nadolu coğrafyasında İslamcı bir edebiyat geleneğinden söz edildiğinde bu güzergâhtaki duraklardan biri de kuşkusuz Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisidir. Bu hem Nuri Pakdil’in kendine has duruşu hem de yeni bir söyleyiş tarzı geliştirmesi sebebiyle böyledir. Bu duruş ve söylem onu ve Edebiyat dergisini aynı izlek üzerindeki diğer dergi ve yazarlardan farklı bir konumda değerlendirmeyi zorunlu kılar. Nuri Pakdil üzerine çokça yazılar ve kitaplar yayımlamış olan Hüseyin Su, bu kez Nuri Pakdil’in muhalif duruşu ve öfkesini ele aldığı “Entelektüel Öfke” adlı kitabıyla Nuri Pakdil kazısını sürdürüyor.
Üç bölümden oluşan kitabın “Hayat: Gerilmiş Yay Gibi” başlığını taşıyan ilk bölümünde Hüseyin Su, entelektüel kavramını ele alıyor ve “entelektüelin ne olduğunu ve nasıl olduğunu tartışamayacağı, reddedemeyeceği kutsalları, nasları ve dogmaları asla yoktur. Entelektüel zihin ve entelektüel akıl, kaynakları tartışılamayan kutsal kesinliklerle kendisini, özgürlüklerini sınırlayamaz. Onun için de mü’min değil, laik ve rasyonalisttir.” diyerek “bir Müslüman entelektüel olarak düşünebilir mi?” sorusunun cevabını arıyor. Bilginin başat unsur olduğu modern dünyada dokunulamaz bir kavrama dönüşen entelektüelin, inancın penceresinden tartışmaya açıldığı bu bölüm ülkemizde bu konuda bugüne kadar yazılanlar açısından bir orijinalliği de içeriyor. Bu bölümün ikinci başlığı ise “yaşamadığı hiçbir şeyi söylemeyen ve yazmayan, nereye kadar ve kiminle diye sormadan, sağına, soluna, ardına bakmadan, acaba demeden, yılgınlığa kapılmadan yürüyen, inanmayan ve inandıklarına adanmayan, insana değer vermeyen, umutsuz, kinsiz, öfkesiz, heyecansız, insana bel bağlamayan, kin duymayan, kinini sürekli büyütmeyen, büyüttüğü kini de yeryüzüne sürekli yaymak için uğraşmayan insanlarla yol yürünemeyeceğine olan inancıyla “dikkatin tecessüm etmiş hali” olan Nuri Pakdil’in hayatına döndürüyor okurun dikkatini. “Kahraman, direnişçi, uzun yol yürüyüşçüsü” bir eylemcinin “Amacına yanlışsız ulaşması gereken ok”u hizalayan yaşantısıyla Nuri Pakdil’in, yani “Çelik Adam”ın duruşundan işaretler düşürüyor önümüze.
İkinci bölümde ise (Düşünmek Eylemi: Namluyla Hedef Arasında) yazar, yirminci yüzyıl İslam düşünce geleneğinin ana hatlarını çiziyor: Bu çizgi içerisinde yer alan Necip Fazıl ve Nurettin Topçu’nun “ürettikleri dini düşüncenin son derece sorunlu olduğu” tespitini yapıyor. Sonrasında da Nuri Pakdil’in bu düşünceye yaptığı “dik, siyasal, ideolojik bir algıyla meydan okuyan hesaplaşmacı” tavrının önemine dikkat çekiyor. Nuri Pakdil’in yazdığı dönemde dinî düşünce zemininde yazılanlara baktığımızda “sağcı, milliyetçi, antikomünist, muhafazakâr bir düşünce algısının ve dilinin öne çıktığını görürüz.” Böylesine karmaşık ve netameli bir ortamda “kendi döneminde, dini düşünce alanında en net, en kesin ve en keskin bir feraset diliyle yazıp konuşan odur. Her cümlesi pimi çekilmiş bir el bombası gibi durur kitaplarının sayfalarında.” Nuri Pakdil’in yazdıkları dikkatlice okunursa onun “yazılarına, sözlerine, tavırlarına, insan ilişkilerine ve bütünüyle hayatına, dinin ve dini düşüncenin içirildiğini görürüz. Hayatı boyunca inanmadığını yazmadığı ve söylemediği konusunda iddialıdır.” Nuri Pakdil’in bütün hayatını belirleyen inanç, onun ele aldığı her konunun ana eksenidir. Nuri Pakdil’in kurduğu dil, kendine has, yazın hayatında bir benzerini bulmakta zorlanacağımız özgün bir dildir aynı zamanda. Bu dil bazı handikapları bünyesinde taşımasına ve İslamcı camiada bile şaşkınlıkla karşılanmasına rağmen hâlâ aşılamamış bir dildir. Nuri Pakdil’in gramerini çözemeyen insan için onun açtığı koridor “dar, bunaltıcı, ufuksuz, yarınsız ve öznel, genel geçer anlamda hiçbir gelecek vaat etmeyen çıkmaz bir sokaktır; bir türlü toplumsallaşma imkânı olmayan, yaşanan hayata tekabül etmeyen entelektüel fantezilerdir.” Onun lügatinde alışkanlıkların yeri yoktur. Mütemadiyen yeni olanın, taze olanın, anlamlı olanın sesine duyargalarını açmıştır Nuri Pakdil. Bundan dolayı Nuri Pakdil’in diline nüfuz edilemediği, onun ortaya koyduğu tavrın da doğru ve tam anlamıyla kavranamadığı rahatlıkla söylenebilir.
Edebiyat dergisi ve Nuri Pakdil hiçbir biçimde birbirinden ayrı değerlendirilemez. “Edebiyat dergisi Nuri Pakdil için bir dergiden çok başka bir şeydir, Nuri Pakdil’in lügatinde yazıyla yaşamak ve eylemek arasında hiçbir fark yoktur.” Edebiyat dergisi, bir eylem biçimi, yolu ve yöntemidir. Bu eylem “yeryüzünün, insanlığın sorumluluğunu yüklenmekle eş değerdedir.” Bu sorumluluğun gereği olarak Edebiyat dergisinin projektörü bütün yeryüzünü dolaşır. Ortadoğu ve Kudüs ilk defa bir derginin sürekli sıcak gündemi olur. Bu gündem sayesinde Ortadoğu ve Kudüs bu ülkenin görüş alanına girer.
Edebiyat dergisinde göze çarpan en başat unsur, dinin belirlediği bir ret düşüncesinden doğan öfke dilidir. Öfkenin sürekli büyütülerek diri tutulması sayesinde tırmanışa devam edilebilir ancak. Buradaki öfke, dinin çerçevesini çizdiği bir bilinç hâlinin dışavurumudur. Ret bilinci “Yakıcı bir çığlığa dönüşür bazen”. Ki bu çığlık kulakları sağır edercesine mütemadiyen Nuri Pakdil’in hayatının her alanında görülür. Çünkü Nuri Pakdil “Öfke ve kin duymayan insanın reddine de kabulüne de kolay kolay itibar etmez. Böyle durumlarda parmağını yere değdirir, ucundaki tozu gösterir ve bu kadar bile önemi yoktur der.” Çevresindeki herkese de bu ret bilincini aşılar. Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisinin ret düşüncesi, muhalif ve öfkeli dili İslamcı düşünce konusunda kalem oynatanların neyin kaybedildiğini hatırlamaları bakımından mutlaka dikkate almaları gereken bir perspektif sunar.
Edebiyat dergisi yazar ve şairlerinde biz bilinci de en üst seviyededir. Hepten “bilinçli bir tercihle saf tutmuş kalemlerdi bütün yazarlar” çünkü. Onun içindir ki yazılan, söylenen her sözde bir ortaklık vardır. Ortak bir bilincin dışa vurulmasıdır, Edebiyat dergisindeki yazılar ve şiirler. Bundan dolayı da biz bilinci Edebiyat dergisinin ortak dilidir.
Dergideki yazar ve şairlerin yazdıklarında “dil ve üslup (da) aynı duyarlıkla” belirlendiğinden “Topluca” bir seslendirmedir Edebiyat dergisinde yazılanlar. Ancak Edebiyat dergisinin yayımını durdurmasından sonra farklı mecralarda yazanlar olmuştur. Söz konusu farklı yerlerde yazanlardan bazıları ortak sesten, ortak duyarlıktan ıraklaşarak biz bilincine yabancılaşmış olabilir. Hatta böylelikle kendi seslerini buldukları iddiasını gündem konusu yapanlar da bulunabilir. Bu durum Hüseyin Su’nun ifadesiyle “kendimizi tanımak açısından elbette yazdıklarımızda ve yayımladıklarımızda bulduklarımız olmuştur ama neleri, hangi hassasiyetleri ve dikkatleri yitirdiğimizin ve hangi sınırları cesaretle ihlal ettiğimizin muhasebesini henüz yapmadık”. Edebiyat dergisi yazar ve şairlerine göre bu durumun, yazarların kendi seslerini bulmalarını engellemiş olduğu doğru olsa bile yazarın tespiti gelinen noktada bu muhasebenin bir an önce yapılmasını zorunlu kılıyor. Bu muhasebe hem edebiyat eyleminin doğru anlaşılmasını hem de geleceğe taşınacak eylemin muhtevasını nelerin oluşturacağı konusunda düşünmeyi beraberinde getirecektir.
Nuri Pakdil’in “Her yere serptiğim tohumlar: Mektuplarım” dediği mektuplar da Nuri Pakdil ve edebiyat eyleminin anlaşılması yönünde birçok ipucunu ele verir. Hüseyin Su tarafından daha önce üç cilt halinde yayına hazırlanan mektuplarda da görüldüğü gibi Mektuplar da Nuri Pakdil’in eyleminin açıklayıcı bir unsurudur. Mektuplar aracılığıyla devrimci ve muhalif bir bilinç hâli aktarılır sürekli.
Son bölümde ise Nuri Pakdil ve edebiyat eylemi üzerine yazarla daha önce yapılmış söyleşiler yer alır. Yazar kendisine yöneltilen soruları söyleşi sınırları içerisinde cevaplar ve portreyi tamamlar.
Edebiyat eylemi ve Nuri Pakdil’e en yakın tanık olarak Hüseyin Su’nun söyledikleri sözün değerinin sürekli düştüğü bir zaman diliminde içeriği ve üslubuyla da bizi kitaba çağırır. Çizilen tarihi çerçeve değerli olmakla birlikte yazarın kitabın daha sonraki baskılarına ekleneceğini söylediği “Nuri Pakdil’in Muhalif Entelektüel İmgesinin İmhasına Dair” yazısını ilgili okur merakla beklemektedir.
