyhine yapılan yayınlar, Nihal Atsız’la yaşadığı tartışmalar ve “Ankara Nümayişi” sonunda bakanlık emrine alınınca İstanbul’a dönerek yayıncılıkla meşgul olur (1944). Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve Mustafa Mim Uykusuz'la birlikte yazarlığını yaptığı 1946 yılında yayın hayatına başlayan ve kapatıldıktan sonra isim değiştirerek bir süre daha devam eden Marko Paşa isimli haftalık mizah dergisini çıkarırlar. Ama burdaki yazıları nedeniyle sürekli takibat geçirip cezalar alınca ve benzer nedenlerden dolayı dergileri dağıtma zorluğu yaşayınca baskı makinesini satar, yayıncılığı bırakır ve nakliyecilik işine girer. Ne var ki bu işten de zarar eder. 1948 yılının Nisan ayında yaşadığı baskılardan kurtulmak ve çalışmalarına yurtdışında devam etmek ister ancak pasaport alamaz. Bu nedenle kaçak yollarla, nakliyecilik imkânlarını kullanarak Bulgaristan’a gitmek isterken yol arkadaşı tarafından, parasına tamahen sınır boyunda öldürülür. Cesedi dört ay sonra bir çoban tarafından bulunur ve tanınmaz haldedir. Sabahattin Ali öldürüldüğünde evli idi ve o sırada sekiz yaşlarında bir kız çocuğu bıraktı geride.1
Sabahattin Ali’nin Öykücülüğü
Sabahattin Ali, yirmili yaşların başında ilk şiirlerini Balıkesir’de çıkan “Irmak” adlı dergiye yollar. Takip eden yıllarda hikâye ve şiirlerini bu defa Yedi Meş’ale dergisine yollar ve burada halk şiiri özelliği taşıyan şiirleriyle kısa sürede bir üne kavuşur. Ancak şiire bu yatkınlığına rağmen Sabahattin Ali, öykü ve roman türünde yoğunlaşır. 1927’de başlayan öykü serüvenine hiç ara vermeyen yazarın basılmış altı hikâye kitabı bulunur ve kitaplarında altmış öykü ve beş masal yer alır. 1930’lu yılların ortasına kadar Türk edebiyatının en başarılı öykücüsü olarak kabul edilir. Onun öykü yazımına ağırlık verdiği yıllarda bu alana fazla rağbet gösterilmemesi ün kazanmasını hızlandırsa da Sabahattin Ali’nin öykü yazma yeteneği, ele aldığı hikâyeler ve işlediği konular da rakipsiz kalmasını sağlayan önemli faktörlerdendir. Yazarın öykücülüğü, yaşamıyla paralel bir seyir izler. İlk öyküleri magazinsel masa başı öyküler olan yazarın zamanla yeni teknikleri kullanması ve yaşadıklarını güçlü gözlem yeteneğiyle buluşturması sayesinde sanatını geliştirdiği görülür. Öykülerinin çoğunda sevgi ve aşk temalarına yer veren yazar, doğa ögesini de romantizm bağlamında sıkça işler. Aşk ve sevgi temalarıyla birlikte kadın ve onunla ilişkili temaları da öykülerinde yoğun kullanır. Ancak öykülerinde âşık kadından daha çok ezilmiş, kullanılmış, zulme uğramış ya da dışlanmış kadınları konu edinir. Köylüleri, sorunlarını, hapishane yaşantını ve koşullarını, işçileri ve hayatlarını, ağaları, toprak sahiplerini, Avrupa’da okuyan tipleri, devleti, bürokrasiyi yani Sabahattin Ali’nin hayatında bir şekilde yer etmiş olumlu-olumsuz birçok kişi ve olguyu doğrudan öykülerinde tasvir ederek, betimleyip hikâyeleştirerek aktarmayı başarmıştır. Tahir Alangu onun öykücülüğünü şöyle tanımlar: “Sabahattin Ali küçük hikâyeden romana kadar, bu alanın bütün yakın nevilerini, ayrıca şiiri, mizahı, tiyatroyu da denemiş olmakla beraber, edebiyatımızda daha çok bir hikâyeci olarak yer almıştır.”2
Sabahattin Ali öykülerinde anlatımı ve tasviri önemser. Ne uzun tasvirlere yer verir ne de anlatıcı kişiler ağzından fazla bilgiye. Daha çok karakterlerin sorunlarını işler, onları ve olayları kâfi miktarda ve hafızalarda kalacak biçimde tasvir eder. Rafine, abartıya kaçmayan ve fazla detaylandırmadan ele alır kişileri ve hikâyeyi. Toplumsal gerçekçiliği ve nesnelliği öne çıkarır. Bazı öykülerinde romantik ögeler ağır bassa da çoğunlukla tasvirler ve olay örgüsü güçlü bir nesnellikle birlikte gerçekçi bir bütünlüğü yakalamayı sağlar. Tahir Alangu, Sabahattin Ali’nin dönemin diğer öykücülerinden farklı temel özelliklerini şöyle özetler: “Bütün konuları, bir maksada göre seçilmiş, günlük yaşayış düzeninin üstündedir. Onun bütün hikâyelerinde iskelet halinde sağlam bir konu, birbirinin içinden çıkan olaylar zinciri, çok iyi gözlenmiş bir tabiat çevresi ile taslak halinde kalmış bir sosyal çevre, gerçeğin insan yaşayışına, ruhuna aksetmiş görünüşü yer almıştır.”3
Sabahattin Ali yaşadığı dönemde sosyalist düşünceleriyle tanınan ve siyasi kimliği ile de bilinen bir yazar olmasına rağmen, öykülerinde ve de romanlarında açık, keskin ve net bir sosyalizm propagandası yapmamıştır. Toplumsal sorunları ele almış, bunun arkasında yatan sebepleri irdelemiştir. Ancak edebiyatın temel kaidelerine bağlı kalmayı, insanı ve insana dair olanı öne çıkarmayı tercih etmiştir. Edebiyatı kaba bir propaganda aracına indirgememiş; toplumsala dair görüşlerini, kendi siyasal yorumunu, insanı ve zaaflarını göz ardı etmeden edebi değeri yüksek öykülere imza atmıştır. O, siyasal eleştirilerini daha çok hiciv ve mizah yöntemini kullanarak ifade etmiştir.
Gerçekçilik ve Romantizm Arasına Sıkışan Kuyucaklı Yusuf
İyi bir romancı olarak bilinen Sabahattin Ali yaşamı boyunca sadece üç roman yazmıştır ve bunların hepsi önce gazetelerde-dergilerde tefrika edilmiş, sonra kitaplaştırılmıştır. 1937 yılında yayımlanan Kuyucaklı Yusuf, yazarın ilk romanıdır. Kuyucaklı Yusuf, olay örgüsü, kişiler, mekân, zaman, öne çıkarılan temalar, karakterler arası ilişkiler, anlatım tekniği vb. yönleriyle başarılı bir edebi eserdir. Yazıldığı dönem itibariyle çağdaşı romanlardan farklılaşır. Tanzimat’tan 1950’lere kadar yazılan romanların çoğu ya Batılılaşma olgusuna eğilmiş, toplumsal meseleleri ilerici-gerici, yobaz-aydın ikilemleri üzerinden ele almışlardır ya da Batı’da yazılan romanları büyük oranda kopyalayarak Batı yaşantısını-özentisini uyarlamayı tercih etmişlerdir. Bahsi geçen dönemde kanonik edebiyata katkı sunan romancıların çoğu için de Milli Mücadele şuuru, Anadolucuk, geri bırakılmış halk, dinle aldatılan toplum kesimleri, aydınlatılmaya ve ilerici eğitime muhtaç yığınlar romanların asıl konularını oluşturmuştur. Toplumsal sorunları, Osmanlı bakiyesi mevcut sosyal yapının kodları üzerinden romanlara taşıma ameliyesi ve toplumsal gerçekçi eserler yazma çabası daha çok 50’li yıllardan sonra başlar. Sabahattin Ali bunun ilk örneğini Kuyucaklı Yusuf’ta 1937’de başarılı biçimde ortaya koymuştur. Berna Moran bu durumu şu sözlerle vurgular: “Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan Kuyucaklı Yusuf’tur. Ayrıca, romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması Kuyucaklı Yusuf’u başka bir yönden daha öncü yapar.”4 Kuyucaklı Yusuf’taki toplumsal çatışma zemini dönemin popüler romancılarının yaptığı gibi ilerici-gerici, aydın-yobaz klişesiyle değil ezen-ezilen ilişkisi bağlamında bürokrasi ve eşrafın zulmüne uğrayan halk şeklinde tanımlanmıştır.
Kuyucaklı Yusuf romanındaki olaylar şöyle özetlenebilir: “Bir köylü çocuğu olan Yusuf içinde bulunduğu şehir toplumuna kendini yabancı hisseder; yalnız ve mutsuzdur. İstediği tek şey, sevdiği Muazzez ile birleşmek olur. Elverişsiz koşullara ve bazı kişilere karşın Muazzez ile evlenmeyi başarır, ama bu beraberlik uzun sürmez. Aynı koşullar ve kişiler yüzünden karısı ölür. Romanın sonunda baştaki duruma dönmüş oluruz. Şu farkla ki, Yusuf şimdi daha da yalnız, daha da mutsuzdur. Bu özet de gösteriyor ki iki yönü var öykünün. Birisi Yusuf’un Muazzez ile olan aşk serüvenidir, ikincisi de bu serüvenin yer aldığı elverişsiz ortam.”5 Sabahattin Ali, romanın ilk bölümünde olayların yaşandığı kasabayı ve doğayı ustaca tasvir eder. Roman karakterlerini de duygu dünyaları ve düşünceleri bağlamında bir bütünlük içinde ayrıntılı olarak tanımamızı sağlar. Romanda çevre ve mekân, olayların geçtiği basit bir fona indirgenmez. Kasaba da onun dışındaki tabiat da doğal bir karşıtlığın zeminini oluşturur. Kasaba ile tabiat, yapay insanla doğal insan, yozlaşma ile dürüstlük bir karşıtlık şeklinde sunulur. Toplumsal yapıyı ve çelişkilerini gerçekçi biçimde aktaran yazar Yusuf’un çevresi ile arasındaki uyumsuzluğu romantizm akımına uygun bir aktarımla sunar. Mezkûr romantizmden bahisle Berna Moran, kasaba tabiat karşıtlığını, karakterlerin bu mekânlardaki duygu durumları bağlamında değerlendirirken kasabanın ölümü, tabiatın ise yaşamı simgelediğini ifade eder. Romanda kasabanın dışına çıkış nefes alma, kurtulma metaforlarıyla sürekli tekrar edilir. Şehir de benzer biçimde yozlaşmayı, çürümeyi köy-kır gibi yerler ise masumiyeti, saflığı sembolize eder. Kuyucaklı Yusuf’ta kasaba-şehir düzeyinde somutlaştırılan egemen sınıfın (eşraf, bürokrat, fabrika sahibi, toprak sahibi) yol açtığı haksız düzen ve ezilen-sömürülen halkın yaşadıkları Anadolu’nun diğer yöreleri için genellendirilebilir.
Kuyucaklı Yusuf’ta zaman, Osmanlı’nın son yirmi yılı, mekân da Sabahattin Ali’nin büyüdüğü Edremit çevresidir. Romanın yazıldığı 30’lu yıllardaki toplum yapısıyla Osmanlı’nın son döneminde yaşayan toplumun temel kodları belki aynıdır ama yaşanan sarsıcı rejim değişikliği ve ağır savaşların travmasıyla baş başa kalan halk gerçeği göz önünde tutulduğunda yazarın bu otuz yıl içinde yaşanan köklü değişimi göz ardı etmesi doğru olmamıştır. Bu açmaz, romanda siyasal değişimlerin işlenmemesi ve sadece toplumsal yapı-sorun ilişkisine ağırlık verilmesi ile görünmez kılınmaktadır. Sabahattin Ali sadece Kuyucaklı Yusuf’ta değil, tüm romanlarında siyasal değerlendirmede, mensubu olduğu ideolojiye uygun bir yönlendirmede bulunmamıştır. Her ne kadar Kuyucaklı Yusuf’ta yazarın toplumsal çatışma zeminini oluşturan erklere ve düzene karşı çıkışı, sosyalist bir yorumlamadan ileri gelse de yazar eserde sadece bu sorunsala takılıp kalmamış, romanını yan konularla zenginleştirmeyi başarmıştır. Eserinde anlatıcı ile kahramanı tefrik etmeyi başarmış, romanın ana karakterini kendi doğallığına terk etmiştir. Yazar sahip olduğu düşünceyi dayatmamış, Yusuf’un gözünden dünyayı ve yaşamı okumaya çalışmış, kendi düşünce dünyasındakileri Yusuf’a söyletmemiştir. Sabahattin Ali romanlarında karakterlerinin özgürlük alanlarına müdahale etmeyen, inandığı doğruları onlara söyletme saplantısı içinde olmayan, kişilerin kendi dünya tasavvurlarını olduğu gibi yansıtmalarına imkân tanıyan bir zemin hazırlamaya çalışır. Fethi Naci, yazarın bu hassasiyetiyle ilgili şunları söyler: “Sabahattin Ali’nin kişilerine karşı davranışı ilginçtir: Gerçekten kendi dışında, gerçekten kendinden bağımsız kişiler gibi görür onları. Davranışlarına müdahale edemediği bu insanlara kimi zaman kızar, kimi zaman onlara yardımcı olmak için çırpınır. Ama karışmaz –sanki– onların davranışlarına.”6. Yanı sıra yazar, Kuyucaklı Yusuf’ta, toplumsal çelişkiyi siyasal tezlerle, mülkiyet ilişkileriyle değil, güçlenen eşraf-büraokrasi ve buna boyun eğen halk karşıtlığı temelinde irdelemiştir. Bununla beraber sosyalist edebiyatçıların çoğunun o dönemde Cumhuriyet değerlerini ilerici bir hamle olarak romanlarına yansıtma furyasına da kapılmamıştır yazar. Kurumsallaşmış Kemalizm’in dirijizminden uzak durmaya çalışmış hatta bu kadroları en ağır şekilde eleştirmiştir.
Yazar’ın amacı sadece Yusuf’un romantik aşkını anlatmak değildir onun savaşım verdiği egemen zümrenin çürümüşlüğünü de göstermek istemektedir. Bu sınıf ayrımı, Marksist temelde, bir ekonomik sömürü şeklinde ele alınmaz Kuyucaklı Yusuf’ta. Egemen zümrenin toplumsal ayrıcalığı, sahip olduğu güç ve acımasızlığı işlenir daha çok. Toplumsal sömürü ve mülkiyet ilişkisine değinmez yazar. Didaktik ve ideolojik bir tutum sergilemez. Yusuf’un bu kesimlerle kavgası; onun yalnızlığı, mizacı ve doğa ile olan ilişkisi üzerinden irdelenir. O egemenlerin haksızlıklarına toplumsal yönden bir itiraz sunmaz. Zira Yusuf, içinde yaşadığı topluma da kendisini yabancı hisseder. Onun için en önemli şey Muazzez’e olan aşkı ve ona kavuşmasına engel olan ve sonra da onu elinden alan egemenlere karşı verdiği savaşımdır. Bu açılardan Yusuf karakteri yazarın arzuladığı gibi ezilen halktan yana, zorbalığa karşı bir duruşu temsil eden olumluluklar arz etmez. “Sorun halk karşısındaki tutumlarında anlatıcı ile Yusuf arasında gözlemlenen farklılıktan doğuyor. Anlatıcı, bu düzende eşrafın zorbalığı altında ezilen halktan yana olduğunu saklamıyor ve kullandığı anlatıcı stratejisiyle okurda acıma, sevgi, nefret ve isyan duygularını uyandırarak onun da aynı görüşleri ve tutumu paylaşmasını amaçlıyor. Başka bir deyişle, anlatıcı ve okur arasında bir özdeşleşme söz konusu. Beri yandan anlatıcı, romanın bildirisini somutlaştıran bir de olumlu kahraman sunuyor okura: Haksızlığa ve zulme isyan eden, yoksul, dürüst bir genç. Doğal olarak okur, bu savaşımda anlatıcıyla birlikte Yusuf’tan yana ve anlatıcıyla özdeşleştiği gibi Yusuf ile özdeşleşiyor. Ne var ki anlatıcı ile Yusuf’un halk karşısındaki tutumları aynı değil. Çünkü Yusuf’un gözünde önemli ayrım, ezen eşraf ile ezilen halk arasında değil, kendi ile tüm kasaba insanı arasındadır. O aynı kalıptan çıkmış gibi gördüğü bu insanların tümüne yabancı hisseder kendini. …İtiraf edelim ki Yusuf’un, kendisinden bir parça saydığı Muazzez’den başka kimseye sevgisi yok. Ne yoksul halka ne de hatta yakınlarına.”7
Yusuf karakteri yazarın gerçekçilik ve romantizm arasında gidip gelmelerinden ötürü böyle tuhaf bir şekle bürünmüştür. Sabahattin Ali toplumsal gerçekçiliğin öncüsü ve en önemli yazarlarından biri olsa da Kuyucaklı Yusuf’ta doğal insan-yapay insan karşıtlığı dolayımında romantizmden de fazlasıyla yararlanmıştır. Sabahattin Ali bu durumla ilgili şunları söyler: “Halkçı bir edebiyatın ancak realist olabileceği izaha ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir hakikattir. Halk alelûmum realist olduğu ve tahriften hoşlanmadığı için, hakikatleri maksatlı veya maksatsız, şuurlu veya şuursuz değiştiren muharrirlerden de pek hoşlanmaz. Yalnız bu realizm, natüralizme pek benzeyen diğer realizm ile karıştırılmamalıdır. Realist olacağım diye hayatta vakıa halinde mevcut bulunan romantizmi inkâr etmek saflık olur. Zaten ben bu izm’lerden pek bir şey anlamam. Benim için sadece hayat ve insan vardır, bin türlü tezahürleriyle bugün realist, yarın romantik, öbür gün natüralist olan hayat ve insan. Muharrir yalnız görüşünde değil, yazışında da bu hayat gibi olmalı, yani her şeyden evvel bir insan olmalıdır… Muhtelif taraflarıyla herkes gibi bir insan. Ve böyle yazmalıdır. Muharrir realist mi? Şöyle mi, böyle mi diye araştıracağımıza namuslu mu yoksa yalancı ve tahrifçi mi? diye sormalıyız. Hakikî realizm samimi olmak, yalan söylememektir.”8 Bununla birlikte Kuyucaklı Yusuf’taki toplum değerlendirmesi ve sosyal gerçekçiliğin Sabahattin Ali’yi Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve Köy Enstitülü romancıların öncüsü yaptığını da belirtmek gerekir.
Romantizmin kurucusu Rousseau’nun felsefesinin temel ilkesini “İnsan doğal olarak iyidir, ama toplumun kurumları yozlaştırır onu” sözleri oluşturur. Rousseau, uygarlığın doğallığı tükettiğine, yozlaşmaya yol açtığına inanır ve “doğaya dönme” çağrısında bulunur. Onun için ideal insan “soylu ilkel” insan tipidir, başka bir deyişle “doğal insan”dır. Yusuf’un doğa ile ilişkisi de böyle bir romantizmden kaynaklanır. Onun köylü saflığı, masumiyeti ve doğallığı karşısında kasaba-şehir hayatının yozlaştırdığı diğer insanlar konumlanır. Doğa ve kasaba-şehir karşıtlığı da romantizmden esinlenerek kurgulanmıştır. Kuyucaklı Yusuf’ta yazar gözlem yeteneği ile çok iyi bir kasaba, çevre, doğa tasviri sunmuş, aynı şekilde iyi bir kurmaca aşk öyküsü inşa etmiştir. Yusuf’un aşkı çevresinde kurgulanan olaylar ve Yusuf’un tutumu saf bir romantizmdir. Bu nedenle olsa gerek yazar, Yusuf karakterini düşündüğü şekilde yansıtamamıştır. Bir anlatıcı olarak Yusuf’un yapamayacağı toplumsal itirazı kendisi tamamlamaya çalışmıştır.
Kuyucaklı Yusuf karakteri, Türk romanında “soylu eşkıya” prototipi olarak kabul edilir. Roman Yusuf’un egemen zümreye kurşun yağdırması ve atını dağlara sürmesi ile sona erer. Yusuf’un akıbetini bilemiyoruz ancak Yusuf’un romantizmi, romanın romantik mizacı ve yazarın halkçılığı Yusuf’un “soylu ilkel”den “soylu eşkıya”ya evrildiği sonucuna götürür bizleri. Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali’nin bu romanı bir üçleme (triloji) şeklinde yazacağı yönündeki tartışmaları kitabında ele almıştır: Tahir Alangu, Sabahattin Ali’nin bu üçleme fikrinden vazgeçtiğini iddia eder ve düşüncesindeki üçlemeyi üç bölüm halinde Kuyucaklı Yusuf’ta işlediğini söyler. Alangu’ya, Cevdet Kudret, Varlık dergisinin 1 Şubat 1966 tarihli 663. sayısında şu sözlerle itiraz eder; “Bu konuda Alangu’ya yanlış bilgi verildiğini sanıyorum. Benim bildiğim şu: Sabahattin Ali bir roman üçlemesi yazmayı düşünmüş ve bunun ilk cildi olan Kuyucaklı Yusuf’u yazmıştı. Çineli Kübra adını alacak olan ikinci ciltte dağa çıkan Yusuf’un eşkıyalık hayatı ele alınacak, bir ‘kahraman eşkıya’ tipi yaratılacaktı; bunun Çineli Kübra ile ilişkisinin ne olduğunu bilmiyorum. (...) Üçüncü ciltte, dağdan inen Yusuf’un göçebe Yörükler arasına katılışı (...) işlenecekti.”9 Sabahattin Ali’nin triloji niyetinden bağımsız olarak Yusuf’un, modern Türk romanında soylu eşkıya anlatısının ilk örneği olduğu, Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin selefi sayıldığı genel kanaattir.
1- Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman 1, İstanbul Matbaası, s. 169-170
2- Tahir Alangu, a.g.e, s. 172
3- Tahir Alangu, a.g.e, s. 174
4- Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2, İletişim Yayınları, s.21
6- Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s.230
8- Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, YKY, s. 87
9- Pertev Naili Boratav, Folklor ve Edebiyat 1, Adam Yayınları, s. 438
