Ali Emre, bir üçleme olarak tasarladığı roman dizisinin ilki olan Nureddin Zengi’yi geçen yıl yayımladı. Yazılıp çizilenler, yapılan programlar, beyan edilenler, art arda gelen kitap baskıları ve ödüllere bakıldığında Nureddin Zengi romanının bir hayli ilgi uyandırdığı söylenebilir. Nureddin Zengi romanı konuşulurken satır aralarında ikinci kitap Selahaddin/Şark’ın Kartalı da kendinden epeyce bahsettirdi. Şarkın Kandili’nden sonra beklentiler bu defa Şarkı’ın Kartalı’ına yöneldi. Ali Emre, yakınlarda söz konusu romanını yayımlayarak okuyucusuna amansız zamanlar içinde yeni bir umudun kapısını araladı. Ayrıca okuyucu, roman sanatının özellikleri ve imkânları üzerinden bu iki eserle taze bir dile kavuşmuş oldu.
Selahaddin/Şarkın Kartalı romanı, hem biçim hem de içerik açısından Nureddin Zengi’nin bir devamı niteliğinde. Nitekim Nureddin Zengi romanında sahne sonlara doğru ilk gençlik yıllarıyla Eyyub oğlu Yusuf’a bırakılmış ve selef-halef arasında bir geçiş unsuru sağlanmıştı. Nureddin Zengi, amcası Şürkuh’la birlikte onun yetişmesinde önayak olmuş, gösterdiği başarılarla Kudüs’e giden yolu kısaltmıştı. Selahaddin romanında da geriye dönüş tekniği ile bu öncü komutana gidilmekte; geçmiş, vefalı cümleler eşliğinde gözler önüne serilmekte ve böylece bir bütüne varılmaktadır. Halep önlerinde hatıralar yâd edilmekte; birlikte oynanan çevgen oyunu, Müslüman Şark’a kurulan oyunları ve tuzakları bozacak bir strateji ve coşkuya dönüşmektedir. Yusuf kıssası bağlamında Nureddin Zengi tarafından Eyyub oğlu Yusuf’a “kuyu, zindan ve gömlek imtihanı” şeklinde verilen öğüt, ikinci kitapta da kendini göstermektedir. Nureddin Zengi romanının anlatıcılarından Kadın Hoca lakaplı Selma, zor zamanda çıkagelmekte, evinde Selahaddin’i misafir etmekte, anaç ve bilgeliğiyle hem Nureddin’in aziz hatırasına sahip çıkmakta hem de Selahaddin’i kollamaktadır. Aynı gayenin iki neferi olan Nureddin Zengi ve Selahaddin Eyyubi; merhamet, şefkat, şecaat ve feraset gibi pek çok özelliğiyle bütünleşmekte ve anıt kişilikler olarak sunulmaktadır. İçinde oldukları Müslüman Şark toprakları; dışarıdan kuşatılmış, içerden çürümeye yüz tutmuşken kendini bitirmek uğruna, İslam’ı diriltmek adına ellerinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Her iki eserin zirve kavramı olan cihad; ete kemiğe bürünmüş, kitap kapaklarından taşmış ve ellerin yaptığı, kalemin yazdığı, ayakların gittiği bir şey oluvermiştir.
Nureddin Zengi romanı, hatırlanacağı üzere iki ana anlatının ve kısmen de üçüncü bir anlatının iç içe geçmesiyle kurgulanmış şekilde sunulmuştu. Selahaddin ise kronolojik anlamda tek bir anlatının iki ana cepheden okunduğu; Frenk ve Müslüman ordularının çarpışmalarıyla kurgusal bir bütüne sahip. Bu iki anlatıyı besleyen ve romanın yatak değiştirdiği pek çok yan hikâye ve bu hikayelerin kahramanları da romanın akışına güç katmakta. Daha evvel bahsedildiği üzere geriye dönüşlerle romanda atmosfer kimi zaman değişmekte ve hem Nureddin Zengi romanı ile hem de metin içi bağlantılarla çeşitleme sağlanmaktadır. Yapısal anlamda çatışma unsurlarını sağlayan başat rolü Frenk orduları ve komutanları oluştururken iç çatışmaları kimi emirlikler, halife ve duyarsız halk yanında Alamut Kalesi ve Haşhaşilerin ardılı olan Manyas Kalesi ile fedaileri sağlamaktadır. Çok cepheli bir mücadelenin anlatıldığı romanda böylece malzeme çoğalmakta, tarihi kayıtlara bağlı kalınmakta ve bunlar üzerinden gerçeklik elde edilmeye çalışılmaktadır. Bu noktada romanın geçtiği tarihi kesit içinde cereyan eden kimi olaylar, Avrupa ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki yansımalar, bazı filozoflar ve önemli şahsiyetler de kısa kısa yoklanmaktadır. Neticede tarihi/belgesel romanın asgari şartları ile sanatın serbest kolları kurgusal gerçekliğin oluşması için bir arada sunulmak zorundadır.
Nureddin Zengi romanı, hatırlanacağı üzere Kadın Hoca’nın ölümüyle sonlanmıştı. O sırada asli vakaya koşut şekilde gelişim gösteren bir aşkın neticesi olarak evde düğün hazırlıkları da vardı. Hem düğün hem ölüm evi olarak Müslüman Şark’ın günlüğü hissettirilmeye çalışılmıştı. Serinin ikinci kitabının hemen başlarında genç Yusuf da kendisine rehberlik eden, pek çok konuda örnek teşkil eden ağabeyi Şahinşah’ın şahadetiyle yüzleşiyor. Henüz narin çehresi ve çocuk gözleri bunu kaldıracak bir güce sahip değildir. Fakat annesinin kollamasına rağmen babasının ısrarıyla ağabeyinin ölü bedeni üzerinden hayatın gerçekliğine ilk adımlarını atıyor. Daha sonra Frenk cephesinde olan bitenler, iç çalkantılar, rekabet ve çekişmelerle dolu olaylar zinciri peş peşe sökün ediyor. Bazı önemli gelişmeler etrafında roman genişlerken Kudüs ele geçiriliyor. Henüz romanın ortalarında Kudüs’ün fethi, erken bir son hissini uyandırsa da sonraki mücadeleler ve savunma hattının önemi, bunu giderecek bir yapı gösteriyor. Dünyanın bu yarısındaki aldanışlar ve rehavet durumu, diğer yarısındaki bitmek bilmez seferler ve saldırılarla roman dünü ve bugünü birleştiriyor ve aslında değişmez olanı gözler önüne seriyor. Tarihin tekeri döndükçe aynı alçaklıkları yapanlar ile aynı duaya sığınanlar imtihanlarını bir bir veriyor.
Romanda dil ve anlatım özelliklerine bakıldığında, Ali Emre’nin şairane üslubunun önemli bir etki taşıdığı görülür. Şiirde hissi öbeklenme, romanda detaylara nüfuz oldukça önemlidir. Özellikle cenk meydanlarındaki coşkun dilin iyi yakalandığı ve sıralanan cümlelerdeki betimsel yanların güçlü görüntüler oluşturduğu söylenebilir. Değişik ifadeler ve anlatım örneklerine sıkça rastlanan romanda, okuyucunun dilsel deneyimi ve iz sürümü önem kazanıyor. Roman, bu boyutuyla tarihe, o dönemki savaş dokusuna ve malzemeye uygun bir kelime ve kavram kullanımına sahip görünmekte. Aslında roman türü özelinde tarihi dokunun ve olayların vuku bulduğu kültürel atmosfer ile dilsel sununun tam bir örtüşüm içinde olmasını beklemek biraz zor görünüyor. Nitekim anlatıcı, bakış açısı gibi teknik hususların hem tarihi roman hem de karakterlerin dilsel özelliklerinin yansıtılması bakımından çeşitli problem durumlarını beraberinde getirdiği bir gerçek. Bu bakımdan dilsel bir geçişkenlik ile temsiliyet kavramlarının kurguya dair ön kabullerle düşünülmesi yerinde olur sanırım.
Romanda anlatım, özellikle hareket unsuru üzerine inşa edilmiş. Bunun tabii ki tarihi gerçeklikle bir alakası var. Fakat tarihin her şeyi aktarılamayacağına göre pek çok yerde hızlandırıcı etkisiyle özetleme tekniğine başvurulmuş. Bu özetleme tekniğiyle aktarılanlar da tarihin tekerini hızlandırmakta ve romandaki coşkun dille uyum yakalanmaktadır. Açıkçası, Ali Emre’nin tarihte pek de hakkıyla anlatılmayan bu iki güçlü şahsiyeti günümüze taşıması bir yana dilsel başarısı da takdir edilmelidir. Öte yandan dilsel boyut sadece bunlarla sınırlı değil. Nureddin Zengi romanında da karşılaşıldığı üzere iç dünyalara nüfuz etme başarılı bir şekilde sağlanmış gibi görünüyor. Modern anlatıların olmazsa olmazı, çağın ışıklarını yönelttiği bireyin iç dünyası, tabii ki kayıtlardan ve olay merkezcilikten kurtulmak için önem arz ediyor. Aslında tarihin yavaşladığı, insan ve onun gerçek âlemine yolculuğun başladığı bu yoklamalar, yabana atılmayacak derecede önemlidir. Nitekim ilk eserdeki yalnız Nureddin Zengi, iç âlemindeki gelgitlerle çalkalanırken bize gerçek imtihan yurdunu daha bir hissettirmekteydi. Âlimlerle olan tartışmalarda cihad üzerine konuşmak ile ona dokunmak ayrışmakta ve bu yönde yalnızlaşan bir Nureddin Zengi belirginleşmekteydi. Selahaddin’in de bu romanda içe doğru yaşadığı kırılmalarla benzer bir etki bırakmakta. Bu tutarlılık, öldüğünde defin masraflarını dahi karşılayamayacak bir halde olmasıyla açığa çıkar. Şüphesiz gönül mahzenine mal mülk yığanlarla dert ve tasa yığanları Allah ayıracaktır. Bunca çabasına rağmen kalabalıklar içinde yalnız olmak da boşuna değildir. Sonuçta bu iç dünyaya yönelimi, yaşanan acıları bütün tadına rağmen bir trajedi olarak okumak doğru olmaz; çünkü Müslüman Şark’ın en kıymetli hazinesi olan imtihan bilinci, kayba gizem katmaya izin vermeyecek derecede açıktır.
Romanda hareket unsuru, sonlara doğru duygusal bir ağırlığa yerini bırakır. “Kartalın kanatları altında” bölümünde yüzleri ılık bir hüzün okşar. Kızı Munise’nin gözyaşlarını akıttığı bölümde ise karşımıza çıkan tablo oldukça içlidir. Dikkatli bir Ali Emre okuması yapıldığında, bu kısımda Selahaddin’in dilinden dökülen sözlerin şairin Güzel Bir Gün Gördümse şiirine dönük bir şerh olduğu görülür. Hele Selahaddin’in ölüm vaktinin yaklaştığı ve bunu ahaliye haber edilmesini sağladığı bölüm; biçim, içerik ve dil açısından güçlü bir değere sahip. Anlatıcı konumuna geçen tellal, nefisleri ezmek ve imtihanı geçmek için herkese kendi hikâyesini duyurur. Bir eserin nihai planda okurları kendileriyle yüzleştirmesi bakımından bu pasajlar dikkatle okunmalı. Romanın sonunda yer alan şiir ise Ali Emre’nin geçmiş ve şimdi arsında kurduğu bağı iyice açığa çıkaran ve romanın iletilerinin taçlandığı bir değere sahip.
Romanda kullanılan bazı metaforlar irdelenebilir niteliktedir. Romandaki örüntüyü güçlü kılmak konusunda bu metaforların sürükleyici ve hafızayı tazeleyici bir etkiye sahip olduğu söylenebilir. Daha evvel zikredilen Yusuf kıssasında geçen kimi kavram ve unsurların yanında, romanın ilk bölümünde “yeryüzünü süzen bir kartal”ı gözleyen genç Yusuf, roman boyunca bu kartal ile bir özdeşim içinde sunulmaktadır. Şehri seyreden Yusuf, uzak hayallere dalmışken şehri tepeden süzen kartal da onun yarınlarına bir işarettir. Bu şehir-seyir ilişkisi, romanın sonlarında kendini yeniden okuyucuya gösterir. Bu defa aynı “kartalın kanatları altında” bir şehir değil, koca bir İslam coğrafyası ve uğruna verilen emekler okuyucuyu karşılamaktadır. Benzer şekilde romanın ilk kısımlarında babasıyla bir konuşmalarında, babası Necmeddin Eyyub Yusuf’tan Eyyub peygamberle ilgili iki ayet okumasını ister. Yusuf da Sad suresinden “Biz ona; ayağını yere vur, işte sana yıkanacak ve içilecek serin bir su, dedik. Ona tarafımızdan bir rahmet verdik, temiz akıl sahiplerine ibret olması için ailesini ve bir mislini daha bahşettik.” ayetlerini okur. Babasının o suyun nerede olduğu sorusunu ise “O su, Mısır’dadır baba. Benzerleri çok olsa da o su, Nil’den başkası değildir.” şeklinde cevaplar. Yıllar sonra amcası Şirkuh ile Mısır’daki başarılarının ardından vezirlik makamına yükselerek babasını Nil kıyısında karşılar Selahaddin. Yusuf’un rüyası gerçek olmuş ve Nil suyu Selahaddin’in umutlarını yeşertmiştir.
Romanda üzerinde durulması gereken bir diğer husus, en çok kendini Frenk cephesiyle gösteren ötekine bakış meselesidir. Ali Emre, ilk romanında olduğu gibi insan fıtratına yaslı bir anlayış içerisinde iyi örneklere yer verirken en uç noktadaki canilikleri de göstermekten geri durmamaktadır. Hem dünyanın bu yarısındaki aldatmaları ve iyi-kötü görünümü hem de öteki yarısındaki iyimserlik ve kalleşliği yansıtmak isteyerek dengeli bir konum almak istemiştir. Mesela genç Yusuf’un günahsız olduğunu bildiği besleme kız Mariya’yı kollamaktaki ısrarı ile kardeşi Turanşah’ın hainliği bir arada verilmektedir. Öte yandan Balian adlı şövalye, mert ve sadık bir çehre içinde sunulurken, Aslan Yürekli Rişar ve Reynald için vahşetin sınır tanımaz boyutu gözler önüne serilmektedir.
Romanda yakalanmak istenen dengeli tutum, gerçekçi bir Selahaddin portesi sunulma isteğini de göstermektedir. Selahaddin’in Gökbörü’yü haksızca hapsetmesi ve ardından yanlış yaptığını kabul ederek affetmesi, feylesof Sühreverdi’nin ölümüne cevaz vermesi ama bunun kendisinde oluşturduğu gerginlik, mutmain olmama gibi örnekler kusursuz tabloyu dağıtıcı kayıtlar olarak okunmalıdır.
Romanın tıpkı üçlemenin ilkinde olduğu gibi dikkat çektiği hususlardan bir diğeri de kadının hayatın içinde, aktif ve bilge kişiliği ile yer almasıdır. Kadın Hoca’nın iki eser arasında kurduğu güçlü bağlar dışında Nureddin Zengi’nin kız kardeşinin Halep önlerinde Selahaddin’le diyaloğu, annesinin genç Yusuf’a telkinleri, Zühre’nin Köle Sancar’a duyduğu aşk ve sadakat bu hususta ön plana çıkan örnekler olarak sıralanabilir.
Romanda bahsedilmese eksik kalacak en önemli hususlardan birinin Müslüman Şark’ın henüz o yıllarda çok da azdırılmamış etnik çoğul yapısının –belki de doğal yapısının denmeli- romana yansıma biçimi olduğu söylenebilir. Romanda Müslüman Şark’ın cengâverleri olarak Kürt, Türkmen ve Arap karakterler birlikte ön plana çıkar. Tabii ki olumsuzluklarıyla da. Aynı şekilde Kürtçe, Arapça ve Türkçe vurguları da satır aralarında yerini alır. Farslar ise romanda birkaç yerde geçse de tarihi gerçeklik, odak noktası ve yaşanmışlık Sünni coğrafya üzerindedir. Bu konuda romanın aralara serpiştirdiği iletilerde Sünni ve Şii birlikteliğine değinmesinin de doğru olacağı kanaati dile getirilebilir; fakat bunun doğru bir sonuç adına biçimi zorlayıcı bir etkide bulunup bulunmayacağı konusunda emin olmak gerekir. Nitekim Nureddin Zengi romanı için de aynı durum söz konusuydu. Özellikle iç çatışmalar konusunda Selahaddin’in bilge kişiliğini yansıtan “Kan asla uyumaz” sözü, oldukça önemli bir değere sahiptir. Bugün de ayrılıklarda kanın yadsınamaz bir etki gösterdiği bilinmektedir.
Son olarak Ali Emre’nin Müslümanların gerçek kurtuluşunun ancak yakalanmış olan kardeşlik ve birlikle gerçekleştiği mesajını hem romanda verdiği hem de daha sonraki izahlarında hatırlattığı unutulmamalıdır. O dönemki iç çatışmaların emirler arasında gerçekleştiğinin gözlemlendiği romanda, bugüne yansıyan pek çok hususun olduğu söylenebilir. Emirlikleri bugünün ulus devletleri olarak düşündüğümüzde, hemen hemen herkesin kendi ulusuna abandığı ve çıkarlarını gözettiği zamanları yaşadığımızı açıklıkla ifade etmek gerekir. Gün gibi aşikâr olan Türkmen Nureddin Zengi ile Kürt Selahaddin Eyyubi’nin çabalarıyla İslam toprakları rahat bir nefes almıştır. Ama imtihan bitmemiş ve bu defa modern Haçlılar, torunlara emanet edilmiş topraklar üstüne çöreklenmiştir. Şüphesiz tarihin keşfi elzemdir ama bunun hakkaniyetli bir kardeşlik keşfine dönüştüğü konusunda en adil olanımız belki de vicdanlarımızdır. Hamasi duygularla, kendine yontmalarla Nureddin Zengi veya Selahaddin olmak mümkün değildir. Romanda Kara Şehir olarak anılan Diyerbekir surları kara bahtıyla Selahaddin’in beyaz sarığını özlemektedir. Diyarbekirli anaların Selahaddin’i beklemekten gülleri pörsümüştür. Van Gölü kıyıları, kendisinin de anıldığı bir ümmet duasını beklemektedir.
