Gözlerini nefes alamayan kalbinin çarpınmalarıyla açtı. Birden. Yirmi santim kadar ileride olan, açık mavi, pürüzsüz duvar oldu ilk gördüğü. Bulanıktı. Yakınlığını uzaklığını ölçemeyecek kadar şaşı görüyordu. Yayları belirginleşmiş yatağında sol tarafına dönüktü. Yastığını tüm hatlarını bozarak sıkıca kucaklamıştı uykusunda. Pikesi de sarıla büküle hiç bir şeye benzemeyen bir hal almış, yarısı bacaklarının üstünde yarısı yatağın ucuna uzanmış biçimde duruyordu. Odada, kenarda köşede en ufak oksijen parçacıkları bile kalmamıştı sanki. Yeni uyanmışlığın mahmurluğu vardı bunalmış teninde. Yatakta, uyanmamış gibi öyle hareketsizce uzanmaya devam ediyordu. Bakışlarını çok hareket ettirmiyor çok belirgin nefes almıyordu. Göğüs kafesini havalandırmadan tüm bedenine yetecek kadar derin bir kaç nefes aldı. Sanki tek başına kaldığı bu odada birine uyandığını hissettirmemeye çalışıyordu.
Gözlerini sıkıca kapattı. Küçük, çok küçük bir kımıldamayla uyuşmuş olan sol kolunu başının altından çekti. Bu pozisyonu uyurken çok aramış mıydı acaba? “Uyumalıyım. Biraz daha. Biraz daha unutmaya devam etmeliyim. Yarım saat, bir gün hayır hayır günlerce unutmaya devam etsem. Unutmaya devam ede ede, neyi unutmaya çalıştığımı bile unutsam. Unutkanlık böyle bir unutma görmediği için utansa. Dudaklarım kıvrıla kıvrıla gülseler ben nisyan kökünü sulayıp büyütürken. Beyaz çimlerin üstünde yeşile kaçan düşünceler filizlendirsem gözbebeklerimde. Sonra yeşile kaçan siyah gözlerimle maviye baksam. Maviyi içime akıtsam. Yeşil ve mavi birbirine katışsa. Diğer renkler de onlara katılsa. Kimi dans etse kimi kahkaha atsa. Pencereyi açmam lazım. Oda çok havasız. Odalarım çok havasız. Hiç birinde hava kalmamış. Doğrulup pencereyi açtığımı fark ederse. Omuzlarıma çökerse. Köprücük kemiklerimin çukurlarına doluşursa. Boğarsa yine beni? Uyandığımı fark etmemeli. Yaşadığımı fark etmemeli.”
Bir süre gizli gizli nefes almaya devam etti güneşin aydınlattığı geniş odasında. Son nefesini aldığında havadaki tatsız bayatlığı hissedince bu anlamsız kandırmacayı sona erdirmek için doğruldu. Dizlerinin üstünde pencereye uzandı. Kolu sağa çevirdi ve ufak bir güçle, göğe açılan şeffaf kapıyı itti. Tam o anda odanın basık havasını dışarıdan gelen hafif rüzgâr ferahlattı, yumuşattı. Tatlı bir serinlik vardı bu rüzgârda. Bunalmışlığı silip süpürecek kadar serin üşütmeyecek kadar ılık. Yaz mevsimine uygun ama yakmayacak kadar orta halli. Tenini gıdıklayarak odaya hücum ediyorlardı rüzgâr kafilesinin yolcuları. Göğe değip bir demet mavi getiren yolcular. Bulutlardan selam getiren yolcular. Çiçeklerden renk getiren esinti yolcuları. Uyanmış olmasına rağmen hala her şey yolundaydı. Şimdi yatağına sinip kandırmacasına devam edebilirdi. Zihninin küreklerini uçuruma doğru çekmeye başlamadan, yerin en dibine ruhunun tüm anahtarlarını salmalıydı. Kendisini sırt üstü serinlemiş yatağına bıraktı. Ama uyku mahmurluğu yataktan kalkıp gitti gideli artık iş işten geçmişti.
Sırtında yatağın varlığını hissedemedi. Başına yastık denk gelemedi. Pikesini bulamadı. Yaylar beline batamadı. Solunda duvarı sağında ufak dolabı göremedi. Görüntü gidip geliyordu. Gözlerinin önündeki gerçeklik afişleri yırtıldı. Sahnenin arkası olduğu gibi yere döküldü. Düştükçe düştü, gittikçe gitti, koptukça koptu... Sonsuzca düşüyordu. Kapıları ebediyete açılmış çukurda akrep ve yelkovanı yatak yaylarının arasında bırakarak kayboluyordu. Tutunamıyordu hiç bir koridora. Çığlığı kendi içine kaçarak ringten geri çekiliyordu. Zaman ve mekân, çukurun girinti ve çıkıntılarına takılarak geride kalmıştı çoktan. Somut olan her şey çukurun başında erimişti. Bu girdap, onun varlığını en derininde, artan bir hızla döndürerek parçalıyordu. Sesini kırıyordu. Çığlıklarını zifiri duvarlarına çarptıra çarptıra yok ediyordu. Benliğini ezerek un ufak ediyordu. Yetişilmesi imkânsız bir süratle onu en dibe çekiyordu. Uyandığını fark etmişti işte. O nasıl çukuru ve içindekileri aldatmaya çalıştıysa onlar da şuan sessizce sindirilerek eriyen adamı kandırmışlardı. Az önceki huzur ve umarsızlık, bu kadar sürate dayanamayıp çoktan yırtılmışlardı bile. Zihninin zarları çatlak çatlak oldu. Artık bu zulme ne kadar daha dayanabilirdi, bilmiyordu. Girdaba girdikçe kayboluyor, kayboldukça şişen beyni pert oluyordu. Düşmeye devam ediyordu. Sınırı yoktu yitip gitmenin. Başka meşgaleler bulup ölümüne çalışan zihnini durdurmadıkça zeminsiz bir arafta yere çakılana dek gitmeye devam edecekti. Işık hızıyla yabancı bir âleme düşerken, insan o jeli nasıl çalıştırabilirdi ki?
Hiç uyanmamalıydı işte. Gözlerini gerçek hayata hiç açmamalıydı. Hem... Rüzgâr. Tabi ya rüzgâr… O sadece hayallerinin bel kemiği gökten, rüyalarının en şaşalı ziyneti bulutlardan gelmiyordu. O aynı zamanda insanlara değmiş bir rüzgârdı. İnsanların ellerine, gözlerine, kıyafetlerine, yüzlerine... En acı gerçek ve en büyük yalan olan insana değmişti o rüzgâr yolcuları. Uyanmıştı dipsiz çukur kokuyu alınca. Uykunun sersemliğiyle oksijensizlikten ölmeliydi. Bu çukurun hayalleri donduran soğuğu, gülümsemeleri yakıp kavuran sıcağı artık göz kapaklarını çatır çatır kırıyordu. Ruhu dünyanın altında pestile dönüyor, yaşama sevinci çukurlardaki dehlizlerin her birinden emiliyordu. Ya bu çukurların arasında gizli bir havalandırma bulacaktı ya da artık her şeyi sona erdirecekti. Daha önceden de herkesin yatağında gördüğü bu kara delik, insanlığı içine çekerek sindiriyor geriye sadece et ve kemik kalıyordu. Ruhtan arındırılmış et yığını.
“Anlamıyorum her şey bu kadar yerli yerindeyken nasıl her yer her yerde olabiliyor? Gözlerde saklanılası maviler ve saf yeşiller nasıl renksizliğin boşluğuna dönüşebiliyor? Bu boşluk, insanı kalbinin köşelerinden hayata bağlayan tüm uçları nasıl kara tabutlara hapsedebiliyor? Tüm varlığıyla gerçek olup beni en izbe kuytulara fırlatan anafor nasıl soyut olabiliyordu? Tırnakları kıran, kanatan, gözyaşları karartan, çığlıkları bastıran, teni burkan, beynimi patlatan burgaç nasıl görünmez olabiliyordu? Etten kemikten vücudu ve içinde barındırdıklarını kendi potasında yok eden bir hortum, zihni tuzla buz ederken ben buna nasıl karşı koyamıyordum? Yaşamın en lezzetli kısımlarını kıskacına kıstırmış sinsice sırıtırken ne kadar da aciz kalıveriyordu insan. Bu derinlik en kalın yer tabakalarının içinde bir mahzen. Bu zifiri rengin içine inşa edilmiş bambaşka bir boyuttu. Tuğlaları saf elemden, çimentolarıysa çok ayar baş ağrısındandı. Asla malzemeden çalınmamış işçiliği on numara bir mahzendi burası. Penceresi yoktu yalnız. Olsa da gözü dolduran bir göğü yok ki. Gök olmadıktan sonra pencere de olmuyor tabi. Bu dehlizlerin hepsini dinamitle patlatmalı. Herkes sürekli içine sürüklenerek düşüyor. Hatta bazıları hiç çıkmıyor, sürekli çukurun içinde yaşıyor. Gözleri paslanana, hayalleri yosunlaşana dek düşmeye devam ediyor. Girinti çıkıntılarına çöküp orada yatıyor kalkıyor.
Ya anafor patlayarak huzur sıçrayacak her iğneli yastığa. Ya da kara deliğin somutluğa açılan kapısı tamamıyla boyut kazanacak.
Birinci şık üzerinde uzun süre kafa yordu. Çözüme ulaştıramadı. İnsanın mevcudiyeti ve bu keskin burgaç, ayrılamazdı. Ama ikincisi daha kolay ve kesindi. Girinti ve çıkıntılarında tüneyerek, her an orada yaşamak. Karanlığına çöreklenmek. Zifiriye belenmek.
