Âdem’le başlayan hikâyemizin bir ucunda korkular birikir. ‘Yasaklanmış Ağaç’ bu korkunun aracı-kaynağı olur. Yasak, beraberinde neye sahip olduğumuzu ve neyden de mahrum kalacağımızı imler. Sahip olduklarımızın yanında daha fazlası duygusu, içimizi kıvratır. Ayartıcılar; kişi, duygu, nesne vb. gözlerimizdeki bu arayışın, tedirginliğin farkındadır. Elimizdekilerin ve onlarla beraber bizim de yitip gidecek olmamızın kötücül fişeklerini ateşler. Kurt düşer, için için kemirir gövdeyi. “Tüm, bu sahip olduklarım yitip gidecek mi? sorusu dilin ucuna gelip bekleyen bir sorudur. Sonsuz bağış, kazanç ikliminin gizi yasakların gerisinde saklı dünyada mıdır? Bizi rahatlatacak fısıltı hangi köşeden dillenir?
Korku ve arzu birbirini besleyerek birbiriyle yer değiştirerek hayatımıza yön verir. En güçlü yanımıza duyduğumuz güvenle en zayıf yanımızın bizi sürüklediği hallerde, korku damlaları birikir. Birden boşluğa düşeriz böyle durumlarda. İçimiz göçer, dayanaklarımız yıkılır bir bir. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Hem elimizdekilerden olmuş hem de hiçbir şey elde edememişizdir. Artık yüzümüzde bize bağlanan güven duygusu da lekelenmiştir. Kaybetme korkusunun bunların üstesinden geleceğine dair kaynaştırdığı arzu yıkımla sonuçlanmıştır. Enkaza dönüşen beden ve ruhuyla insan, kendinde olanı hatırlayıp harekete geçiremezse tepetaklak yuvarlanacak; bir dost ve yardımcıya erişemeyecektir. Geri dönüş anlamındaki tevbe, -eğer bilebilirsek- rahmetten uzak düşme korkusuyla ve daha iyi erdemleri giyebilme “şansıyla” insana verilen fırsattır. Böyle başlar Âdem’in hikâyesi, böyle süregelir; korku ve ümit sarkacında bizi yere göğe baktırır.
İnsanın gölgesinden korkmasından, üzerinde korku imparatorluğu oluşturmasına; korktuğu şey, başına gelenlerden, korkularını emniyet ve selamete çevirenlere kadar pek çok korkuyla korkan/ korkularını öldüren insanla karşılaşırız. Düşmanlarımızdan korkmamamız, dostlarımıza güvenmemiz önerilir. Gücün egemenliğine, niceliğin belirleyici ölçülerine teslim olmuş toplumlarda, yapısal, kök endeksli sorgulamalardan korkulur. Mevcudun devamında bulduğumuz huzurun, imkânın zarar göreceği endişesi dilimizi kilitler. Ellerimiz başka bahanelere sarılır. Bin bir emekle bir araya getirilmiş şeylerin çözülüp dağılması endişesinde boğuluruz. Korkutulduğumuzdan korkarız.Artık büyük anlatılarımız yoktur. Büyük umutların büyük çabalar gerektirdiğini bilerek bir adım geri çekilir, güçlü sözlere gereken güçlü nefeslerin artık bizde olmadığını, kaslarımızın gevşediğini de bilerek sözümüzle, eylemimizle “Şimdi hep beraber, esniyoruz.” deriz.
Uygarlık birikimi çalınan toplumun, ağır yüklerini omuzlarken kurduğumuz düşler, Hızır’la kırk saati tamamlayamadı. Her yanımızda lekeler… Ahiret; merhamet çağrısıydı, tüm çağlara karşı. Bilinçle kuşandığımız tevhid ve adalet şaşmaz ölçümüzdü. Tuhaf bir şey oldu sonra; kendimizden, dünyaya saldırışımızdan, korktuk. Ebedi kalmak arzusuyla kat kat korkular büründük. Çocukluğumuzda aşktan söz etmekten korkardık. Ailemiz akşam eve dönüp dönemeyeceğimizden korkardı. Sokaklardan, gecelerden, akşam haberlerinden korkardı. Birden çalınan, hızlı hızlı çalınan kapılardan korkardı. Kahvede oturmaktan, öteki mahallelere yolumuzun düşmesinden korkardı... Şimdi yitire yitire geldiğimiz bu yerde, kendimizi yeniden bulabilecek miyiz? Emek ve alın teri aydınlığı vuracak mı yüzümüze?
Korkuları güvene çeviren Rabbe gönülden hamd ettiğimiz yıllar, elbiselerimizin omuzlarından eskidiği yıllardı. Çok sonra her şey yolunda giderken hiçbir şeyin yolunda gitmediğini gördük. Başka başka korkular edindik. Kirlenen tabiattan, vicdanı sökülen çağdan, bozulan teraziden, yoksullaştırdıklarımızdan korkmadık da, sosyal, siyasi, iktisadi iktidarlarımızın, mülklerimizin bizi terk etmesinden korktuk. Biz, beklenmedik şekilde korku sebebi olduk bütün renklerimizle.
-sayıklamalar, iç çekişler-
Uygun adım düşünceli, hemen her zaman öfkeliydik.Korku sağılan gölgelere sığınıyorduk. Telaşlı adımlara karışıyor, her ayak sesini kendimize biliyorduk. Ne zaman yükselse güneş, ayaklarımızın altında cehennem; ne vakit havalansa kuşlar, uçurtması vurulan çocuklar oluyorduk. İlmek tutuyorduk kirli tezgâhlarda. Rehin verilen umutlarımızdı polyester yelkenlilere. Gitmek, zor geliyordu gölgemizden uzağa. Zemheri vurmuş dallarda, serçelerin şarkısı kesik kesik kan damlıyordu. Sokak lambalarına pusulanan ihanet, gece vardiyalarında gözlerimize çekilen mildi. Gece, uzun bir bekçi düdüğünün işaretiyle iç odalarda sessiz harflere dönüşüyordu. Mazgal deliklerine asılı kahkahalar duyuluyor geçmiş zamanlara ait. Gelecek zamanlar için boşluğa bırakılan çığlık, doludizgin pusatlanmış kederlerdi.
Çarkların arasında kayboluyordu emeğimiz. Hüzünlerimizden korkulurdu, şimdi yalancı mutluluklarla oyalanıyoruz. Kanıksayalım diye bekliyorlar günahlarımızı. Kanıksadık da erişemediğimiz ışıklı bulvarları. Kendimizle yüzleşerek çıktığımız seferin patikalarından asfaltlara serilirken notaları çalınmış şarkılar gibi kaldık.
Geldiğimiz yerleri merak etmiyoruz. Bulunduğumuz yerin tesellisi içimize kapatıyor bizi. Bizi burada öylesine bırakmış olanlara hayranlığımızı gizlemiyoruz. Hatta gizli–aşikâr bir aşk yaşıyoruz. Kendi dışına taşan değerlerimiz olduğunu unutmuşuz. Yönlendirici ilkelerimizin yerini bencil hevesler almış. Her bireyin kendini gerçekleştirmesine katkı sağlamak ödevini ihmal etmişiz.
Elâ!
İrade göstermenin bir kararlılık ortaya koymak olduğu bilgisi kadar “hayır” deme, olduğu da bilinendir. İnsanın kabullerinin reddettikleriyle bir anlam taşıdığı da malum! Öyleyse düşünmez miyiz, sakınmaz mıyız!?
