Güneşin ve terin az görüldüğü gün.
Güneşin sıcaklığının önceki güne göre az olduğu gündeyim. Bugün uykumu alamadım. Karanlık etrafa galip gelince, cırcırların sesi şiddetlendi. Dün yediğim sağ kanadında yara olan sinek de mideme dokundu. Ağrı ve cırcırların sesi ara ara uyanmama sebep oldu. Son zamanlarda çok oluyor ağrılar, dikkat etmeliyim yediğim besinlere. Ağrının geçmesi için aydınlıkta ve karanlıkta olmak üzere günde iki adet kırmızı karınca yiyip, dinlenmiş su içtim. Karıncalar disiplinli, çalışkan, samimi ve tatları da güzel canlılar. Sadece mide rahatsızlığımda ve çok aç olduğumda yiyorum karıncaları. Annem eskiden derdi ki “yemek buldun ye, insan buldun kaç” babam da “hem gece hem gündüz dikkatli ol, unutma tek kanatlı kuş uçamaz, ölür” derdi. Abim ve ablam da bir şeyler demişti ama hatırlamıyorum şimdi. Zaten herkes bir şeyler diyordu bana. Ben sessizdim ve dinlerdim diğer örümcekleri. Hâlâ da sessizim ve dinlerim. Geçmişi anlatır gibi yaparak büyüdüğümü göstermeye çalışıyorum galiba. Irk ayrımı yapmadığımı söylemiştim. Her renkten de arkadaşım var. Bilirim kişi kendi tecrübe ettiğinde anlıyor sözleri, aksi takdirde küçük kardeşim topal gibi sendeleye sendeleye garip şekilde ilerliyor yolları. Hatalarımın da üzerine yaprak örtüyorum, o vakit kimse de anlamıyor.
Güneşin ilk güne göre biraz az, terin olmadığı gün.
Sabah uyandığımdan itibaren annemi korkutmak için planlar yapıyorum. Biliyor musunuz çok iyi saklanırım ben. Amcamdan sesimin ürkütücü olabilmesi için aldığım derslerin ardından çok güneş battı. Her gün aldığım dersleri çalışırım, annemin nereden geçeceğini bilirim. Böylelikle yolun kenarına titizlikle saklanıp ürkütücü sesimle annemi çok korkuturum. Aslında ilk zamanlar hiç korkmuyordu sanki. Sesimin, kokumun nerede olduğunu, kaç böcek öteden hissediyor, anlıyordu. Abimin dediğine göre; aslında annem korkmuyor, yaptığımın başarılı olduğunu gösterebilmek için korkuyor numarası yapıyormuş ama inanmıyorum abime. Küçüklükten beri hep beni sinirlendirmek için çabalar. Bir keresinde beni bebekken kaldırımın arasında bulduklarını söylemişti. İnanmıştım ve çok ağlamıştım. Sonra yalan söylediğini gülüşünden anladım. Ben abimin gülüşünün hangi manaya geldiğini anlarım. Çünkü ben konuşanların yüz hatlarına bakarak, bir örümceğin hangi harfi konuşurken nasıl hareket ettiğini, yalan söylediğinde arka ayağını toprağa sıkıca bastırdığını biliyorum. Bu arada annem bugün beklediğim yoldan gelmedi, neden bilmiyorum.
Güneşin ilk güne göre fazla olduğu, terin zaman zaman olduğu gün.
Ani hareketlerim sonucunda arkadaki iki ayağım incindi. Abim yuvaya taşıdı bedenimi. Sonrasında geçen yıl kırılmış dalın üzerinden aldığımız tırtılın yumuşak kozasında yattım. Ayağıma ıslatılmış ekmek kırıntısını sardılar. Sürekli örümcek arkadaşlarım ziyaretime geliyordu. Çok sinirleniyordum onlar geldiğinde, “ben iyiyim, ölecekmişim gibi davranıyorlar, daha da kötü hissediyorum” diyordum. Hava kararmaya başlayınca kimse gelmedi. Bu sefer de çok sinirlendim, beni kimse sevmiyor, hayatta yalnızım diye. Kendimi bildim bileli hep karışık duygularım olmuştur zaten. Aslında kendimi hâlâ biliyor muyum, sanırım bilmiyorum. Hem cevap bilmiyorum, hem de cevabı bilmiyorum. İşte karışık bir durum daha...
Güneşin üçüncü güne göre az, birinci ve ikinci güne göre fazla olduğu, yağmur ile terin karıştığı gün.
Mutlu ve güçlü şekilde uyandım sabaha. Şimdi diyeceksiniz ki güçlüsün, mutlusun, sizin ailede de sıkıntı yok, kimse ölümlü değil galiba. Hayır efendim. Doğa çetindir, ne kadar çabalasan da ayağının altındaki toprak daima eksilir ve birdenbire yabancı bir çukura girersin. Ölülerimiz var ama hatırlamak istemiyorum onları. Çünkü hatırlayınca hayatı yaşayamıyorum, ölme düşüncesi tembelleştiriyor beni. Ne de olsa öleceğim diye yatıyorum daima. Ölüm benim için belirsizliği ifade diyor. Bilmediğim şeyden korkarım. Babaannem küçükken hikâyeler anlatırdı bana, bir sabah gökteki damlalar onu alıp götürdü. Onunla ilgili hatırladığım en son görüntü oldu. Bana anlattığı en sevdiğim öykü ‘kendisi’ idi. Aslında hepsinin ismi ‘kendisi’ idi ama olsun. Her gün farklı farklı maceralar anlatır, hiç tekrarlamazdı öyküsünü. Bir gün çok merak ettim nasıl yaptığını, boynumu omzuma doğru büktüm, sırrını sordum, bana “oğlum her gün kendimi anlatıyorum, bir meslek belirliyorum ve eğer o mesleği yapsa idim hayatım nasıl olurdu diye soruyorum kendime. Sonrasında hikâye alıp gidiyor başını. En sonda da öldürüyorum karakteri, son olmazsa sonraki hikâye farklı olmaz çünkü. Aslında son olarak görülen şey başlangıçtı oğul. Ölümden de korkma bu yüzden, yeni bir başlangıç senin için” diye nasihat vererek ölüm konusunda korkumu azalttı. Anlayacağınız bizim ölülerimiz bolca var, biz ölüme de ölene de değer veririz. Mesela ölünün ardından konuşmayız hiç, ölümü konuşmadığımızdan ölmüş olanı da konuşmamış oluruz.
Güneşin geç görüldüğü, esmer görüntünün göğe hâkim olduğu, terin hızlıca kuruduğu gün.
Sabah otantik bir ağ yapmaya karar verdim. Karın bölgemdeki ipek bezini, karnımın altındaki küçük deliklerden çıkarırken, bacaklarımla ip haline getirdim. Birbirine yakın, yerin biraz üstüne, ucu iğdeli yaprak görünümlü tuzağı başladım yapmaya. Yaptığım tuzağın estetiği, mekaniksel yapısı, esnekliği, meydana karşı görüntünün meyledişi, tasarım ve av geldiğinde oluşan ses titreşimli durumunu beğenen diğer örümcekler benden ders almaya geliyorlardı. Haftalık bir arı alıyorum onlardan. Arıların son zamanlarda fiyatı da arttı. Mevsimi olmadığından bulunmuyor da. Sadece zengin ailenin çocuklarının dersleri oluyor. Akmasa da damlıyor ne de olsa.
Yakaladığım iki karıncaya, ‘karınca yuvası yapma bilgisini öğretmesi dâhilinde serbest bırakacağım' sözüne istinaden öğrendiğim, son zamanlarda moda olan karınca yuvası dersleri de veriyorum iki arı karşılığında.
Güneşin bir anda kaybolup sonrasında yüzünü gösterdiği ve terin unutulduğu gün.
Bilmediğim ve hoşnut olduğum içimdeki zinde enerjinin ayaklarıma baskısı, dayımın yanına gitmeyi tetikledi. Yanıma aldığım azıklarla çıktım yola. Yol engebeli, ağaç dalları, farklı geometrik şekil ve büyüklükteki soğuk taşlar, derin kokular iç içe girmiş sanki beni bekliyor gibiydiler. Sonuç olarak dayımın evinin yanına vardım. Dayım ve yol arkadaşları içeride toplanmış meseller tartışıyorlar, arada ortaya çıkan biri “değerimizi göstermeliyiz” sloganı atıyor. Herkes sustuğunda slogan atan değerin nereden geldiğini başlıyor anlatmaya;
“Herkes atasının kim olduğunu biliyordur. Tekrarlayayım yine de. Sevr mağarasının girişinde hikmetle çabalayıp mağaranın içinde bulunan Peygamberimiz ve sıddıkı Ebu Bekir'i iz sürücü Ebu Karz ve yanındaki düşmanları yanıltan elçiydi atamız. Yaptığı alelade ağ ile ve yüzünde takındığı şaşkınlık, korku ibaresiyle her şeyin sıradan olduğunu gösterip, rolünü, görevini, hizmetini başarıyla tamamladı. Kıyamete kadar bu mesel dilden dile, gönülden gönüle, nesneden nesneye aktarılacaktır. Değerinizi, İslam adına yaptığınız rolü bilin. Biz kudretli, özel ve hikmete nail olmuş canlılarız. Herkese anlatacağız.”
Etrafta uğultular artmaya başladı. Örümceklerden bazılarının gözlerinde kızıla çalan benlik duyguları, hareketlerinde kasılma ve dişlerinde siyaha dönük parlak bir ışıltı yansıdı. Bu esnada dayım, içeridekileri susturdu ve başladı konuşmaya;
“Sakinleşin biraz. Yüce kitabımızda ismimizin ayeti vardır. Okuma yazma bilenler bilirler, ben yaşlı, yarı âmâ ancak aksiyon sahibi biriyim. Sadece duyduklarımı tekrar edebilirim. Lügatteki eski ismimizdir Ankebût. Sonra değişmiş, değişim hikâyesine girip konuyu uzatmayacağım. Ankebût suresinde putlara ve diğer güçsüz varlıklara tapanların hâlleri, onların dünyalık elde etmek için kurdukları tuzak ve gayretleri, Ankebût'un pek zayıf ağına benzetilir ki, sureye isim olması bu zayıflıktandır. Başınızı kaldırın ve bakın şu büyük yapraklara, taşlara, ağaçlara, bulutlara, gökyüzüne ve bunları muhteva eden evrene. Düşünün az da olsa. Biz mi büyüğüz? Sinek kemrenin üzerine çıkmış, gerinmiş ve ‘dünyanın hâkimi benim’ demiş. Parodiyi anlarsınız. Mağara girişindeki ağı yapma şerefini verdiği için yaratıcıya şükredin. Benlikten sıyrılın, kibir büyük günahtır. Kabullenmemek kibirdir, kabullenmediğini kabullenir gibi yapmak iki yüzlülük, kabullenip yapmamak tembellik ve sevgi yoksulluğudur. Söyleyeceklerim dilime gelen kadar, yüreğimde şimdi derin bir sükût var...”
Uğultular etrafta duyulmaya başlamadı, çünkü içinde hesaplaşma yapıyordu örümcekler. Sonra başları eğik biçimde bir bir dağıldılar. Dayımın yanına gittim ve dört bacağımla sarılıp diğer 4 bacağımla yerde tutundum. Dayım ne olduğundan habersizce şaşkın, dudaklarında gülümseme vardı. Sonra sarılma merasimi bitti ve sustum. Çünkü benim de içimde uğultular vardı. Sustum çünkü susmak daha çok mesel anlatıyordu, dayıma ve anlayana...
